All for Joomla The Word of Web Design

2023 EĞİTİM VİZYONUNUN İÇİNDE NE KADAR İNSAN EĞİTİMİ VAR?

Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuktarafından Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde Milli Eğitim Bakanlığı ‘2023 Eğitim Vizyon Belgesi’ni açıkladı. Selçuk,esnek, modüler, daha az ders saati ve çeşidinin olduğu bir müfredat hazırlanacağını söyledi. Selçuk,“Okul yöneticilerimizin yetki ve sorumluluklarını kısmen artırıyoruz. Önümüzdeki süreçte tüm yöneticilerimizin ehliyet ve liyakat temelli olması konusunda ülke çapında bir bakış açısını da paylaşmış olacağız” diye konuştu.

Toplantıda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanda şunları söyledi:

“Eğitimin insanı geliştiren değil insanı formatlayan bir mekanizma olarak görülmesi, nesillerimizin heba edilmesine yol açmıştır. Biz çocuklarımızı diploma yapma peşinde koşarken, onların gönüllerini doyurmayı ihmal ettik. Çocuklarımızın terbiyesini eksik bırakmakla ne büyük hata yaptığımızı daha iyi anlıyoruz. Geçmişte FETÖ gibi terör örgütleri eğitim sisteminin bu eksiğini kullanarak, toplumumuzu ele geçirmeye çalışmışlardır. 18 başlık altında sıralanan hedeflerden oluşan 2023 eğitim vizyonunun işe insandan başlıyor olmasını isabetli bulduğumu belirtmek isterim.



2023 EĞİTİM VİZYONUNUN İÇİNDE NE KADAR İNSAN EĞİTİMİ VAR?

Değerli okuyucularım;

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan; hem özeleştiri yaparak, Türk eğitim sisteminin çocuklarımızın terbiyesini eksik bırakmış olduğunu itiraf etmekte, hem de yeni Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’un öncülüğünde hazırlanan ‘2023 Eğitim Vizyon Belgesi’ni, insan unsurunu ön plânda tuttuğunu söyleyerek, destek vermektedir.

2023 Eğitim Vizyon Belgesi”nin içeriğine baktığımızda Sayın Cumhurbaşkanımıza ait olan “Her şeyi okullarımızda halletmemiz gerekir.” sözünde de ifade edildiği üzere eğitim işi, ağırlıklı olarak sadece okulların sorumluluğu altında bir millî görev olarak algılanmaktadır. Ama şu da bir gerçek ki okullarımız, henüz bu sorumluluğu üstlenecek konumda değildir. Kaldı ki eğitim/öğretimden sadece okullar değil özellikle terbiye noktasında aileler de sorumludur. Bu doğrultuda bu yazımda şahsî tecrübelerimi de aktararak, kısaca bazı önerilerde bulunacağım.

Öğretmen Yetiştiren Üniversitelerin Eğitim Kalitesi Düşük

‘2023 Eğitim Vizyon Belgesi”ne göre öğretmenlerimizin performansları yetersizdir. Bunun için “insan kaynaklarının geliştirilmesi ve yönetimi” noktasında Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun ihdasına ihtiyaç duyulmaktadır. Sadece kanunlarla kaliteli öğretmenler maalesef yetişmiyor. Gerçi öğretmen yetiştiren üniversitelerde “öğretmen yetiştirme programları uygulama ağırlıklı hale gelecek” denilmektedir. Ama öğretmen yetiştiren akademik unvanlı hocalarımız da kendi alanlarında özellikle uygulama yönüyle yeterli değilse uygulaması güçlü olan öğretmenler nasıl yetiştirebilecek?

Mesela üniversitelerimizde İngilizce/Almanca/Fransızca öğretmen yetiştiren bölümleri bir ele alalım. Kendi okulunda AB destekli sosyal projeler hazırlayıp, bu vesile ile okulunu temsilen değişik Avrupa ülkelerine gitme imkânı elde etmiş başarılı bir İngilizce öğretmeni ile ara sıra bir araya gelip, birlikte sesli olarak İngilizce makaleler okur ve tercüme ederiz. Bu arada kendisinin aslında sık sık kullanılan basit bazı İngilizce kelimeleri dahî yanlış telaffuz ettiğini şaşkınlıkla tespit eder ve düzeltme ihtiyacı duyarım. Bir keresinde samimiyetine güvenerek, dedim ki: “Yahu, sen 4 yıl boyunca üniversitede İngilizce öğretmeni olayım diye eğitim aldın. Hocalarınızdan veya öğrencilerden herhangi birisi, İngilizce bir metni sesli olarak sınıfın içinde hiç okumadı mı? Böylece kelimelerin hakkını vererek, doğru telaffuz edebilirdiniz…” Cevabı beni çılgına döndürdü: “Hayır Hocam; bize yazılı metinler verilirdi, biz de onları yazılı olarak ya tercüme eder, ya da metinin içeriğine dönük sorulara yazılı olarak cevap verirdik. Zaten ilk iki yılda ağırlıklı olarak zorunlu olarak İngilizce dışı diğer dersleri gördük…”

Çok acı bir itirafta bulunayım. Okullarımızdaki yabancı dil öğretmenlerimizin önemli bir kısmı, İngilizce konuşulan hiçbir ülkeye gitmemiş, üniversiteden aldıkları eğitimleri ile uygulamaya dönük olarak yabancı dil konuşmasını dahî doğru dürüst beceremiyor ve dolayısıyla çocuklarımıza da iyi yabancı dil öğretemiyor.

Okullarımızda Yabancı Dil Eğitiminin Kalitesi Yetersiz

Bu konuda bir hatırama anlatayım. İstanbul Üniversitesinde doktora öğrencisiyim (1994-1997). Eyyüp Anadolu İmam Hatip Lisesi müdürü, Birlik Vakfında İngilizce/Almanca dersleri verdiğimi öğrenmiş ve benden kendi okulunda da Lise son sınıf öğrencilerine İngilizce dersi vermemi istedi. Memnuniyetle kabul ettim ama buluğ çağında olan erkek öğrencileri zapturapt altına almakta o kadar zorlandım ki İngilizce öğretmekte epey zorlandım. Ben İmam Hatipli öğrencileri halim, selim, uslu ve muti bilirdim. Sınıf, o kadar kalabalık olmadığı halde öğrenciler çok gürültü yapıyordu.

“Neden benim açıklamalarımı sükûnetle dinlemeyip derse aktif katılım sağlamıyorsunuz?” diye sordum bir kere. “Hocam; sen iyi bir öğretmensin ama çok mülayimsin.” dediler. “O da ne demek?” dedim. “Ya Hocam; bırak dövmeyi, sen bize bağırmıyorsun, korkutmuyorsun bile.” dediler. “Peki, diğer öğretmenlerin derslerinde de böyle yaramazlık yapıyor musunuz? diye sordum. Bir öğrencim itirafta bulundu: “Hocam, diğer derslerde biz böyle değiliz. Mümkün değil. Diğer öğretmenlerimiz bize tekme tokat atıyor. Sizin dersinizde biz deşarj oluyoruz.”

Öğrencilere Dönük Eğitim Maksatlı Disiplin Cezaları Pedagojik Yönden Yetersiz

Ben her halükârda şiddete başvurmadan bildiğim bütün pedagojik yöntemlerimi kullanmaya devam etmeye karar verdim. Bir gün yine ders verirken, arka sıralarda oturan iki afacan genç, bir iki kez ihtar etmeme rağmen yaramazlıklarına devem ettiler. “Gelin bakalım benim yanıma. Size bir şey söyleyeceğim” dedim. Onlara şöyle bir öneride bulundum: “Bakın çocuklar. Her birinizin kolunda birer saat var değil mi? Şimdi sessizce dışarıya çıkın, koridorda bekleyin ve tam 10 dakika sonra kendiliğinizden yeniden sınıfa girin. Ben sizi çağırmayacağım. Tamam, anlaşıldı mı?” Neye uğradıklarını bilmeden o iki öğrencim, sınıfı terk ettiler. Sınıfta öyle güzel bir sükûnet oluştu ki kendi kendime “İşte bu. Bu yöntemlerle artık sınıfta yavaş yavaş hâkimiyetimi kurabilirim.” dedim.

Birkaç dakika geçmedi ki, o iki öğrencim henüz 10 dakika dolmadan birden sınıfa girdi. Tam “Hayırdır, ne oldu?” diyecektim ki arkadan okulun müdürü göründü. Müdür, her nedense bana kızmıştı ve sert bir tonla: “Hocam; Sen ne yapıyorsun böyle. Öğrencilerimizi eğitim hakkından mahrum etmişsin. Bunu yapamazsın. Bu Yönetmeliğe aykırıdır.” dedi. Doğrusu aldığım tedbir, öğrencilerimi bilinçli olarak belirli bir süre için eğitimden tecrit edip, böylece kurallara uymayanların toplum hayatından şu veya bu şekilde uzaklaşabileceğini göstermek maksatlıydı. Yönetmeliğe aykırı olduğunu bilmiyordum, onun için kendimi savunmak adına müdür beye şunları söyledim: “Müdürüm. Bunu ben bilmiyordum. Özür dilerim. Ama bir sorun bakalım. Neden bu iki öğrencimi geçici de olsa dersimden men ettim?” Müdür beyin merak etmesini sağlamıştım ve yaşananları kışça anlattım.

Müdür bey, bana “Hocam, bunu bana baştan söyleseydin ya.” derken, bir taraftan çocukların kulaklarını hem çekti, hem de kafalarını birbiriyle şiddetli bir şekilde çarpıştırdı. Hayret, çocuklar, birden robotlaştırılmış bir şekilde sıralarına geçtiler. Sorunun çözümü işte bu kadar kolaydı. Ama çocukların şahsiyetlerini rencide eden bu tarz uygulama biçimlerini yine tasvip edemiyordum. Biraz muziplik olsun, biraz da hukuku hatırlatayım düşüncesiyle müdür beye “Sayın Müdürüm; bunun Yönetmelikte yeri var mıdır?” diye sordum. Müdür bey, bu sorumun karşısında biraz afalladı ve“ Onu şimdi burada karıştırma” deyip sınıfı terk etti. Ben bunun üzerine ‘başarısızlığımı’ ilan etim ve müdür beyden istifamı istedim. Müdür, lise öğrencileriyle zorlandığımı anlayarak, bana ortaokul çağındaki çocuklara İngilizce dersi vermemi istedi. Kabul ettim.

Ağlanacak Halimize Güldüm

Ortaokulun ilgili sınıfına girdiğimde karşılaştığım manzara beni şoke etti. Sınıf tıklım tıklım dolu idi. İçlerinden en uzun boylu olan bir öğrencinin elinde uzunca bir değnek vardı. Sanki bir gardiyan gibi sınıf içinde dolaşıp yaramazlık yaptıklarını düşündüğü kendisinden boyca küçük olan çocukların başlarına bu değnek ile vuruyordu. Hemen müdahale ettim. Meğer sınıf öğretmeni, teneffüslerde ona öyle bir görev vermiş. Sopa olarak kullandığı değneğini elinden aldım ve biraz azarlayarak, derhal oturmasını söyledim. Küçük öğrencilerin gözüne girmiştim. Derse nereden başlayacağımı bilemedim. Seviyelerini tespit etmek için neleri bildikleri sordum. Çok şirin bir öğrenci, hürmeten ayağa kalktı ve “saymasını biliyoruz” dedi. “Tamam o zaman, haydi sen bize İngilizce olarak birden ona kadar bir sayıver bakalım.” dedim. Çocukcağız, büyük bir özgüvenle saymaya başladı. Ben kendimi zor tuttum. Gülsem mi ağlasam mı?

Çocukcağız İngilizce sayıları aynen yazıldığı gibi hatta ondan daha da farklı bir biçimde okuyordu: “Une’e, Tiwo’e, Tire’e; Fore’e, Five’e, Six’e, Sıvın’e…” Her sayının arkasına bir de öyle tuhaf bir biçimde “e” harfini ekliyordu ki, sayılar ister istemez biraz Latinceye, biraz İtalyancaya, biraz da hiç bilmediğim yabancı bir lisana kayıyordu. Hiç istifimi bozmadım. Ciddiyetle dinliyormuş gibi yaptım. Çocuğu mahcup etmemek adına direkt olarak düzeltmek yerine bütün sınıfa hitap ederek, şöyle dedim: “Çocuklar. Bir de şimdi beni dinleyin. Ben de birden ona kadar sayacağım. Bakalım benimkisini beğenecek misiniz?”

Daha “bir” sayısını, İngilizce olarak olduğu gibi, yani olması gerektiği gibi tam telaffuz ettim (Van) ki sınıfta hafiften gülümsemeler başladı, aldırış etmedim “iki” (TU) sayıyı telaffuz ettim, bu sefer gülmeye başladılar, neyse devam edeyim dedim ve İngilizce “üç” sayısının (THREE) ilk iki harfinde TH olduğu için peltekli olarak ‘trii’ dedim. Sınıfın bütün öğrencileri kahkahalara boğuldu. Benim İngilizce sayıları bu şekilde okumam, onların hoşuna gitmişti. Şimdiye kadar herhalde hiç böylesini duymamışlardı. Benim onların bu hâllerine ciddî bir şekilde acıyıp hüngür hüngür ağlamam gerekirken, durumun komikliğinin tesiri altında kalarak, ben de onlarla birlikte güldüm. Bu hadise, benim bir Türk okulunda verdiğim son dersim oldu.

Velhâsıl-ı Kelâm

-          Çocuklarımıza ya hiç İngilizce (yabancı dil) dersi vermeyelim, ya da en iyi İngilizce (yabancı dil) öğretmenleri eliyle adam akıllı öğretelim. Onun için bırakınız herkes bu şekilde İngilizce öğreneceğine hiç öğrenmesin daha iyi, zaman ve insan kaynağı israfı bari olmaz, güzel Türkçe konuşsunlar yeter. Onun için yabancı dil derslerini tercihli yapalım.

-          Öfkeli ve hırçın gençler yetiştiren eğitim sistemimize şefkat ve merhamete dayanan bir disiplin sistemi getirilmelidir. Bu kapsamda terbiyeden en başta sorumlu olan aileler de millî eğitim sistemine entegre edilmelidir. Aile dostu sosyal politikalar olmadan okullarda terbiyeli ve ahlâklı bir nesil yetiştiremeyiz.

-          İdeolojiye dayanan materyalist bir eğitim anlayışından uzaklaşıp, insan ruhunun düşmanı olan tek taraflı şuursuz bir bilgi aktarma yönteminden vazgeçmeliyiz. Tefekkür, eleştiri, tartışma ve karşılıklı müzakere kültürü gelişecek ki ilim de ahlâk şuuru ve sorumluluğu da gelişsin. Bu sorumluluk şuurunu öğrencilerimize veremezsek, ahlâkî ve ilmî tekâmülü de gerçekleştiremeyiz.

-          Sistem sorunumuz var ama iki de bir sistemi değiştirmekle mesele çözülmüyor ki. Kaldı ki biz hangi sistemi nerede ve ne zaman doğru dürüst uygulayıp iyi neticeler elde edebildik ki? Hangi sistem olursa olsun cumhurbaşkanının ifadesiyle eğitim vizyonunun işi insandır, yani eğitimin asıl gayesi, insanı anlamaktan ve anlatmaktan geçer. Öğrencilerimiz, ilk önce kendi ruh dünyalarını anlayacak ki, ruhun ışığı ve tefekkür disiplini ile daha öteleri görebilsin. Bunun içindir ki maneviyat odaklı eğitim sistemimizin oluşturulması elzemdir. Ancak buna dair açık bir madde ben vizyon belgesinde göremedim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir