All for Joomla The Word of Web Design

ALMANYA, ÖZÜR DİLEYEREK, HERERO VE NAMA YERLİLERİNİN KEMİKLERİNİ NAMİBYA’YA TESLİM ETTİ

Almanya’nın 20. yüzyılın başındaki sömürge döneminde “bilimsel deney” adı altında Berlin’e götürdüğü Namibyalı kölelerden 27’sinin bedeni, ülkeleri Namibya’da törenle karşılandı.

Namibya Eğitim ve Kültür Bakanı Katrina Hanse-Himarwaliderliğindeki kanaat önderleri ve din adamlarından oluşan bir heyet tarafından Almanya’dan teslim alınan cesetler için Namibya’nın başkenti Windhoek’te meclis bahçesinde devlet töreni düzenlendi. Törende konuşan Namibya Devlet Başkan Yardımcısı Nangolo Mbumba, soykırımın psikolojik travmasının Namibya toplumunda hala ağır bir şekilde hissedildiğini söyledi. Törende söz alan Almanya Dışişleri Bakanlığı müsteşarı Michelle Müntefering, “Bugün doğduğu topraklara iade edilen Namibyalılar, Almanya’ya götürüldüğünde sadece hayatlarını değil aynı zamanda onurlarını da kaybettiler. Bunu bilimsel araştırma olarak göremeyiz. Bu sadece ırkçı bir faaliyettir. Bu gün sizlerden bütün kalbimle af diliyorum. Hayatını kaybedenlerin huzur içinde yatmasını diliyorum.” ifadelerini kullandı.



ALMANYA, AFRİKA’DAKİ SOYKIRIMLARIN BEDELİNİ KARŞILAYACAK MI?

Soykırım, belirli bir kavme yani insan topluluğuna yönelik olarak bilinçli, plânlı, sistematik ve örgütlü bir şekilde yapılan topluca katliamdır. Soykırım, genelde belirli bir soyun bütün fertlerine yönelik toplu bir katliam girişimi olmakla beraber aynı zamanda o soyun inanç ve kültürüne yönelik bir imha projesidir. Tarihte Almanlar tarafından yapılan soykırım denildiğinde akla hemen Nazilerin Yahudilere yönelik katliamları ve temerküz kamplarındaki fırınlar akla gelir. Ama Almanların soykırım tarihini Hitler’in Yahudileri imha projesiyle başlatmak demek, Almanların Afrika’daki sömürge politikaları çerçevesinde çok gaddarca işledikleri cinayetleri bilmemek demektir.

19. yüzyılda Afrika, bütün batı devletlerinin ortak sömürge kıtası haline gelmiş ve Berlin Konferansı'nda elmas yatakları ile zengin olan Namibya ise Almanlara verilmişti. Alman işgalci askerler, Birleşmiş Milletlerin 1985'te yayımladığı Whitaker Raporu'na göre, 1904-1907 yılları arasında Heroro nüfusunun % 80'ini ve Nama nüfusunun da % 50'sini, yok etmişti. Bu bağlamda geç de olsa Almanya hükümetini temsilen Müntefering’in geçmişte sömürü ülkesi hâline getirdikleri Namibya’da yapmış oldukları katliamlarından ötürü utanç ve mahcubiyet içinde olduğunu ve en kalbî dileklerle bağışlanma talebinde bulunması ne anlama geliyor?

Almanya’nın değişik müze ve araştırma kuruluşlarında korunmuş olan 27 kişiye ait kemiklerin Namibya hükümetine iadesi, aslında ilk değil. 2011 ve 2014 yıllarında da benzer iadeler olmuştu. Diğerlerinden farkı olan ise, ilk kez Almanya hükümetini temsil eden yetkili bir kişinin zamanında işgal ettikleri ülkede tertiplenen bir merasimde hazır bulunup üzüntülerini beyan etmiş olmasıdır.

Herero kavmini örgütsel bir mücadele içinde temsil eden Vekuii Rukoro, sadece özür dilemekle yetinilemeyeceğini bunun yanında soykırımın malî tazminatının da ödenmesi gerektiğini söyler. Evet, Namibya’da katledilen ve Almanya’ya kaçırılan insanların kemikleri yeniden kendi ülkelerine dönebildi ama gecikmiş de olsa adaletin tesisi için tazminat gündemden artık hiç düşmeyecektir. Zaten Alman hükümeti, 2015 yılında yaşanan olayların toplu katliam olduğunu kabul etti. Buna bağlı olarak her iki ülkenin hükümet temsilcileri de soykırımın malî boyutu üzerinde müzakere etmektedir.

Alman Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı CDU’lu milletvekili Ruprecht Polenz, bizzat bu konu üzerinde yıllardan beri kafa yormakta ve müzakereleri yürümekle görevlendirilmiştir. Alman hükümeti, soykırım konusunu ele almak mecburiyetinde kalmıştır. Çünkü hükümet dışı bir örgütün aktivisti olan Vekuii Rukoro gibi soykırım takipçileri, Alman hükümetini bir Amerikan mahkemesine verip konunun bizzat iki ülke arasında diyalog yöntemiyle müzakere edilmesini sağlamıştır. Mahkeme her ne kadar yetkili olup olmadığı konusunda henüz karar vermiş değilse de Namibya hükümeti, bu yolla soykırımın kabul edilmesini ve Almanya’nın tazminat ödemesini elde edebilme imkânına kavuşabilmiştir.

Alman Evangelik Kilisesi (Evangelischen Kirche in Deutschland / EKD) de Alman hükümetinden çok daha evvel dış ülkelerden sorumlu piskopos Petra Bosse-Huber’in girişimleriyle Namibya’da yapılan katliamları anmak için, öldürülenlerin yakınları ile Berlin’de bir kilisede ayin tertiplemiş ve adeta günah çıkartmış idi. Çünkü katliamlardan Alman kiliselerinin de sorumlu olduğu açıktır. Katliamlarının karşısında suskunluğunu korumuş olan Alman kiliselerine mensup misyonerler de isyan etmeyen yerlileri Hıristiyanlaştırma çabasındaydı.

1904-1908 yıllarında “Güney-Batı Afrika Almanya’sı” olarak adlandırılan Namibya’da emperyalist işgale karşı direnen çoluk çocuk demeden 10 binlerce yerli halk II. Kayzer Wilhelm’in askerleri tarafından katledilmişti. Binlerce yerli insan da, Temerküz (Toplama) Kamplarında sivil esir olarak açılıktan ve hastalıktan ölüme terk edilmişti. Tarihçiler, 20. Yüzyılın ilk soykırımın Namibya’da Almanlar tarafından yapıldığını söyler. Holocaust konusunda Almanya küresel çapta ne kadar takdir alabilmiş ise Afrika’da misyonerlik, koloniyalizm ve emperyalizm adına işlediği cinayetleri gizleme konusunda da o kadar mahir bir siyaset izleyebilmiştir. Ama küresel dünyada hiçbir tarihî hakikat, gizlenemeyecek kadar saklı kalabilecek kudrette değildir.

Haklı olarak barbarca yapılan katliamların bir bedeli olmalıdır. Ne var ki Alman hükümeti, özür dilemekle yetinip yıllarca tazminat ödemeye pek yaklaşmak istememiştir. Bir STK temsilcisi olan ve hükümetler arası diyalog sürecine dâhil edilmeyen Vekuii Rukoro ise yıllardan beri herkesin kabul ettiği soykırımın varlığını onaylamayan sadece Alman ve Namibya hükümetinin olduğunu ortaya koymuştu.

Hakikaten hükümetler arası ikili görüşmeler, çok gizili bir şekilde yürütülmekte ve Alman meclisinde yer alan muhalif partiler dahî gelişmelerden haberdar edilmemektedir. Yapılan katliamların basın yoluyla tartışma konusu olmasından çekinen Alman hükümeti, ikili görüşmeler hakkında basına çok kısa bilgi vermekle yetinmektedir. Dolayısıyla Alman halkı da atalarının Afrika’da yaptıkları cinayetler hakkında pek fazla bilgi sahibi olamamaktadır. Ancak Namibya basını, her iki hükümete de baskı yaparak, soykırım ve tazminat konusu üzerinde ciddiyetle durulmasını istiyor.

İkili görüşmelerde Namibya halkının lehine olabilecek somut sonuçların çıkmaması, bir komplo teorisinin doğruluğunu âdeta teyit ediyor. Buna göre Namibya devleti, özgürlüğünü kavuşurken, Alman hükümeti ile bir gizli anlaşma yapmıştır. Bu anlaşmaya göre Namibya devleti, soykırıma bağlı olarak hiçbir zaman tazminat talebinde bulunmayacak, buna karşılık olarak özgürlüğüne kavuşacak olan ülkeye Almanya, kalkınma programları çerçevesinde yardım edecektir. Namibya hükümetinin tazminat konusunda cesur ataklarda bulunamamasının ve kalkınma yardımlarıyla yetinmesinin sebebi acaba bu mudur?

Namibyalı bir Think-Tank kuruluşu olan “Institute for Public Policy Research” (IPPR) isimli bir araştırma kuruluşunun başkanı Maximilian Weylandt’a göre, yıllardan beri devam eden müzakerelerden bir sonucun elde edilememesi, gizli bir anlaşmanın varlığına işaret etmekte, halbuki Namibya halkının üçte ikisi kendi hükümetlerinden Almanya’dan tazminat talebinde bulunulması istemektedir.

Özellikle soykırımdan etkilenen ailelerin örgütlü temsilcileri, Namibya hükümetini ikili müzakerelerde çok yumuşak davrandığı gerekçesiyle Amerikan mahkemesine ikili görüşmelerde aktif katılımcı olarak yer almak için, müracaatta bulunmuştur. Alman hükümeti, buna itiraz etti ama Namibya hükümeti, halkından gelen tepkiler üzerine tamamen kayıtsız kalamadı. Nitekim geçen sene Namibya Cumhuriyet Başsavcısı, Alman hükümetine yönelik açılan tazminat davasını incelediğini belirtme ihtiyacı duymuştur. Diğer yandan hükümet de soykırımdan etkilenen aileleri rahatlatmak adına Shark Island’de bulunan bir Alman Temerküz (Toplama) Kampını millî anıt merkezine dönüştüreceğini ilan etmiş oldu.

Almanya’nın sinsi Afrika macerası sadece Nambiya ile sınırlı değildir üstelik. Eski “Doğu Afrika Almanya’sı” olarak adlandırılan Tanzanya’da da akla hayale sığmayacak büyük çapta katliamlar yapılmıştır. Tanzanyalı yerlilerin Alman işgalcilerine karşı direnmeleri karşısında 1905-1907 yıllarında gerçekleşen “Maji-Maji-Savaşı” olarak bilinen direnişlerde yaklaşık olarak 250 bin kişi öldürülmüştür. Kolonyal dönemine ait soykırım davaları şimdi de Tanzanyalı mağdurlar tarafından açılmaktadır.

Fransa’nın devlet başkanı Emmanuel Macron, kolonyal döneminde Afrika’dan çalınıp Fransa’ya getirilen bütün tarihî eserleri ve kültürel objeleri hak sahibi ülkelere 5 yıl içinde iade edileceğini Kasım 2017’de yaptığı bir konuşmada söyleyince, AB üyesi olan Almanya da zor durumda düşmüş oldu. Bu durumda Almanya da zamanında Afrika’dan illegal yöntemlerle kendi ülkesine getirdiği bütün müzelik objelerini iade etmek mecburiyetinde kalabilecektir. Nitekim Tanzanya hükümeti, pek cesaret edemese de Tanzanyalı aktivistler, Tanzanya’da bulunan ve Berlin Tabiat Bilimleri Müzesinde halen sergilenmekte olan devasa dinazor (Brachiosaurus) iskeletinin iadesine yönelik girişimlerde bulunmuştur.

Afrika kültür mirasının Avrupa müzelerinin esiri olmaktan belki bir gün çıkacak ama Afrika insanı, Batı kültürünün ve ekonomisinin esiri olmaktan kendisini kurtarabilecek midir? Bu soruya cevap verebilmek, biraz da günümüzün Müslüman ülkelerinin yöneticilerinin ve belki de küresel çapta etkin olabilecek Müslüman aktivistlerin yani modern İslâm tebliğcilerinin tutum ve davranışlarıyla ilgilidir. İçimden “Haydi Afrika, İslâm güneşi ile aydınlan ve özgürlüğüne kavuş” demek geliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir