22 Mayıs 2018 Salı
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Usul-minhac üzerine bir mülâhaza ve muhtasar iktirah

Hakkın vazetmiş olduğu (teşrii veya tekvini olsun) emri iradesinin hududunu ve hikmetini anlayabilmek gibi bir gayretin, bir cehdin sahibi olmadan elde edilecek her türlü bilgi/iktisap; üretenin kendi beşeri kabiliyet ve mantığına göre terekküp eder fakat (ilahi iradeye merbut) bir burhana istinat etmeyen bu iktisap, ÜMNİYYE ( kendisinde kesinlik vehmedilen  ham bir zan/ teori  ve bir istek) teşekkül ettirip dalâlete kapı açabilir.

Hiçbir kimsenin vahyin zamanlar ve mekânlar üstü eşsiz ve sonsuz muhtevasını kendi sınırlı idraki (ürettiği ıstılah, kavramlar) içinde dondurup, dogmalaştırıp, rahmeti DİNdiye takdim (sunma) hakkı yoktur. Ancak kişi vahiyden (imkân ve kabiliyeti dâhilinde) idrak edebildiğini bir tercih olarak kabul ve usulüne uygun hukuk üretip, uygulama hakkına ME'ZUNENsahip olabilir! Bu tercihin topluma tatbiki uygulanabilmesi için de bazı şartlar gereklidir. Bu hususta kişilerin evvel emirde (önceden açıkça bildireceği taahhütname niteliğindeki bir seçim beyannamesi ve program ile) yapılacak hür seçimle yetki, vekâlet alması (biat) gerekir.

Ezcümle; “Laiklik; hukukun beşeri olmasıdır. Yani hukuku, beşer (insan) üretmelidir. Hakkı/meşru hududu) ise Vahiy/İlahi irade vaz’ edip bildirir.”

Allah (her şeyin) laiklerin de Halik'ı ve Rabbidir. Onların da ihtiyacını bilir ve onları da mahrum bırakmaz. Ama ihtiyacını meşruiyet içinde (dini dairede kalarak) arayıp, tercihlerini indirdiğinin hududu (emir ve ruhsatı) dâhilinde kullanmalarından razı ve hoşnut olur.

Kıssadan hisse yerine İsrailiyata (mitoloji, masal ve hikâyeye), hak ve yakinden/kesin gerçekten, zan, heva ve emaniye (teorik, örfî, hayal, sanal olana), vahiyden dogmaya geçmekle (yani vahyin sonsuz hududunu beşerî idrak ve imkanı içinde dondurup ve bunu tercih olarak değil de; din "mutlak ve değişmez bir hüküm" gibi sunmak, tabiri caizse vahiy soslu /dogmalaşmış beşeri bir din üreterek) hayatı, beşer mahsûlü bu mukalled ve batıl dine göre tanzim etmek; Zaman içinde  

İçtimai, iktisadi, siyasi bünyenin (hukukun) laik sisteme bırakılmasını intaç ettirir.

Âlim, haşyet sahibidir (35/28). Ferdi (şahsi) hayatının dışında içtimai, iktisadi ve siyasi hayatın (hukukun) da; Hak ile ( Hakkın“Allah’ın rahmet olarak indirdiği tek gerçek İslam’ın” hududu içinde) tesis ikame ve idamesi için fikri, fiili gücünün yettiği cehdi gösterir. (22/78, 25/52)Bkz.Cihad CİM-57makale.

Mitoloji, destan, masal ve hikaye ise kendilerine sanatçı denilen duygusallığı ön planda olan edebiyatçı ve şairlerin mesleği olup onların ilgi ve meşguliyet alanına girmelidir.

Âlimlerin bu konularla muhterif (para ve itibar kazanma vesilesi, meslek ve san'at) olarak meşguliyeti ve duygusallık (lirizm) içinde her türlü yoruma açık (sübjektif ve hikmet vehmedilen) divanlar,mistik eserler meydana getirmeleri; zamanla değişen ve gelişen ihtiyaçlara, hayatın gerçeğine, cevap verememek fıkhın yerine; gerçeğin hakkın, (hukuki bünyenin tespit ve tesisinin) laik (dinden olmayan) zihniyete bırakılması ile, deist ve pozitivistler marifetiylepozitif hukukun(hak!) diye ihdas edilmesini tevlit etmiştir.

“ Sünnet: Hazreti peygamberden sadır olan söz, fiil ve takrirleri ifade eder.”diye tarif edilir.(İslam hukukunun!) kaynakları (edile-i şer’iyye) arasında kitaptan sonra ikinci sırada yer alır. Hâlbuki Kur'an-ı Kerim’de müfred/tekil olarak14 defa ve cemi/çoğul olarak 2 defa geçen sünnet kelimesi; ıstılahta ifade edilen bu anlamında hiç geçmemiş ve kullanılmamıştır.

Hududu, Kur’an(vahiy) ile belirlenmemiş, (zaman ve mekânlar üstü ve her şeye kâfi olan) vahyin süzgecinden yeterince geçirilmeyip de beşeri mantığa istinaden üretilmiş bu (mukayyet) usul, esas ve kurallar;zaman içinde din (değişmez, mutlak) olarak anlaşılıp, böyle takdim olunmakla, (İSLAM'Adahil olan!) bizim asırlardan beri kavram kargaşası, zihin karışıklığı içinde bocalayıp durmamıza ihtiyaçlarımızın giderilmesinde asrın idrakine söyletilmiş İslam’a göre fikri ve fiili üretim yapılmayıp; taklit,dinolarak addedilmekle, neticede elimiz kolumuz bağlı olarak itilip, içine düşürüldüğümüz cehaletin ve buna bağlı zilletin ana sebebidir. 2 Eyvah bu zilletlere sensin yine illet. - Ey derd-i cehalet sana düşmekle bu millet, Bir hale getirdin ki: ne din kaldı, ne namus! - Ey sine-i İslam’a çöken kap kara kâbus, Ey hasm-ı hakiki, seni öldürmeli evvel: - Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el! Halbuki Sünnet:

Resulullah’ın; yaşadığı coğrafyada(zaman ve mekânda) gerek vahyin{metluv (kitap) veya g.metluv (hikmet)}gerekse(şura, örf, istishab, içtihat, vs. neticesi) sahip oldukları beşeri imkân ve kabiliyetlerin vahyin nezaretinde, güzel bir örnek (ama bir beşer) olarak uygulaması olarak değerlendirilmelidir.

Fiîlî, kavlî ve takrîrî olarak vârid olan bu uygulamalar; ancak vahy-i metlûv (Kitap) ile (kısmen veya tamamen) tesbît ve ibkâ edilmekle din (mutlak, değişmez)olur. (13/39, 16/96)

Vahyi metluvun (Kur’anın) tespit edip belirlemediği veya (hassaten) ipka etmediği hususlar; vahyi gayr-ı metluv (indirilen müstakil hikmet) dahi olsa, ancak dineuygun (fakat o zamana, o mekâna, o imkâna göre, hikmet ve maslahata mebni, takrîren cevaz verilmiş) birer uygulama ve Resûlüne yardımdır. Ama bunların din (mutlak ve değişmez) addedilmesi; Allah’ın Âlemlere rahmetinin, (vahyin zaman ve mekân üstü muhteviyatının ve ayrıca bütün insanlara gönderdiği Resulünün, risalet şümulün yanlış anlaşılıp) genel hükmünün daraltılıp, tahsis edilmesini intaç eder. Böylelikle bazılarınca bir kavme (Araplara), bir çağa (ortaçağa) aitmiş, sadece onlara ve o zamana gönderilmiş gibi zannedilip, (reformist, modernist ve tarihselcilere de kapı açıp) insanlar yanılabilir ve yanıltılabilirler. “Beşer; vahyi (mutlak hükmü) teşri hududu içinde kalarak zaman, mekân idraki ve imkânı (kapasitesi) dâhilinde ihtiyaca göre dar veya geniş bir alanda uygular. (Tabiri caizse hukuk üreterek genel hükmü tahsis ve tatbik eder.) İşbu tahsis ve tatbik birtercihiifade eder. Burada önemli olan; bu tercihi kullanırken vahyin (Allah’ın indirdiğinin) hududu içinde (meşru dairede) kalabilmektir. Buna kısaca; İlah olmaksızın (mukayyet) hüküm, kural koyarak yönetici olmak denilebilir. Lakin (beşer olmanın gereği) kişi tercihlerinde hata da isabet de edebilir. Fakat vahyin hududunu gözetmeden hevâya (kişilerin istek ve iradesine) göre üretilen hukuk ise; hakka uymak yerine, hak! İhdâs edeceğinden; bu istek ve irade sahibi tuğyân ederek Rab ve İlahlık iddiasında bulunmuş (TÂGÛT)olur. Mutlak (Dünyada da Ahiretde de fayda verecek olan) menfaat ile (mukayyet) sınırlı ve geçici olan menfaat farkını yakinen,(yeterince) bilmeyen hissetmeyen, büyük çoğunluğu hak (doğru, kalıcı olan) yerine ehven-i şerri tercih eden ve günü kurtarmağa çalışan bir topluluk olmamızın müsebbiplerindenolan aslında (toplumun üstünde, tepesinde değil fakat)halkın içindehalkı ile hemhal ve onlara önder ve rehber olması gereken bu (kişileri)müsebbipleride (genel bir tespit olarak) şöylece sıralayabiliriz: 

1- Taklidi, takva zanneden (geçmiş, tarihi uygulamaları, din zannıyla, taklit ederek muttaki olurum kanaatiyle hareket eden)mukallitlerile bunlara muhalif olup da:

a) Modernist ve reformist veya bunların düşünce tarzına yakın (Aklını çalıştırıp akıl sahibi olmak yerine; ilahî / teşrii iradeyi nazara almayan AKILPERESTLER, tarihselciler, DEİSTLER) yahut,

b) İlahi iradeyi (vahyin hudut ve şümulünü, tariflerini bilmediği için ); kendi beşeri, sınırlı olan idrak hududuna indirgeyip, dondurup, dogmalaştıran, (din böyle diyor diye anlatmakla da) ideoloji derekesine düşüren (diğerleri sustuğu için tabilerince kendisinde keramet ve ilmi vesayet! vehmedilen) ulema!

2-Hakkı bilmeyen veya tanımayan, hakka(indirdiğine) razı olmayıp da (kendince)

Hak, meşruiyet ihdas edip TÂGÛTLAŞANve böylece de adaletle zulmü biri birine karıştıran,

(duayen ve eşsiz addedilen) bir kısmı da, politik menfaat bekleyenlerce (hukukun üstünlüğü yerine hukuk üstü) kabul ve ilan edilmekle hukuku dilediği gibi yorumlayan, mutlak yasama yetkisi varmış gibi kural vazeden, vesayet sahibi gibi davranan hukukçular, hukuk uleması!  (Bu kişiler evvelce sizi içeri tıkan kuvvet böyle istiyor diyen (hukukçuların!) halefleridir.

3-Mülkü, mülk telakkisini, mutlak ve mukayyet hükümranlığın (meşru') hududunu bilmeyen mülkiyeliler, siyaset uleması!

4-Mutlak mülkiyeti idrak edemeyip kapitalizmi veya mukayyet mülkiyeti idrak ve kabul etmemekle de sosyalizmi kutsayan ve kurtuluş reçetesi olarak sunan iktisat uleması!

5- Bu yanlışları; görüp düzeltme ve aynı zamanda hakkı asrın idrakine söyletme kabiliyeti ile mücehhez olacak,{Vahyin(Allah’ın Âlemlere Rahmetinin) hududu içinde kalarak (içine itildiğimiz) kavram kargaşasını, akıl karışıklığını, buhranlarımızı giderebilecek veya bildirme cesaretini gösterecek, ulemanın da müşavere edebileceği} RASİHÛNolmayışı. 

6-Bütün bunları müşavir edinerek, bazen de güdümlerine alarak (arzu ettiği fetvayı, cevazı almak suretiyle) toplumlarına, insanlık gemisine, kendilerini vasi zan ve kabul ederek,istikamet (yön, rota) çizmeğe çalışan yöneticiler! Devlet adamları!

Vahiy Rahmettir, insan için hem gıda ve hem de devadır. Mümin muttakiler için ise hidayet ve emniyettir. 2/2, 6/82.

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın... Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Allah'ın Rahmetinden ümit kesmeyin. 39/53. Sözlerimizi Allah'ın va'di ile bitirelim. NÛR-24/55

Allah: " Sizden iman edip Salih ameller yapanlara kasem olsun ki sizden evvelkileri istıhlâf ettiği/yeryüzünde halife kıldığı gibi, kendilerini de muhakkak istıhlâf edeceğini/ yeryüzünde halife kılacağını ve behemehal onlara kendileri için razı olduğu dinlerini (İslâm'ı) 5/3kuvvetle icra kudreti vereceğini ve onları korkularının arkasından Emniyete ulaştıracağını va'd etti. Onlar; bana/hakkımda hiç bir şeyi şerik/ortak koşmayanlar, hep ve her halükarda bana ibadet edenlerdir. Kim de bundan sonra küfranda bulunursa artık onlar hep fasıklardır."

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖين.

Asım TOKSÖZ
http://www.mirathaber.com/asim-toksoz-usul-minhac-uzerine-bir-mulahaza-ve-muhtasar-iktirah-54-3759y.html


Back To Top