Ay’ı Kuyudan Çıkarabilecek miyiz?

Son zamanlarda “İstanbul Sözleşmesi” bağlamında oldukça hararetli tartışmalar yapılıyor. 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılan İstanbul Sözleşmesi, namı diğer “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” ülkemiz tarafından, imzaya açıldığı gün imzalanmış ve 14 Mayıs 2012’de TBMM’de onaylanarak yürürlüğe girmiştir.

Bir kesim, toplumun temeli olan aileyi yıkmayı hedeflediği gerekçesi ile sözleşmeye şiddetle karşı çıkarken, diğer kesim “şiddet” in her türlüsüne karşı olmak temel hareket noktasından, sözleşmeye karşı çıkanlara “şiddetle” mukabele ediyor. En insaflı denilebileceklerden birisi: “Başınıza İstanbul Sözleşmesi kadar taş düşsün![1]” diyebiliyor. Bir diğeri, sözleşmeyi ve uygulamalarını eleştirenleri top yekûn “töre” müdafii yerine koyarak: “Alın o töreyi Güney Kutbu’na doğru ilerlemeye başlayın![2]” diyerek, gayrı ahlaki imalar üzerinden had bildirmeye yelteniyor.

Muhafazakâr kesimin feministleri, kadın ve aile tartışmalarında Batı’dan nakledilmiş naslara yaslanmayı marifet bilerek, kadim gelenek ve kültürü tasfiye için bir araç/manivela olarak oluşturulmuş “töre” umacısından güç alıyorlar. Eğer, “Kadın ve aile konusunda modern kabullere/dogmalara itiraz ediyorsanız,  kesin törecisinizdir.” diye parmak sallıyorlar. Neyse, biz bu köksüz muhafazakârları kendi “kuvözlerinde” bırakıp devam edelim.

Bana göre sözleşmeye itiraz edenler haklı, ancak –istisnalar dışında- onların da meseleyi kuyruğundan yakalamış oldukları görülüyor. İctimaî (sosyal) buhranlarımız ve ailenin çözülmesinin yegâne müsebbibi İstanbul Sözleşmesi’dir zannediyorlar. Yeni farkına varır gibi oldukları sorunun, bir anda karşılarına “İstanbul Sözleşmesi” suretinde dikildiğini zannediyor ve canhıraş bir şekilde ne bulurlarsa sallıyorlar. Elbette ki kadın ve aile bağlamındaki çözülmenin tek/ilk müsebbibi İstanbul Sözleşmesi değildir.

Asıl itiraz edilmesi gereken, Türkiye’nin 1950’de imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 1985 yılında imzalayıp onayladığı CEDAW(Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme)dır. Sömürgeciliği keşfetmiş Batı’da doğup serpilen endüstri ve onun hayatiyeti için kurgulanmış endüstri düzeninin, milletleri avlamak için bir yem olarak kullandığı “İnsan Hakları” teorisi/ideolojisini yutmayan kalmamıştır. Sağcısından solcusuna, muhafazakârından İslamcısına, hatta gelenekçisine… “İnsan hakları” denilince, adeta, tanrı buyruğuna karşı boynunun kıldan inceliğini müdrik bir kula dönmüştür insanlık. İnsan hakları deyince akan sular durmaktadır. Tarihin ağır ve asil seyri bu dogma sayesinde sarsak bir yürüyüşe dönüştürülmüştür. Yaşanan bu sarsılma ve dağılmadan yeni bir düzen kurmuştur endüstri ağaları; bütün düzenleri yerle yeksan ederek.

Bütün medeniyetlerin, kültür ve geleneklerin tasfiye edildiği ve hizaya gelmemek için direnen toplumların “İnsan Hakları” sopasıyla hizaya sokulduğu nur topu gibi yeni bir düzenimiz olmuştur: Yeni Dünya düzeni(!)

Bu yeni düzende bildiğiniz bütün tanım kavramları unutun, zira onların yerinde yeller esiyor. Meselâ cinsiyet deyince, Allah’ın yarattığı kadın ve erkek cinsini düşünüyorsunuz değil mi? Oysa bu yeni düzen, cinsiyet doğuştan gelmez zamanla kazanılır ve iki taneden ibaret değildir diyor. Fıtri cinsiyet yok, “toplumsal cinsiyet” var diyor. Çocuk derseniz, nikâhlanmak bahis mevzuu ise 18 yaşın altı çocuktur diyor. Ancak mesele cinsel özgürlükse çocuk yaşını sıfıra doğru çekiyor.

Neyse, meseleyi alıp oldukça derin yerlere götürdük. Daha fazla inersek toparlaması zor olacak.

Evet, İstanbul sözleşmesi ve onun ruhuna uygun olarak çıkartılan 6284 sayılı kanun ve diğer mevzuat önemli bir sorundur. Ancak temel sorun ya da yegâne sorun değildir. Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi ve CEDAW sözleşmesi ve önce Avrupa Topluluğu, sonra Avrupa Birliği’ne üyelik süreçlerimiz doğrultusunda, toplum ve aile ile ilgili birçok yasal/yapısal değişiklik yapılmıştır. Mesela, 2001 yılında Medeni Kanun’da yapılan değişiklikle “Aile reisi kocadır” hükmünün kaldırılması gibi, edinilmiş mallara katılım rejimi getirilmesi gibi ve boşanan kadına erkeğin süresiz nafaka ödemesi hükmü gibi.  Ne yazık ki, bütün bunlar olurken itiraz etmek kimsenin aklına gelmemiştir. Bugün sonuçlarıyla yüz yüze geldiğimiz birçok uygulama, bu sözleşmeler ve süreçlerin eseridir. Hatta daha geniş kapsamlı bir tespit yapmamız gerekirse, aile ve toplumsal dokumuzla ilgili yüzleştiğimiz bütün sorunlar, Batı karşısında takındığımız yanlış tutumun eseridir. Tabii ki henüz yüzleşmediklerimiz de…

Bu yüzden itiraz ve sorgulamaları, Osmanlı’da Mecelle’nin hazırlanmasına, Gülhane Hattı Hümayunu’na (Tanzimat Fermanı) kadar götürmek gerekir. Eğer meseleyi bütünlüğüyle kavrayamazsak asla üstesinden gelemeyiz ve tuttuğumuz kuyruk elimizde kalıverir.

Fıkra bu ya, Nasrettin Hoca gece vakti bahçedeki kuyudan su almaya gider. Eğilir bakar ki ay kuyuya düşmüş. Hanımına seslenir: Hanım, bana bir çengel getir, ay kuyuya düşmüş! Çengeli kuyuya salar, takıp ayı çıkarmak için. Çengelin ucu kuyu içinde bir taşa takılınca ayı çengele taktım diyerek asılır ve çengel kurtulunca sırt üstü düşer Hocamız. Bakar ki dolunay gökte parlıyor. Yoruldum ama ayı da kuyudan çıkardım, der sevinçle.

Bu fıkra, Nasrettin Hoca gibi bir bilgeye nispet edilen sayısız uydurmalardan birisi midir? Ya da Hoca’mızın vermek istediği hikmetli bir mesajın başına, bize gelinceye kadar bir iş mi gelmiştir? Bunun değerlendirmesini ilgili araştırmacılara bırakalım. Bakalım, asıl meseleyi kavramadan ayı kuyudan çıkarabilecek miyiz?

Ay kuyuya hiçbir zaman düşmez tabi. Ama biz millet olarak içine düştüğümüz kör kuyulardan çıkmak istiyorsak, iki yüzyılı aşkın olarak sarıldığımız “İslam mânii terakki değildir. (İslam ilerlemeye engel değildir.)” tezi üzerinde yeniden konuşmamız gerekir.

Sahiden, bizim toplumsal yapımızın- hali hazırdaki değil, yitirmekte olduğumuz- kurucu öznesi olan İslam ilerlemeye mani değil midir?

İlerleme miti üzerine esaslı sorgulamalar yapılmadan bu tartışmalarda mesafe almak mümkün değildir. Vesselâm

Şaban ÇETİN


[1] Ayşe Böhürler- Yeni Şafak Gazetesi

[2] Nihal Bengisu Karaca- Habertürk Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir