All for Joomla The Word of Web Design

Atatürk… Diyanet… Hutbe…

Bu yazımızda, Diyanet işleri başkanlığını konuşalım mı? Hem de hutbeler üzerinden konuşalım… Malum, birkaç gündür “30 Ağustos Zafer Bayramı” hutbesinde Atatürk’ün isminin geçmemesinden dolayı medyada ve sosyal medyada tartışmalar yaşanıyor.

Bu tartışmaları anlayabilmek ve bir kanıya varabilmek için biraz gerilere gitmek gerekiyor. Gerilere dediysek, çok gerilere de değil! Bir önceki Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez zamanına…

Mehmet Görmez Hoca da şu andaki başkan gibi görevinde başarılı bir insandı. Taki  15 Mayıs 2015 tarihinde Kudüs’de Okuduğu Cuma hutbesine kadar….  Özetle ne demişti bu tarihi hutbede Görmez hoca? Hatırlamaya çalışarak, hutbenin birkaç satırından örnek verelim:

“Allah’ın yardımı gelinceye kadar Mescid-i Aksa için bağlılığınıza, cihadınıza ve onu himaye etmeye devam ediniz.”  Yani Görmez hoca, Kudüs’ün Siyonist işgalinden kurtulması için resmen cihad çağrısı yapıyordu. Mehmet Görmez bununla da kalmıyor, İslam tarihinden çarpıcı örnekler vererek, Kudüs’e Müslümanların hakim olduğu dönemlerde, bölgeye barış ve huzurun geldiğini; Müslümanların himayesinden çıktığı zaman dilimlerinde ise, bölgenin kan ve göz yaşına boğulduğunu söylüyordu.

Bu hutbe Müslümanlar açısından mükemmel, ama bölgeye şu anda hakim olan siyonistler açısından ise kabul edilemez bir durumdu. Mescidi Aksa’nın altını oyarak yıkmak, daha sonrasında siyon (Zeytin) dağına Süleyman mabedini üçüncü kez inşa ederek buradan bütün dünyayı tek bir devlet şeklinde yönetmek arzusunda olan siyonistler için bu hutbe, büyük bir tehlikeydi. Mehmet görmez, bölgeye barış getiren Hz. Ömer’in ismini anıyor, zalim yahudilere Hıttin korkusunu yaşatan Selehattin Eyyubi’nin ismini zikrediyor, Yavuz Sultan Selim’in Kudüs ziyaretinden bahsediyor, Osmanlı döneminde bu kutsal topraklarda bütün din mensuplarının barış ve huzur içinde yaşadığından dem vuruyordu…

Hiç şüphesiz ki davasına gönülden bağlı siyonistler için bu hutbe, rahatsız ediciydi. Kaldı ki, hutbenin tamamı incelendiğinde, Görmez’in İslam ümmetine birlik ve beraberlik çağrısı yaptığını anlamak da zor değildi. Müslümanların bir ve beraber bir şekilde hareket etmesi, siyonist düşüncenin yaptığı yüz yıllık planlara ters düşüyordu. Bir şeyler yapmak gerekiyordu ama ne?

Mehmet Görmez hocanın hutbesi, dünyayı yöneten mihrakların hiç hoşuna gitmemişti… Yaptıkları planlara ve programlara ters bir durumdu bu…

Bütün dünyayı kurdukları kapital sistemle sömüren, savaşlardan nemalanan, Müslümanların zulüm görmesinden zevk alan mihraklar bir şeyler yapmalıydılar. Ve ne yapacaklarını bulmak, onlar için çokta zor olmadı. Her zaman yaptıkları gibi fitneyi kurgulayacaklar ve Müslümanların arasına atacaklardı. Türkiye içinde, ellerinde bulundurdukları medya ve dernekler vasıtasıyla Görmez hoca aleyhine, bindiği makam aracı üzerinden büyük bir kampanya başlatıldı. Birçok insanımız da yapılan kampanyaya bilerek ve ya bilmeyerek destek verdi. Bu noktada sormamız gereken soru şuydu aslında:

“Makam aracı mı Görmez hocaya; yoksa Görmez Hoca mı makam aracına yakıştırılamamıştı?”

Bir süre sonra görevi bırakan Mehmet Görmez’in istifa etmesinde, makam aracı baskısı etkili olmuş mudur(!), bilemiyoruz. Ama şu bir gerçek ki, Görmez hocanın “Kudüs Hutbesi” içeride ve dışarıda birçok insanı ve kuruluşu rahatsız etmişti…

***

Gelelim, Diyanet İşleri Başkanlığının “30 Ağustoz Zafer bayramı” hakkında, camilerde okuttuğu hutbeye. Hutbe içerik açısından güzel bir hutbeydi. Ancak, bu hutbede Atatürk’ün isminin anılmaması, bazı çevreleri rahatsız etti.

Atatürk’ün ismi geçmedi diyerek, cami içinde tepki koyanlar, namazı terk edenler…

 Belki de hayatı boyunca camiye gitmemiş bazı insanların, Diyaneti eleştireceğim diye dini değerlerimize saldırması vs…

Bu konuda önüne gelen konuştu, fikir beyan etti. Ama işin asıl gerçek yüzüyle kimse ilgilenmedi. İşin perde arkasını anlayabilmek ve görebilmek için, aynı “Kudüs hutbesinde” olduğu gibi bir hafta önce okunan “Faiz” hutbesinin içeriğine bakmak gerekiyor. “Faiz hutbesinde de ne vardı?” diyebilirsiniz. Ama bu hutbe, önceki okunan faiz hutbelerine göre, içerik açısından biraz daha sert ve keskin bir hutbeydi. Haydi gelin, bu hutbenin de içeriğine kısaca bir bakalım.  ( Mirat Haber sitemizde bu hutbe yayınladı, okumanızı tavsiye ediyorum)

Bu hutbede faiz; “Borçlunun alacaklısına ödemek zorunda bırakıldığı meşru olmayan, karşılıksız ve hak edilmeyen fazlalık” olarak tanımlanıyordu. Alın teri dökmeden, emek sarf etmeden, haksız yoldan kazanç elde etmenin İslam ile bağdaşmadığına vurgu yapılıyor, faiz, dara düşmüş, zorda kalmış kişilerin bu hallerini fırsata çevirme olarak nitelendiriliyordu. Faiz hutbesinin en çarpıcı cümlelerinden biri de, “Faizin yaygın olduğu toplumlarda dar gelirliler ve yoksullar ezilir. Zenginle fakir arasında ki uçurum gittikçe derinleşir” deniliyordu.

Hiç şüphesiz, dünya üzerinde var olan faiz lobisinin, ülkemizde de temsilcileri bulunmaktadır. Alın terini yok sayan, paradan para kazanan, döviz kurları üzerinden köşeyi dönme arzusunda olanların, bu hutbeden rahatsız olmalarından daha doğal bir şey olamaz herhalde…

Bu rahatsızlıklarını açıkça söyleyemeyenler, faiz hutbesi  ile toplumun bu konuda bilinçleneceğinden korkanlar, Diyaneti hatta Diyanetin şahsında dini mübini eleştirmek adına, toplumun içine bir fitne tohumu daha atmaları gerekiyordu. Fitne tohumu atacakları zemini ise, bir hafta sonraki hutbede rahatlıkla bulmuşlardı. “30 Ağustos” hutbesinde Atatürk’ün isminin anılmaması, art niyetli insanlar için bulunmaz bir fırsattı. Bu konuyu faiz lobisi de kaşıyınca, sanki Diyanet İşleri Başkanlığı daha önceki Cumhuriyet bayramı hutbeleri dahil Atatürk’ün ismini hiç anmamış gibi bir algı oluşturulmaya çalışıldı. Bunda da maalesef başarılı oldular.

Bu yazımızdan, Diyanet işleri Başkanlığının eleştirilemeyeceği manası çıkmasın, lütfen! Diyanet işleri başkanlığı, 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk tarafından kurulan bir kurumdur. Ancak diyaneti eleştireceğim diye, toplumun manevi değerleriyle alay etmek akıl ve izan ile açıklanabilecek şeyler değildir.

10 Kasım da M. Kemal Atatürk ve silah arkadaşları için Kuranı Kerim ve Mevlid-i şerif programları düzenlemeyi düşünmeyen, hatta böyle bir şeyi gericilik ve yobazlık olarak gören insanların; 30 Ağustos hutbesinde Atatürk’ün isminin geçmemesini eleştirmelerini makul ve mantıklı bulmak, safdillik olur diye düşünüyorum.

Mesele, 30 Ağustos hutbesinde Atatürk’ün isminin anılması veya anılmaması meselesi değil! Siz daha hala anlamadınız mı?

Selam, saygı ve muhabbetlerimle…

Şaban DOĞAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir