13 Aralık 2018 Perşembe
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Instagram  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Instagram

DEVLETLERİN (SAPKIN) TARİKATLARLA İMTİHANI: FETÖ İLE MÜCADELEDE TARİHTEN DERS ALABİLDİK Mİ? (7)

Değerli okuyucularım;
DEVLETLERİN (SAPKIN) TARİKATLARLA İMTİHANI: FETÖ İLE MÜCADELEDE TARİHTEN DERS ALABİLDİK Mİ? (7)
İslâm tarihinde şiddeti/terörü tasvip eden bâtıl mezhep ve(ya) sapkın tarikatlara dönüşen toplumsal hareketlerin bir sebebi de ümmet/devlet içinde ortaya çıkan siyasî ihtilaflardır. Sosyal/kamusal düzenin bozulmasına sebep olan siyasî ihtilaflar, genelde devlet otoritesinin zayıflamasından, iktidarı ele geçirmek isteyen liderlerin kendi aralarındaki kavgalarından ve(ya) siyasî iktidara ortak olan (olmak isteyen) toplumsal grupların (cemaatlerin/tarikatların) muhalefet etmesinden dolayı meydana gelmiştir/gelmektedir.

Haricîlik, Nasıl Bir Terör Örgütüne Dönüştü?

İslâm tarihinde devlet düzeyinde ilk ciddî siyasî ihtilaf, hilafet konusunda anlaşamayan/uzlaşamayan liderlik vasfı taşıyan iki meşhur sahabi yani Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasında ortaya çıkmıştır. Başlangıçta Hz. Ali’ye destek veren Benî Temîm Kabilesi’ne mensup çoğu cahil Müslümanlar, Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasındaki ihtilafın çözümüne dönük olarak karşılıklı olarak belirlenen hakem heyetinin tespit edilmesine ve burada alınan kararlara ‘Hüküm, Yalnız Allah’a Aittir’ bahanesiyle karşı çakarak, sadece Hz. Muaviye’ye değil Hz. Ali’ye de muhalif olmuştur. Hz. Ali’den ayrılan bu kabileye ve onun yolundan gidenlere, bundan böyle Haricîler diye anılır olmuştur.

Hz. Ali, Hz. Muaviye ile arasındaki ihtilafı çözme gayreti bir yana bu merhaleden sonra daha çok Haricîlerle uğraşmak mecburiyetinde kalmıştır. Gerek temsilcisi Hz. Abdullah bin Abbas’ın, gerekse kendisinin Haricîlerle diyaloga geçip ikna etme çabaları, netice itibariyle etkili olmadığı için, onlarla birkaç kez fiilen savaşmak mecburiyetinde kalmıştır. Binlerce Haricî savaşçı/terörist, kılıçtan geçirilmiş olduğu halde, hayatta kalan Haricîler kavmiyetçilik cehaletiyle yine bir araya gelip yeni sempatizanlar toplayarak, bu sefer gizli bir terör örgütü gibi faaliyet göstermeye başladılar.

Bununla birlikte Haricîler, asr-ı saadetteki uygulamaları da eleştirmeye başladılar. Bu doğrultuda günah işlediklerini iddia ederek, Halife Hz. Osman ve Hz. Ali’yi tekfir etmeyenleri de kâfir ilan ettiler. Sapkın görüşlerine göre günah işlemek, küfür idi ve küfre girenlerin yanında kâfirleri sevenler de öldürülmeleri gerekirdi. Bu bağlamda Halife Hz. Ali ve Hz. Osman’ı sevdiklerini söyleyen sahabi Hz. Abdullah b. Habbab ve hamile hanımı Haricîler tarafından şehit edilmiştir. Biri başarılı, diğeri de başarısız olan Hz. Ali ve Hz. Muaviye’ye yönelik suikast girişimlerinin plânlayıcıları da yine Haricîler idi.

Emevî Halifeler, Haricilikle Mücadelede ‘Devlet Terörü’ Uyguladı

Hz. Ali, Haricîlere mensup ‘Müslüman’ bir terörist (Mülcem) tarafından şehit edildi. Haricîlerle mücadele etmek ise bu sefer Halifeliği elde edebilen Hz. Muaviye’ye düşmüştü. Ne var ki yaklaşık olarak 20 yıllık hilafeti döneminde her defasında kanlı bir şekilde bastırıldığı halde Haricî isyanlarının ardı arkası hiç kesilmedi. Hz. Muaviye’den sonra gelen Emevî Halifeleri, Haricîlerle mücadelede Hz. Muaviye’yi dahî gölgede bırakacak sert tedbirlere başvurdular. Mesela Halife Ubeydullah, şiddet göstermemiş ve/fakat Haricilikle iltisaklı/irtibatlı olduğu gerekçesiyle kadın, erkek ve çocuk ayrımı yapmaksızın birçok masum insanın el ve ayaklarını kestirerek, sokakta ölmelerine sebebiyet vermiştir.

Haricîler, terör örgütü gibi kendilerinden olmayanlara yönelik her türlü şiddet uygularken, Emevî saltanatı da temel hukuk ilkelerini bir yana bırakarak, âdeta ‘devlet terörü’ uygulamıştır. Emevîlerin şiddet taraftarlığı kendisini Kerbelâ Faciası’nda da göstermiştir. Emevî Hanedanlığının baskı rejimi, Haricîleri daha da güçlendirmiş ve yeni sempatizanlar kazanmalarına yardımcı olmuştur. Ömer bin Abdülaziz, hilafet makamına getirildiğinde savaşçı/terörist Haricîlerin sayısı 100 bini bulmuştu.

Halife Ömer bin Abdülaziz’in Haricîlikle Mücadeledeki Örnek Açılımı

Emevîlerin 8. Halifesi “Ömer İbn-İ Abdülaziz’den Günümüz Devlet Yöneticilerine Sosyal Siyaset Dersleri” başlığını taşıyan bir köşe yazımda ‘Aşırı Bölücü Gruplarla Diyalog Sürecine Girilmesi’ ile ilgili olarak Ömer bin Abdülaziz’in Haricîlerle başlattığı iletişim stratejisinin olumlu neticelerinden bahsetmiştim.

http://www.mirathaber.com/prof-dr-ali-seyyar-halife-omer-ibn-i-abdulazizden-gunumuz-devlet-yoneticilerine-sosyal-siyaset-dersleri-84-2909y.html

Ömer bin Abdülaziz, Halife olduktan sonra Haricîler, eski alışkanlıklarını devam ettirerek, yine isyanlarda bulunmuştu. Ancak Halife, valililerine gönderdiği mektuplarda zorunlu olmadıkça onlarla savaş yapılmamasını, bunun yerine tebliğ/irşat yöntemlerine müracaat edilmesini, savaşın kaçınılmaz olması halinde dahî İslâm harp kaidelerinin uygulanmasını, bu bağlamda esir alınan Haricîlerin öldürülmemelerini, ıslah oluncaya kadar hapsedilmelerini ve mallarının da ailelerine teslim edilmesini emretmiştir.

Halife Ömer bin Abdülaziz’in bu âdilane tutum ve davranışını gören Haricî liderler, ona güvenerek, onunla ilk etapta mektuplaşmış, sonra Halifenin elçileriyle müzakere masasına oturmuş ve en nihayetinde bizzat Halife Ömer bin Abdülaziz ile görüşmüştür. Haricî temsilcilerinden biri, Ömer bin Abdülaziz’e yönelik olarak “Ailenden haksızlık yapanların yaptıklarına karşı çıktığını ve onları zulüm olarak nitelendirdiğini ve onların yolundan gitmediğini gördük.” itirafta bulunmakla beraber Halifeden onları lanetlemesini istedi. Bunun üzerine Halife, “Günah sahiplerine lanet okumak, mutlaka yerine getirilmesi gereken bir farz değildir. Eğer siz hayır, bu farzdır, diyorsanız, ey konuşan adam, söyle bakalım en son ne zaman Firavun’a lanet okudun?” diye bir soru sorarak, günah ve küfür kavramlarının yerli yerinde kullanılmasına yönelik makul açıklamalarda bulundu.

Karşılıklı soru ve cevaplar şeklinde devam eden bu müzakerelerin neticesinde Halife, kendilerine Allah ve Resulüne iman etmiş kişilere yaşama güvencesi vermezken gayri-Müslimleri koruduklarına dair yanlış tatbikatlarını yüzlerine söylemiş ve/fakat Haricîlerin haklı olduğu konularda da onların tespitlerini inkâr etmemiştir. Bu bağlamda “Yezid’in veliahtlığı meselesi beni helak etti. Haricîler, Yezid konusunda bana galip geldi” itirafında bulunmuştur.

Hadiselere ilmi ve ferasetiyle objektif bakabilen Ömer bin Abdülaziz, büyük bir özgüvenle Haricî temsilcilerine “Eğer hakka muhalefet eder ve haktan ayrılırsam bana itaat etmeyiniz.” sözü, Haricîlerin Ömer bin Abdülaziz’in idaresi altındaki âdil devlet yönetimine karşı isyan etmemelerine vesile olmuştur. Böylece bu süreçte herkes güven ve barış içinde hayatını idame ettirebilmiştir. Ne var ki Ömer bin Abdülaziz’in vefatından sonra Yezid’in halifeliğe getirilmesi ile birlikte güven ve barış ortamı yeniden bozulmuş, her iki taraf da yine şiddete yönelmiştir.

Tarihten Ders Alabilmek ve İtidali Koruyabilmek

Hadiselere tarihî bir perspektiften baktığımızda dinamik ve faydalı bir ilişki olduğu kadar, devletlerin/liderlerin adaletten uzaklaşması ve(ya) cemaatlerin/tarikatların Hak yolundan sapması gibi durumlarda devlet-cemaat ilişkileri de tehlikeli bir boyut kazanmaktadır. Belki de ortaya çıkan bütün meseleler, devlet-millet bağlamında iktidarın nasıl şekilleneceği ve sivil toplum/cemaatler ile beraber nasıl yürütüleceği konusunda uzlaşmaya dayanan müşterek ve şeffaf bir mutabakatın eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Devlet yönetiminde ümmet şuuru ile Kuran ve Sünnete uygun bir millî mutabakat sağlanamadığı sürece ya devletin içinde sürekli olarak gizli/paralel mahfillerin veya devletin parçalanıp/bölünüp bunun yerine birçok devletlerin ortaya çıkması her zaman ihtimal dâhilindedir.

Nitekim İslâm tarihinde Halife Hz. Ali ile bütünleşen Benî Temîm Kabilesi, bir dünyevî/siyasî mesele yüzünden ona destek vermekten vazgeçtiği yetmiyormuş gibi hilafetine de açıkça karşı çıkmıştır. O tarihten beri Haricîler ve onları taklit eden nice tahrif hareketleri, saltanat rejimlerinin despotik tutumlarının etkisiyle de hep kamusal/toplumsal huzursuzluklara sebebiyet vermiştir.

Günümüzde de benzer hadiseler yaşanmıştır. Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’a destek vermiş olan “Gülen cemaati”, bu süreç içinde hükümetin güvenini kazanıp sağladığı bürokratik avantajlarla (belki de ilk başlarda hükümetin göz yummasıyla) devlet içinde ayrı bir yapılanmaya gitmiştir. “Gülen cemaati”, her nasıl oldu ise hükümete karşı cephe almasıyla birlikte devlet-cemaat ilişkisi de bozulmuş ve cemaatin “Paralel Devlet Yapılanması” (PDY) bir tehdit olarak algılanmıştır.

Melun 15 Temmuz darbe girişimi ile o zamana kadar sivil/siyasî muhalefette bulunan “hizmet hareketi”, ilk kez şiddete de başvurabileceğini göstermiştir. Bu darbe teşebbüsü ile 250’den fazla şehit ve binlerce kişinin yaralanmasına sebebiyet vermiş olan “Fetullahçı Terör Örgütü” (FETÖ) ile daha etkin yöntemlerle mücadele etmek, artık kaçınılmaz olmuştu. OHAL’ın ilan edilmesiyle Türkiye’de yeni bir dönem başlamış ve FETÖ ile mücadelede sadece darbeye katılanlar ve buna destek verenler değil iyi niyetlerle cemaatin faaliyetlerine katılanlarla zamanında cemaate sempati duymuş olanlar da şüpheli olarak damgalanarak, değişik boyutlarda cezalandırılmıştır.

FETÖ gibi bir yapıyla mücadelede üç farklı yaklaşım vardır: Tefrit, İfrat; İtidal. Tefrit, ifratın zıddıdır ve hukukî yöntem olarak ikisi de yanlıştır. Dün, malum cemaate yönelik olarak devlet/hükümet olarak hiçbir şey yapmayarak ve hatta kol kola girerek ortak girişimlerde bulunmak ne kadar pasif bir tutum (tefrit) idi ise, bugün temel hukuk kaidelerini ihlal ederek, darbe ile hiç ilgisi olmayan masum vatandaşlara varıncaya kadar kamusal alandan uzaklaştırmak ve toplumsal yönüyle dışlamak da aşırı bir tedbir (ifrat) yöntemidir. Hukukta ifrat, adaletten sapmadır.

“Bir şey ki haddini aşar, zıddına münkalip olur (dönüşür)” denilmiştir. Hukukta tefrit, ifrata, daha sonra ifrat da tefrite dönüşürse hukuk sistemine (hukuk devletine) karşı güven azalır. Doğrusu her zaman itidaldir. Hukukta itidal, adalete ve istikamete yaraşan ölçülü ve yerinde bir tedbirdir. Devleti tehdit eden bir yapıyla mücadele edilirken bile adaleti esas alan itidalden ayrılmamak gerekir. Peki, FETÖ ile mücadelede tarihten de ders alınarak, itidal dengesi korunabilmiştir? Bu soruya inşallah gelecek yazımda cevap vermeye gayret göstereceğim….


Prof. Dr. Ali SEYYAR
http://www.mirathaber.com/devletlerin-sapkin-tarikatlarla-imtihani-feto-ile-mucadelede-tarihten-ders-alabildik-mi-7-5-5785h.html


Back To Top