22 Mayıs 2018 Salı
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

İslâm’da işçiye yüklenen vazifeler

Bütün yeryüzü varlıklarını bizler için, bizleri de kendisine ibadet etmemiz için yaratan Yüce Allah’ımızın her bir emrine ve yasağına itaat ibadettir. Bu sebeple nefsinin, aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılamak, akrabanın ve toplumun muhtaçlarına yardımcı olmak için çalışmak Peygamberimizin açıklamasına göre vacib görevdir, günahlara keffaret ve sevaplara sebep olacak ibâdettir.

Bu anlamda çalışmak ibâdet olunca, pek tabiidir ki, çalışan kişi de çalıştığı sürece ibâdet içindedir.

Ancak çalışmanın ibâdet olması için işin helâl olması, işçinin ibâdette olması için de işindeki vazifelerini tam yapmış olması lâzımdır.

Yazımızda bu vazifeleri dokuz madde halinde özetleyerek sunmaya çalışacağız.

Mevzuumuza girmeden önce şu hususu tam bir açıklıkla belirtmek isteriz.

Biz bu yazımızda işçi sözcüğü ile yaptığı işe göre veya haftalık-aylık gibi zamana göre ücret alan sanatkâr, amele, mühendis, sendikacı öğretmen ve memur gibi çalışan her bir ferdi kastediyoruz.

Bu sebepledir ki burada hulâsa edeceğimiz vazifeler umûmî vasıftaki vazifelerdir.

a) Mümin işçinin sorumlu olacağı ilk mukaddes vecîbesi İslâm Dini’nin Helâl gördüğü bir iş ve hizmet alanında çalışmaktır.

İşin ibâdet ve alınan ücretin Helâl olmasının ilk şartı budur.

Faiz işlemleri, içki üretimi ve İslâm’la çelişen yazılı ve görsel medya faaliyetleri gibi dinimizin yasakladığı iş alanlarında çalışmak Hakk’a isyan ve halka zulümdür.[1]

Mümin işçi ücretini haram, kendisini günahkâr kılacak ve azaba uğratacak haram iş ve hizmet türlerinden şiddetle kaçınmalıdır.

Mümin işçinin işin Helâlinde çalışmak gibi bir vecîbesi de kendisine götürü iş yapacağı veya yanında çalışacağı insanları -mümkünse- gerçek müminlerden seçmektir. Zira hayatın her anı ve safhasında hakikî müminleri araştırmak, bulmaya çalışmak ve tercih etmek bir îman görevidir.[2]

b) Kabul ederek üstlendiği işi bizzat yapmak mümin işçinin vazifesidir.

Özel sektörde işverenle anlaşma gereği, kamu sektöründe yönetmelikler icabı işi bizzat yapması gereken kişinin ücrete hak kazanabilmesi, için işini bizzat yapması vazifesidir. Bir başkasına devredemez.

Çünkü her işçi hususî sıfatlara, şahsî tecrübe ve maharetlere sahiptir. Memurlar ve özel hizmetliler de üstlendikleri işi bir başkasına devredemezler.[3]

c) Kanunlara, örfe veya sözleşmeye göre çalışmakla vazifeli olduğu iş günleri ve iş saatlerinde normal bir verimle çalışmak mümin işçinin görevidir.

İşçi çalışma saatlerinde direnişe geçer, vazifeden kaytarır veya herhangi meşru olmayan bir sebeple işini yapmazsa hainlik etmiş olur. İşverenin hakkını zimmetine geçirmiş, haram yemiş olur. Allah hainleri ve hakka tecavüz edenleri sevmez.[4]

Meselenin ehemmiyetinden ötürüdür ki, İslâm bilginleri, “Bir işçi iş saatinde Kur’an okur da bu okuması sebebiyle işine ilgisiz kaldığı için bir zarara sebebiyet verirse, bu zararın bedelini ödemesi gerekir”görüşündedirler.

d) Belirlenen bir tarihte bitirmek ve teslim etmek üzere mukavele (sözleşme)yaptığı işi zamanında bitirmek ve teslim etmek de Müslüman işçinin ödevidir.

Zira Allah “... Sözleşmelerinizin gereklerini yerine getiriniz...”[5] buyurmaktadır. Bu ilâhî emre aykırılık haramdır/ büyük günahtır.

Ancak ihmalkârlık ve zarar verici bir kasıt olmaksızın hava şartlarının elverişsizliği gibi kişiyi aşan sebeplerden dolayı işin gecikmesinden işçi sorumlu olmaz.

e) Mümin işçinin bir vazifesi de kendisine teslim edilen iş araçlarını ve işe konu malları korumaktır.

Özel veya kamu sektöründe çalışan kişi kendisine teslim edilen malları, üzerinde çalıştığı her türlü alet ve makineleri kendi malı gibi korumak mecburiyetindedir.

Peygamberimiz şöyle buyururlar: “Hepiniz güdücüsünüz. Her biriniz de güttüğünüzden mesuldür...”[6]

İşçi de işveren tarafından kendisine emanet bırakılan malın güdücüsüdür. Gücü nisbetinde korumaya çalışacaktır.

Bırakılan emanetleri korumak ise Firdevs Cennetine girecek Müslüman’ın vasfıdır.[7]

f) Müslüman işçinin bir mükellefiyeti de Hak’dan sapan nefsinin arzusuyla veya batılperest yıkıcıların çağrısıyla çalıştığı yere zarar vermekten kaçınmaktır.

Tornacı ve terzi gibi işçilerin müşterilerinin mallarına, memurlar ve işçiler gibi çalışanların da çalıştıkları iş yerlerine kasıtla zarar vermeleri zulümdür. Onlar verdikleri zararı ödemekle yükümlüdürler.[8]

g) Mümin işçinin bir görevi de bilmediği işi yaparım diyerek üstlenmemektir.

Rabbimiz Kur’ân­ı Kerîm’de: “Bilmediğin şeyin ardına düşme...”[9] Buyurmuştur.

Bu emir uyulması gereken bir ilâhî kanundur.

Kişi bilmediği, anlamadığı bir işi üzerine alır da zarar verirse iyi niyetli de olsa zararı tazmin etmek durumundadır.

Peygamberimiz, bir hadîslerinde, doktor olmadığı halde tedaviye kalkışan ve böylece bir zarara sebebiyet veren kişiler için şöyle buyurmuştur:

“Kim tabipliği bilmediği halde tedavi etmeye kalkar da bir zarar verirse zararı karşılayacak diyeti öder.”[10]

h) Mümin işçinin bir yükümlülüğü de çalıştığı müessesedeki bazı imkânları izinsiz olarak şahsî çıkarları için kullanmaktan sakınmaktır.

İşverenin malından izin almaksızın başkalarına ikram etmek, iş yerinin telefonunu ve arabasını husûsî işlerinde kullanmak ve benzerleri, müminlerin kaçınmaları gereken hakka tecâvüz türleridir.

Hak helâlliği alınmadıkça bunların hesabı verilecek, cezası mutlaka çekilecektir.

k) Müslüman işçinin işini ibâdete dönüştüren çok mühim bir vazifesi de üzerine aldığı işi en güzel ve en sağlam şekilde yapmak için çalışmaktır.

Peygamberimiz şöyle buyururlar:

“Allah, yapılan her işin ihsan üzere; Allah görüyormuş şuuru içinde güzel yapılmasını emretmiştir...” ve “Allah yaptığı zaman işini sağlam yapan kullarını sever.”[11]

İşçi, işi üzerinde hassasiyet gösterecek, güzel ve sağlam yapacaktır. Mesela: Memura nispetle işin güzellik ve sağlamlığı dikkatle, usulüne uygun ve süratle yapılması, fırıncıya göre ise hamuru temiz tutmak, iyi yoğurmak ve ekmeği iyi pişirmektir. Misaller çoğaltılabilir.

İşçi olarak bu husustaki ölçümüz kendimizi müşteri veya işveren yerine koyarak, nefsimiz için istediğimizi onlar için de yapmaktır.

Gaflet ve intizamsızlık sebebiyle güzel ve sağlam yapmamak bir tarafa yapılan işe hile karıştırmak ise aslında ibadet olan işi harama dönüştürür ki, bu büyük günah mümini İslâm Kulpu’ndan koparır. Çünkü Peygamberimiz “Bizi aldatanlar bizden değildir” buyurmuşlardır.[12]Bu sebepledir ki İslâm bilginle- rinden bir kısmı hile karıştırılmış malların imhasına dahi fetva vermişlerdir.

l) Mümin işçinin yukarıda açıklanan görevleri yanısıra çok mühim bir görevi de taleb etme hakkını haiz olduğu yeni hakları zulüm yoluyla değil adalet ölçüleri içinde istemektir.

Peygamberimizin talimatıyla “Zarar vermek veya zarara zararla karşılık vermek”[13]haram kılındığından mümin işçi hak talebini zarar verici ve tahrib edici eylemlerle değil de bu sınırlara varmayan hukukî yollarla yapmalıdır.

Özetlemeye çalıştığımız görevlerine karşılık mümin işçinin pek tabiî ki hakları da vardır.

a) Emeğine eşit olabilecek âdil bir ücret almak,

b) Namaz ve Oruç gibi ibâdetlerini yapmasına vasat (ortam) hazırlayacak ve sağlık şartlarına uygun düşecek bir iş düzeni içinde çalışmak,

c) Sosyal hayatta gerçek üretici olarak sevgi ve saygı görmek...

Evet, bütün bunlar işçinin temel haklarıdır.

Ek Bilgi:

İŞÇİNİN İŞ TALEBİ HAKKI:

Çalışan işçinin veya çalışmak isteyen kişinin çok önemli bir hakkı da kendi imkânlarıyla iş bulamaması halinde Kur’ân ve Sünnet Toplumu’nda İslâmî Yönetim’den iş talep edebilmek hakkıdır.

Evet, zarûri ihtiyaçlarını temin etmek için meşru bir işi kendi imkânlarıyla temin edeme- yen işçinin iş talebi hakkı vardır.

İslâm toplumundaki sermaye sahiplerine, sanayici ve tüccarlara imkânlarını kullanarak, topluma yararlı üretim alanlarında teşebbüslere girişmek, istihdam sahaları hazırlamak farz-ı kifayedir. Pek tabiidir ki bu bir ibadettir, özel teşebbüs yeterli istihdam sahaları açamıyorsa, İslâm hukukuna göre bu vazife -gücü ölçüsünde- İslâmî devletin görevi olur. İslâm, kendi kurallarına dayalı yönetimi işsizlik için sigorta kaynağı kılmaktadır. İslâmî devlet ya iş bulacak, ya da işsizin geçimini sağlayacak yardımlar yapacaktır. Çünkü Devlet halkın idaresinden mesuldür.

Peygamberimiz şöyle buyururlar:

“Her biriniz çobansınız ve her biriniz sürüsünden mes’uldür. Devlet başkanı ve diğer yetkili yöneticiler de çobandır, tebasından mes’uldür.”

Bir devlet başkanı olan Peygamberimizin bu yoldaki çalışmaları belgelidir.

Fertlerin iş bulup çalışmaları devletin borç vermesini gerektiriyorsa devlet borç da verir. Devlet eliyle tahsil edilecek zekâtın, yine devlet aracılığıyla tediye edileceği bir zümre de borçlular olduğundan, borçlulara ayrılacak meblağdan devletin -gerektiğinde- borç vermesi de bir vazifedir.

Kadı Ebu Yusuf’a göre:“Haraç toprağının sahibi, fakirliğinden dolayı arazisini işletmek ten aciz duruma düşerse, çalışması ve toprağını işletmesi için borç olarak devlet bütçesinden ihtiyacı karşılanır. ”

İmam-ı Gazali, İhyau’l-Ulûmun’da: “İşi olmayana iş bulmak, çalışabilen kimselere iş yapacak alet ve araçları temin etmek devletin vazifesidir”görüşünü dile getirir.

Ayrıca ziraatın tek geçim kaynağı olduğu yerlerde, Devlet, kendisine ait olan toprakları fa- kirlere dağıtabilir. Gerektiğinde başkalarının mülkünde olan toprakları satın alarak onlara tevzi edebilir.

Kur’ân ve Sünnet’in hâkim olduğu toplumda kişinin iş talep etme hakkı olduğu gibi mesken, evlilik, yiyecek giyecek ve tedavi gibi zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak bir ücret talep etmeye de hakkı vardır.

Çalıştırdığı memurları ve işçilerine böylesine bir ücret ödeyerek misâl olmak İslâmî devletin vazifesidir. Zira ilk İslâm Devletinin peygamber devlet başkanı olan Yüce Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Biz bir kimseyi memur­işçi edinirsek onu tam tamına rızıklandırtırız.”

“Bir kimse bizim bir işimize tayin olunursa karısı yoksa evlensin, hizmetçisi yoksa hizmetçi edinsin, evi yoksa ev edinsin.”

Peygamberimiz, bu hadisleriyle alınacak ücretin mesken, evlilik ve gereğinde hizmetçi gibi ihtiyaçların giderilmesine imkân verecek bir miktar olması lüzumuna işaret etmişlerdir.

İslâm Hukukçularının bir kısmı (Şafiiler) ise Peygamberimizin “Zengine ve azaları tam güçlü kişiye zekât verilmez.”hadisinden delil getirerek emek ve sermayenin eşit değerde olduğunu söylemişler, yani masraflar çıktıktan sonra, işçi, işverene sağladığı faydanın yarısını ücret olarak alabilmelidir, buyurmuşlardır.

Ücretler için mesken, yiyecek, giyecek gibi zaruri ihtiyaçları giderecek bir meblağ veya sağlanılan faydanın yarısını alma gibi ölçüler, hutbemizde de açıkladığımız üzere İslâm’ın ücretlerin tesbitine ait gerçekçi görüşlerini ifade ederse de İslâm’da yasa olarak, ücretlerin tesbiti, işçi ile işveren arasındaki anlaşma ile kararlaştırılır. Ancak, genel olarak zulmü ön- lemek, adaleti ikâme etmek, İslâmî yönetimin görevi olduğundan, yönetim asgari ücretle-

ri tesbit ederek, çeşitli entrikalar yoluyla sermayenin emeği istismarını engelleyebilir.

Ancak asgari ücret tesbit edilirken bu seviyenin üstündeki ücretler ve azamî hadler sınırlandırılamaz.

Burada bilinmesi gereken diğer bir önemli husus da şudur:

İşçi adaletli bir ücret alır da ailesi kalabalık olduğundan aldığı ücret yeter olmazsa, ona muhtaç olduğu miktarda ücret vermek işverenin vazifesi değildir.

Bu durumda İslâm Hukukuna göre ferd meselâ, gereğinde mîrasına iştirak edebileceği ak- rabasının zengin olanlarından nafaka yardımı alır.

Mecburî olan bu nafaka yardımını yapacak akraba yoksa bu taktirde kişi İslâmî Devlet Yönetiminin tahsili ve tevzii ile mükellef olduğu zekâtın fakirler fonundan devlet yardımı alır. Böylece ihtiyacını karşılar.

----
[1] Bu bölümün üçüncü hutbesi ve kaynaklarına bak.
[2] Bu ciltteki ‘Dostlarımız, Ancak Mü’minlerdir’ hutbesi ve kaynaklarına bak.
[3] Kur’ân âyetleri ve Peygamberimizin hadîslerinden Hanefi Mezhebi müçtehitlerinin çıkardığı hükümler esas alınarak düzenlenmiş olan ve İslâm Hukukunun bazı bölümlerini ihtiva eden 1851 maddelik Mecelle’nin bu mevzudaki 571. maddesi şöyledir.
Binnefs (bizzat) amel etmek yani kendi işlemek üzere isticar olunan ecîr (ücretle tutulan işçi) kendi yerinde başkasını kullanamaz.”
[4] Nisa, 107; Bakara 190.
[5] Maide 1; İsra 34.
[6] Riyazüs­Sâlihin Hn. 285, 302, 654.
[7] Mü’minun 1-11.
[8] Mecelle Madde 607: “Ecîrin (ücretli işçinin) taaddîsi ve taksiri ile (tecavüzü ve kusuru ile) mustecerun fih telef olsa zâmin olur.”
[9] İsra 36.
[10] Mişkâtül­Mesâbîh Hadis No: 3504.
[11] M.S. Müslim Hn. 1249; Et­Tac 1/25.
[12] Riyazüs­Sâlihin Hn. 1583.
[13] C. Sağîr “Lâ zarere”, 2/203.

Ali Rıza DEMİRCAN
http://www.mirathaber.com/ali-riza-demircan-islamda-isciye-yuklenen-vazifeler-1-4065y.html


Back To Top