All for Joomla The Word of Web Design

Çanlar Kimin İçin Çalıyor?

30 Haziran 2018 günü İstanbul’da “LGBT onur haftası(!)” adı altında erzel (en/çok rezil) bir yürüyüş ile bir takım ifsat faaliyet ve organizasyonları yapılmış.  Çeşitli sosyal medya gruplarında gösterilen tepkiler vesilesiyle bundan haberdar oldum. Meğer mezkûr hafta etkinlikleri, 1969 yılında bir bara yapılan polis baskınına karşı eşcinsellerin ayaklanmasının yıldönümü faaliyeti olarak, uzun yıllardır ABD başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılmakta imiş. Ülkemizde ise ilk defa 1993 yılında yürüyüşe teşebbüs edilmiş.

CHP’li belediyelerin ekseriyetinin, bu ifsat faaliyetine, sosyal medya üzerinden ve fiili olarak verdiği destek oldukça dikkat çekicidir. Toplum bunu bir kenara not almalıdır. “Dinler Arası Diyalog” faaliyetleri ve “Ilımlı İslam” çalışmalarının her yanı habis bir virüs gibi sardığı ve devlet katından da ilgi ve destek gördüğü günlerde, “Din elden gidiyor!” şeklindeki hayıflanmaları kendilerinden sık sık duyduğumuz Ulusalcı çevrelerin kurucu kadro olduğu CHP’ye nasıl bir aşı yapıldığını, bu partiye ait belediyelerin yürüyüşe verdiği destek ve ilgiden pekâlâ çıkartabilirsiniz. Ben bu kadarını söyleyeyim, gerisini meraklısı irdeleyebilir.

Önceki yıllarda “LGBT+ onur haftası” bağlamında yapılan yürüyüş ya da faaliyetler ve gösterilen tepkiler konusunda bilgi sahibi değilim. Dolayısıyla bu hafta bağlamında geçmiş tepkileri analiz edemiyorum. Bununla birlikte bu içerikte başka etkinliklerin gittikçe arttığının ve katılımın kitleselleştiğinin,  çok istisnai/dar bir çevre hariç herkesin vahameti görmezden geldiğinin farkındayım. Fakat bu yılki yürüyüşe gösterilen tepkilerin daha yoğun olduğu, iktidar çevrelerince de sahiplenildiği anlaşılıyor. Gösterilen tepkilerin çoğunluğu uykudan yeni uyanmış ve ummadığı bir durumla ilk kez karşılaşmış birinin gösterdiği intizamsız/sarsak tepkilerine benziyor. Oysa biliyoruz ki seksen sonrası dönemde bu kitlesel yürüyüşleri doğuran süreçler ilmek ilmek işlenmiştir. Heyhat ki bir milleti tarihte ebediyen yokluğa müncer edecek adımlar onun gözünün içine baka baka, arsızca atılmış daha da hazini ise bu adımların en büyük yardımcıları milletin kendi fertleri olmuştur!

Bu adımların izlerini çok eskilerden görebiliriz. Ancak, kadın erkek ilişkileri bağlamında izlerin kavi bir şekilde ve korkusuzca basılmaya başlamasının miladı, 1 Ocak 2002’de TMK’dan “Aile reisi kocadır” ifadesinin kaldırılmasıdır. Özensizce soğuğa ve sıcağa bırakılan ama dağılmayan bir kilimi tutan ilmeğin çözülüşü gibidir bu değişiklik adeta. Ardından bir sürü Anayasa, yasa, tüzük yönetmelik değişikliği gelmiştir. Yapılan yasal değişiklikler neticesinde, ülkemizde 2005 yılında ilk LGBT+ dernek olan KAOS GL kurulmuştur mesela. 

Ülkemiz 2011 yılında “toplumsal cinsiyet eşitliği ve karşı cinse şiddetin önlenmesi” temalı Uluslararası İstanbul Sözleşmesi’ni imzaladı. Sözleşme 24 Kasım 2011 tarihinde TBMM’de Ak Parti, CHP, MHP ve BDP’li milletvekillerinin ittifakıyla onaylandı. Bu durum karşında, bugüne kadar, kimseden hatırı sayılır bir tepki gelmedi. İstanbul Sözleşmesi “toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği” gibi tanımlar üzerinden LGBT+(+ ileride üretilecek/eklenecek yeni “toplumsal cinsiyet kimliklerini” ifade ediyor)’ye hiyerarşi olarak Anayasanın bile üzerinde konumlandırılan uluslararası sözleşme marifetiyle yasal meşruiyet sağlamıştır.

Sözleşme kimi Batı ülkeleri meclislerinde bile, ‘Hristiyan toplumun yapısını, kültür, inanç ve değerlerini tahrip edeceği’ gerekçe gösterilerek tepkiyle karşılanmıştı. Bizde ise sıfır ret oyu ile kabul edildi. Ardından sözleşmenin ruhuna uygun olarak 6284 sayılı kanun çıkartıldı, çeşitli mevzuat değişiklikleri yapıldı ve Milli Eğitim başta olmak üzere (ETÇEP: Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği) kamu kurumlarınca sözleşmenin hedeflerine yönelik uygulamalar yapıldı/yapılmaktadır.

Şimdi! Toplum olarak şöyle bir hastalığımız var: Yanlış olan, ifsat olan, kötülük olan kimin yaptığına göre değişiyor. Eğer kötülük bizim cenahtan sadır oluyorsa, ya görmezden geliyor/ sessiz kalıyoruz ya da türlü şekillerde onun bir fazilet olduğuna hem kendimizi hem de cümleyi iknaya yelteniyoruz. Amaa! Eğer yanlışlık, kötülük ve ifsat karşı cenahtan geliyorsa o zaman dilimizin bağı çözülüyor. Allah ne verdiyse atık…

Yapmayın Beyefendiler, Hanımefendiler!

Kötülük kimin işlediğine bağlı olmaksızın kötülüktür.

Artık ayak seslerinin kulaklarımızı arsızca tırmaladığı bu tehlike, ilme’l-yakîn olmaktan çıkmış ayne’l yakîn halini almıştır. Tehlike çanları, bin yıl insanlığın ruhu olan İslam’ın çağrısını kuşanmış, onun nefhasıyla can bulan değeri özümseyerek kuşaktan kuşağa taşımış ve daha yüz yıl evvel şairin: “Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…/ Hani, tâ’ûna da zuldür bu rezil istilâ![1]” dediği ölümcül hamleyi o değerlerden aldığı güçle savuşturmuş bu millet için çalmaktadır. Ve bilinmelidir ki, bu toprakların kendi çocuklarının yardım ve yataklık yaptığı bu kumpas, Cihan Harbi ve İstiklal Harbi’nde üzerimize abanan düşmandan bin kez daha hayâsız ve azgın bir karaktere sahiptir.

Kadın, erkek, çocuk rolleri ve hayvan hakları üzerinden “şiddet” söylemi manivela olarak kullanılmak suretiyle yapılmakta olan küresel operasyon/tuğyan,  bizi dönüştürmek suretiyle yok etmek isteyen küresel elitler/ağalara karşı son sığınağımız/tutamağımız olan aileyi çökertmek için yapılmaktadır. Lut Kavmini gölgede bırakacak bu sapma karşısında, değil yardım edenler, sessiz kalan, görmezden gelenler de mukadder ve azim bir azaptan kendilerini kurtaramayacaktır.

Bu toplumun ruhuna ilmek ilmek sinmiş iyilik/maruf her kötülüğün üstesinden gelecektir ve dahi “Toplumsal Cinsiyet” safsatasını/sapmasını bu topraklardan silip atacaktır/atmalıdır. Yeter ki sorumluluk sahipleri olarak sorumluluğumuzun bilincine varalım ve ifsada değil ıslaha gayret edelim.

Eğer bu toplum, son kalesi olan aileyi kaybederse yerle yeksan olacak, ayaklar altında zelil olacaktır.

Vesselam!

Şaban ÇETİN


[1] Mehmet Akif Ersoy- “Çanakkale Destanı”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir