All for Joomla The Word of Web Design

Allah, Müminler Aleyhine Kâfirlere Yol Vermeyecektir

Konumuzun başlığı bir ayet mealidir. Yüce Allah Hayat Kitabımızda “Allah, müminler aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir.” (Nisa:4/141) buyurmaktadır. Elbette ki bu ayet, İlâhî bir kanun niteliğindedir. Ancak günümüz Müslümanlarının içinde bulunduğu duruma bir göz attığımızda bunun aksini görmekteyiz. Kâfirlerin, Müslümanlara karşı güç kazandıklarına, hâkimiyet kurduklarına şahit olmaktayız. 

Peki, yaşadığımız bu fiili durum karşısında bu ayeti nasıl doğru anlayabiliriz? Müminler aleyhine asla yol bulamamaları gereken kâfirler, nasıl oldu da yol buldular, yerküre üzerindeki Müslümanlar mahkûm, kâfirler hâkim konumuna geçti?

Mısırlı Müfessir Şeyh Mütevelli eş-Şa’ravî, bu ayetle ilgili yaşadığı bir olayı anlatarak şöyle der: San Francisco’da iken bir oryantalist bana şöyle dedi; “Kur’an’da geçen bir şey doğru ise, bu ayete rağmen, neden Allah, kâfirlere, siz Müslümanlara karşı egemen olma fırsatını vermiştir?

Ben de ona cevap olarak şöyle dedim: “Ayette ‘Müminler’ demektedir. Biz “Müslümanız” ancak Allah’ın dediği anlamda “Mümin” değiliz. Çünkü günümüz Müslümanları; namaz, oruç, zekât, hac gibi birçok ibadeti yerine getirmekte, buna rağmen bilimsel, ekonomik, sosyal, siyasal ve askerî anlamda bir zaaf içindeler. Bunun sebebi, Müslümanlar henüz Allah’ın istediği müminlik seviyesine yükselmemiştir. Eğer günümüz Müslümanları gerçekten mümin olmuş olsalardı, Yüce Allah’ın “Müminlere yardım etmek bize haktır” (Rum:30/47) vaadine mazhar olurdu.

Müslümanlar, hakkıyla mümin olsalardı, “Üzülmeyin, gevşemeyin, eğer müminseniz en üstün sizlersiniz” (Âl-i İmran:3/139) ayeti gereğince bütün toplumlardan daha üstün bir seviyeye ulaşacaklardı.

Eğer Müslümanlar gerçek anlamda mümin olsalardı, “Allah müminleri, içinde bulunduğu halde bırakacak değildir” (Âl-i İmran:3/179) ayeti gereği onları bulundukları bu zillet halinde bırakmayacaktı.

Müslümanlar, gerçekten mümin olsalardı; “Muhakkak Allah, müminlerle beraberdir” (Enfal:8/19) ayeti gereğince Yüce Allah, her durumda onlarla beraber olurdu. İşte günümüz Müslümanları, gerçek mümin derecesine ulaşmadıkları için bu durumdalar.”

Evet, Şa’ravî’nin de parmak bastığı gibi, bugün kâfirlerin kuvvetli görünmeleri, onların güçlü olduğundan dolayı değildir, Müslümanların dağınıklığından ve Allah’ın istediği kalite ve kalibrede hakiki mümin olamadıklarındandır. Mü’minlik, içimizdeki İslam; Müslümanlık da dışımızdaki İslam’dır. İçimizle tam manasıyla Müslüman olmadıkça, kalıplarımızla yaptığımız Müslümanlık bizi kurtarmamaktadır. Necip Fazıl üstadın ifadesiyle bu, “Marka Müslümanlığı”dır.

İşte bugünkü “Marka Müslümanları”, İslam’ı bir bütün olarak hayata taşıma yerine, işine gelen ve risk taşımayan, bedel ödemeyi gerektirmeyen belli emirlerine odaklanıp bedel ödenmesi gereken emirlerini görmezden gelmekte ve bu sorumluluklarını yerine getirmemek için mazeretler üretmektedir. Hâlbuki Yüce Allah’ın; “Sizden önce gelenlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve O’nunla beraber olan müminler ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı şüphesiz yakındır.” (Bakara:2/214); “Andolsun ki Biz, kendilerinden öncekileri de denemiş, imtihana tabi tutmuşken, insanlar sadece ‘inandık’ deyince imtihan edilmeden/bedel ödemeden bırakılacaklarını mı sanırlar?” (Ankebut:29/2) buyrukları gereği İslam davasının erleri, bedel ödemeyi göze almalıdırlar.

Bugün Müslümanlardan kaçı, yaşadığı topraklarda inandığı İslamî değerlerin yeniden ihya ve inşa edilmesi için neler yapılması gerektiğinin sancısını çekiyor? Bu uğurda geliştirdikleri projeleri hayata geçirmek için gündüz hayalini kuruyor, gece rüyasını görüyor, onunla yatıp, onunla kalkıyor? Aynı sancıyı çeken dostlarıyla gecesini gündüzüne katarak, teoriden pratiğe geçme yollarını konuşuyor? Kısacası, gündüzleri onunla geziyor, geceleri de rüyasını görüyor?

Kaç Müslüman, sosyal farzlar zümresinden olan “toplumun müslümanca ihya ve inşası” ile ilgili, hayallerinde ve rüyalarında olan plan ve projelerini hayata hâkim kılmak için ne bedel ödenmesi gerekiyorsa ödemeye hazırdır?

Kaç Müslüman hesabî değil hasbîdir, yani dünyevî çıkar hesabı yapmıyor? Allah’ın rızasından başka bir beklentisi yoktur? Aşını, eşini, işini, yaşını bahane ederek mazeret üretme kolaycılığına gitmiyor? Ebû Eyyub el-Ensarî’nin seksen küsur yaşında İstanbul surlarında şehit düştüğünün bilincinde? Aksine, ördüğü sosyal kozasında dünyevileşme hastalığı ile baş başa kalmak ve hizmet meydanında yer almamak için mazeretler uydurmaktadır.

Bugün kaç Müslüman, adanmış bir şekilde hedefe kilitlenerek “arkada kim var?” diye geriye dönüp bakmadan hizmet üretiyor? Dökülenlerle oyalanarak morallerini bozmayıp Şeriat yolunda yürüyenlerin de, sürünenlerin de, dökülenlerin de olduğu bilinciyle gayretlerini, başkalarının tutumuna göre belirlemiyor?

Merhum Necip Fazıl üstadın gençliğe hitabesinde: “Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert “Ben varım!” cevabını verici, her ferdi “Benim olmadığım yerde kimse yoktur!” fikrini besleyici bir dava ahlakına kaynak bir gençlik… diye tanımını yaptığı türden bir gençliğimiz var mı?

Efendiler! Şunu demek istiyoruz: Dünyalık işlerimize gereğinden fazla koşturuyoruz. Mal ve meslek hırsı, aile hayatımızı da berhava ediyor. Evimizi, otel ve lokanta olarak kullanıyoruz. “Mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad ediniz” emri gereği, malımıza talip olunsa suratımız buruşuyor, daha doğmamış çocuğumuzun geleceğini mazeret olarak öne sürüyoruz. “Bedeninizle, en az mesleğinizde ve ticaretinizde koşturduğunuz kadar Allah’ın dininin ihya ve inşasında koşturun” dendiği zaman, ensemizi kaşıyarak “inanın zamanımız kalmıyor” mazeretine sığınıyoruz.

Kısaca; “Allah, müminler aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir.” Fakat Müslümanlar kendilerinde olmadıkları, “Marka Müslümanlığında” ısrar ettikleri için kâfirler, onların bu zaaf aralıklarından yol bularak hâkim konumuna gelmişlerdir. İşte bundan dolayı bugün başımıza gelenler Hak’tandır. Ama geliş sebebi Hak’tan ayrılmaktandır.

  Musab SEYİTHAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir