18 Kasım 2018 Pazar
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Instagram  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Instagram

DEVLETLERİN (SAPKIN) TARİKATLARLA İMTİHANI: MELÂMÎLİK BİR TAHRİF HAREKETİ MİDİR? (5)

Değerli okuyucularım;
DEVLETLERİN (SAPKIN) TARİKATLARLA İMTİHANI: MELÂMÎLİK BİR TAHRİF HAREKETİ MİDİR? (5)
Fazlullahçı Terör Örgütü (FAZÖ) olarak tanımladığım Fazlullah Hurufî Hareketinin tarihî süreç içinde devlet(ler)-tarikat(lar) bağlamında ortaya çıkan siyasî/itikadî gerginliklerden yola çıkarak, günümüze yolculuk yapıp FETÖ-PDYkonusunu ele almaya düşünüyordum. Lakin bunu henüz biraz erken bularak, devlet yönetimi tarafından ‘sorunlu’ olarak görülen başka bir tarikatın ve üyelerinin başına gelenleri anlatmam gerektiğini düşündüm. Niyetim, konuya daha geniş bir perspektiften ele alarak, tarihte bazı ‘İslâmî’ devletlerin, kendi nizamî varlıklarını korumak adına aslında masumane niyetlerle ortaya çıkmış olan bazı dinî/tasavvufî hareketlere yönelik yer yer orantısız güç kullanarak, ifrat boyutuyla tedbir aldıklarını göstermektir.

Burada devletlerin ‘sapkın’ tarikatlarla mücadele noktasında isabetli kararlar alıp almadıkları sorusu önemlidir. Öyle ise burada kriter olarak sivil alanda ortaya çıkan herhangi bir oluşumun/hareketin devleti mi yoksa dini mi hedef aldığı ilk önce belirlenmelidir. Elbette İslâm tarihinde hem dini, hem de bu yolla toplumsal bir güç oluşturarak, devleti de hedef alan gerçek anlamda tahrif hareketleri meydana gelmiştir. Gösterildiği üzere tarikatın kurucusu olan Fazlullah’ın idamıyla birlikte itikadî sapkınlıklarını zamanla gizli örgütsel faaliyetlere ve teröre eylemlerine dönüştüren Hurufilik Hareketi, bunun bir örneğidir.

Ancak İslâm tarihinde bırakınız devleti ele geçirmek veya dine zarar vermek, tam aksine devlet idaresinde ve(ya) tarikatlarda görülen dinî/ahlâkî sapmalara karşı ıslah edici bir yaklaşım göstermek gayesiyle sivil alanda ortaya çıkan alternatif görüş ve hareketler de ortaya çıkmıştır. Ne var ki her alanda olduğu gibi daha sonra kısmen de olsa bazen cehaletten dolayı içeriden, bazen ise kasıtlı olarak dışarıdan istismara uğramaları sebebiyle bu gibi oluşumlar, devlet nezdinde sakıncalı/tehlikeli örgütlere dönüşmüştür. Bunların başında kanaatimce Melâmîlikde gelmektedir.

Dikkatli okuyucularımızın gözünden kaçmamıştır. Tam da bu sebepten dolayı başlığımı “Devletlerin (Sapkın) Tarikatlarla İmtihanı” şeklinde kullanırken, ‘sapkın’ kelimesini ihtiyaten parantez içine aldım. Çünkü bir tarihçimiz, her ne kadar melâmîliği tahrif hareketleri içinde yer vermiş ise de [1]bu yazıda melâmîliğin özüne bakıldığında bunun sosyal hayatta İslâm ahlâkını ihya etmeye ve yaratılış hikmetini farklı bir anlayış ile anlatmaya yönelik alternatif bir tasavvufî girişimin olduğu, ancak istismar ve şikâyetlere bağlı olarak ortaya çıkan toplumsal/kamusal fitnenin karşısında Osmanlı Devleti’nin etkin bir sosyal politika üretemediği ortaya konulacaktır.

Melâmîlik Nedir ve Neden/Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

İhlâs, kalbin Allah’a tam olarak yönelebilmesini ve işlerin sadece Allah rızası için yapılabilmesini sağlayan manevî bir duygudur. İhlâsa herhangi bir riyanın karışması halinde bütün işlerin ve ibadetlerin anlamı kalmayacağından dolayı bazı sûfîler, bu konuda çok hassas davranma ihtiyacı duymuştur. Bunun için bazı sûfîler, riya (gösteriş) girer endişesiyle ve ihlâsı zedeler korkusuyla farz ibadetlerinin dışındaki nafile ibadetlerini ve diğer amellerini genelde halktan gizlemiştir.

Şeyh Ebu Bekir Verrak Tirmizi’ye göre nasıl ki yöneticilerin bozulması, adaletten uzaklaşıp zulüm işlemeleri ile oluyorsa sûfîlerin bozulması da riya ile meydana gelmektedir. Onun için riya, sûfîlerin gönül dünyalarını tehdit eden en büyük manevî tehlikedir.[2]Bu bağlamda tarikatların kurumsallaşmasıyla birlikte sûfîliğin saf özelliklerine ve özüne zarar gelebilir düşüncesiyle bazı sûfîler, haklı olarak tekkelerden ve hiyerarşik yapılardan uzaklaşarak, melâmîlik (melâmet)yolunu tercih etmiştir.

Arapça kınamak/ayıplamak (levm), azarlamak, serzenişte bulunmak, korkmak anlamlarına gelen melâmet,sûfîlere nefsi itham ederek onun ayıplarıyla meşgul olmayı, kendine herkesten aşağı, herkesi kendinden üstün görmeyi, tekkeye kapanıp halktan ayrılmamayı, giyim kuşamla manevî ve sosyal statülere önem vermemelerini, gösterişe kaçmamalarını, her yerde sıradan bir insan olarak görünmeyi, başkalarına muhtaç olmaksızın ve dilenmeksizin kendi kazancıyla geçinmeyi öğütlemektedir.

İlk dönem sûfîlerden Ebu Hafs Ömer bin Mesleme el Haddadmelâmîliği, “Hak Teâlâ ile beraber olmak için sırrını gizlemek, yakınlık ve kulluk adına kendini (nefsini) kınamak, halka yalnız kusur ve kabahatlerini gösterip iyiliklerini gizlemek” olarak tarif etmiştir.[3]Bu tanım, aslında Kuran’da “levm” kelimesinin geçtiği aşağıdaki âyete dayanır:

“Ey müminler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki)Allah, yakında öyle bir topluluk getirecektir ki, O, onları sever, onlar da O’nu sever. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidir. Allah yolunda (nefisleriyle)cihat ederler ve hiçbir kınayanın kınanmasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına/eleştirisine aldırmazlar/umursamazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği bir lütuftur. Allah’ın lütfu geniştir. O, her şeyi en iyi bilendir.”(Maide: 54).

Allah, Kuran’da kıyametin mutlaka gerçekleşeceğini ortaya koymak üzere kıyamet gününe, peşinden de nefs-i levvâme, yani kendisini kınayan, işledikleri günahlarından dolayı pişmanlık duyan ve kendini hesaba çeken nefis üzerine yemin etmektedir.

“Kıyamet gününe yemin ederim. Pişmanlık duyan nefse (nefs-i Levvâmeye) yemin ederim.”(el-Kıyame: 1-2).

İşte melâmîlerin en büyük özelliği, hakikate ters düştüğünü fark edip kusurlarından dolayı mahşerde hesaba çekilmeden önce kendilerini de sürekli olarak kınamalarıdır. Korkmadan halktan/devletten gelebilecek kınanmaları da göze alan ve dolayısıyla melâmetîlikdüşüncesini bu gerçek anlamıyla savunan ve yaşayan sûfîler, tevekkül, nefsi kınama, riyadan kaçınma, buna bağlı olarak bütün uhrevî ve dünyevî işlerde gizlilik gibi hususiyetlere azamî derecede riayet etmiştir. Melâmetî ruhlu sûfîler, insanlara hayırlı ve güzel yanlarını göstermemeye, sûfî hırkası giymemeye, ârif bir sûfî edasıyla dolaşmamaya, sema meclislerinde bulunmamaya, gösteriş ve şöhrete sebebiyet verebilecek her türlü tutum ve davranıştan uzak kalmaya azami derecede özen göstermiştir.

Buna bir örnek olsun diye Yunus Emregösterilebilir. Başı açık, yalın ayak, üst baş perişan bir durumda bir mürşit bulma ümidiyle Anadolu’yu diyar diyar gezen Yunus Emre, bir tekkeye adım attığında, şeyhin müritleri, kendisine kurumsallaşmış geleneksel tarikatın ilkelerine hatırlatarak, “Hani senin sırtında hırkan, başında tacın. Böyle dervişlik olmaz”diye çıkışmış. Bunun üzerine Yunus Emre, onlara gerçek sûfîliğin nasıl olması gerektiğini şu şekilde anlatmıştır: “Dervişlik dedikleri hırkayla tac değil; Gönlün derviş eyleyen, hırkaya muhtaç değil.”[4]

Melâmîler, sıradan insanlar gibi yaşamışlar, halkın kendilerini hor ve hakir görmeleri karşısında susmayı tercih etmiştir. Hatta öyle ki kendilerini bela, zulüm ve zillet içinde bulundukları zamanlarda bunu nefis terbiyesi için bir fırsat olarak görmüş ve bundan manevî haz bile almıştır.[5]Bu durumun örneğini İbrahim bin Ethem’in sosyal hayatında görmek mümkündür. Kendisine “Nefisinin muradına nail olduğun ve seni neşelendiren bir olayla karşılaştın mı?” diye sorulunca, şu cevabı vermiştir: “Bir kere bir gemiye binmiştim. Oradakilerden kimse beni tanımıyordu. Üzerimde eski bir elbise vardı. Saçlarım da uzamıştı. Gemideki yolcuların benimle alay etmeye ve dalga geçmeye müsait bir hâlde idim. Gemide yolcuların yanında maskaralık yapan (belki de bir akıl hastası veya zihinsel engelli) bir kişi vardı. Bu kişi sürekli olarak bana gelir, saçlarımı çeker, sakalımı yolar, enseme bir sille şaplatır ve dalga geçmek için beni hafife alırdı. İşte o an nefsimi muradına nail olmuş bir hâlde bulur, nefsimin zillet içinde olmasına sevinirdim.”[6]

Melâmîliğin Karşısında Osmanlı Devleti’nin İlk ve Son Dönemlerdeki Tutumu

Melâmîlere yapılan en büyük eleştiri, riya olmasın diye ifa ettikleri hâlde nâfile ibadetlerin yanında farz olanları da halktan gizlemeleri sebebiyle bazı zındıkların (ateistlerin/fırsatçıların) kendilerini gizleyerek, melâmîlerin arasına karışıp halk tarafından bilinmemeyi umursamayarak, sapkınlıklar yapmasıdır. Hakikaten Osmanlı toplumundabu art niyetli kişiler, melâmîlik anlayışını kötüye kullanarak, sahte ve gerçek melâmîlerin ayırt edilmesini zorlaştırmıştır. Bu istismarın yol açmasında âbid ve zâhid olduğu halde halk tarafından fâsık (günahkâr) olarak bilinmesini isteyen gerçek melâmîler de bu ifrata kaçan hareketleriyle gayri ihtiyari de olsa rol almış olabilir. Özellikle hiç de gerekli olmadığı halde bilinçli olarak Müslümanların kınamasını, öfkelenmesini ve kızgınlıklarını celbedecek aşırı davranışların sergilenmesi, toplumsal fitneye ve spekülasyonlara yol açmıştır. Bu arada sahte melâmîler de, halk ve bilhassa diğer tarikatların tepkilerini hiçe sayarak, kendi günahlarını perdelemek için, ortaya çıkmış olabilir.

Osmanlı Devleti,melâmîliği kabul etmeyen bazı müderrisler ve(ya) bazı rakip tarikat mensupları tarafından “bunlar hem halkı sapıklığa davet ediyor, hem de saltanat davası güdüyor” şeklinde yapılan şikâyetler/ihbarlar üzerine zaman zaman bütün melâmîleri aynı kefeye koyarak, onlara karşı sert davranmıştır. Bu bağlamda şeyhülislâm Kemalpaşazâde(İbn-i Kemâl) (1469-1534) fetvasıyla mülhit (sapkın/ateist) ilan edilen melâmî İsmail Ma’şukî(1508-1529) çok genç yaşta 12 müridiyle birlikte İstanbul-Atmeydanı, Çukur Çeşme'nin üstünde idam edilmiş ve denize atılmıştır. İsmail Ma’şukî’nin idam edilme sebebi, vahdet-i vücud üzerine söylediği sözlerdi. [7]

Osmanlı Devleti, gerek vahdet-i vücud konusunu, gerekse melâmîliğin istismarına bağlı olarak ortaya çıkan fitnenin önüne geçebilmek için, daha ferasetli yollara müracaat edebilirdi. Mesela Osmanlı uleması, gerçek melâmîlerle fikrî diyaloğa geçerek, tartışmalı ve aydınlığa kavuşturulması gereken bazı konular hakkında ilmî müzakereler yapabilir, bilhassa farz ibadetlerde aleniyetin asla riya sayılamayacağını söyleyerek, melâmîlerden olası veya vukuu bulan fitnenin giderilmesine yönelik olarak kendilerinden farz olan namazları cemaatle kılmaları yönünde ikna edici bir girişimde bulunabilirdi.

Ayrıca mademki melâmîlikte nefse hoş gelen temayüllerle mücadeleyi ihlâs için şart addederek, bunlara karşı nefsini levm etmek (kınamak) gerekli görüldüğünü göre Osmanlı Devleti, cezalandırmak/idam etmek yerine özellikle şüpheli görülen melâmîleri tımarhane, miskinler tekkesi ve bimarhane gibi aklen/zihnen sorunlu hastaların bakıldığı sosyal/tıbbî hizmet kurumlarında (belirli bir süre için) istihdam zorunluluğu getirebilirdi. Bakıcının nefsine ağır gelen bu işi, layıkıyla yerine getirmeyenler ve(ya) hizmet sözleşmesinden önce bırakanların da böylece gerçek anlamda melâmî olmadığı anlaşılabilir, tarikattan uzaklaştırılabilir ve gerektiğinde makul ölçülerde bir ceza verilebilirdi.

İbn-i Arabi’nin de tespit ettiğine göre gerçek melâmîler, Allah’ın kendisine yönelttiği halk içinde de olsa halka seve seve hizmet eden ve daima ibadet hâlinde olan özel bir zümredir. Dolayısıyla öz itibariyle melâmîlik, murad-ı ilâhîye aykırı bir tutum/davranış/hareket/tarikat değildir. Nitekim Osmanlı Devleti’nde bütün müdahalelere rağmen melâmîlik anlayışı, Anadolu’da Hacı Bayram-ı Veli(1352-1430) tarafından kurulan Bayramiye Tarikatı vasıtasıyla günümüze kadar korunabilmiştir.

Osmanlı’nın son dönemlerinde özellikle ilim sahibi olup melâmî ekolüne sahip mutasavvıflar, tarikatlarını kamusal engel görmeksizin yaşayabilmiştir. Yoksa Fatih Sertürbedârı Tirnovalı Şeyh Ahmet Amîş Efendi (1807-1920), son Osmanlı Meclis-i Mebûsânı ikinci Başkanı şair ve siyaset adamı Abdülaziz Mecdi Tolon(1865-1941) ve on bin ciltlik bir kütüphanesini Beyazıt Devlet Kütüphanesine bağışlayan yazar, şair, müzisyen İsmail Fenni (Ertuğrul) Efendi(1855-1946) gibi iman ehli şahsiyetler, müderris ve bir melâmî şeyhi olan Seyyid MuhammedNûru’l Arabî’nin (1813 - 1887) müritleri olmazdı.

Melâmîlik, Bugün Manevî Sosyal Hizmetlerde Aranan En Önemli Özelliktir

Şöyle bir nefis muhasebesi yapalım. Bugün hangi Müslüman, nefsinin aşağılanmış olmasından dolayı bırakınız hiç öfkelenmemeyi ve tepki göstermemeyi manen neşelenebilir? Ancak âcizane sağlık ve bakım hizmetleriyle ilgilenen bir sosyal bilim insanı olarak bu olgun tavrın özellikle yaşlı, hasta ve engelli bakım hizmetlerinde görev almak isteyen bakıcı personelde olması gereken bir hususiyet olduğunu keşfederek, melâmî meşrepli kişilere/bakıcılara ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu keşfederek, melâmîliği sosyal/manevî bakım hizmetleriyle ilişkilendirme ihtiyacı duydum.

Sosyal hizmet alanında özellikle sosyal bakımı ve rehabilitasyonu müşkül olan demanslı hastalar, ağır derecede zihinsel engelliler ve(ya) akıl hastalarının tutum ve davranışları karşısında sosyal hizmet elamanlarından yüksek motivasyon ve dayanma gücü beklenmektedir. Manevî terapi almamış ve öfke kontrolünü nefsanî yönden korumakta zorlanan birçok bakım elemanı ve hemşire, belirli bir hizmet dönemden sonra genelde tükenmişlik sendromuna yakalanmakta ve bakıma muhtaç yaşlı, hasta ve engellilere eziyet etmeye başlamaktadır. Melâmetî terbiyeden geçmiş sûfîler/geçmesi gereken profesyonel bakıcılar, bu gibi ağır hizmetleri hiç rahatsızlık duymadan neşe içinde yerine getirebilmiştir/getirebilme ehliyetine sahip olacaktır.

Dolayısıyla özellikle yaşlı, hasta ve engelli bakımı gibi özel alanlarda istihdam edilecek sosyal hizmet elemanlarına genelde tasavvufî özelde ise melâmetî eğitimi verilmesi, bakım kalitesinin sürdürebilirliği açısından son derece önemlidir. Bu konuya somut uygulama örnekleriyle gelecek yazımda daha geniş bir yer vereceğim için, şimdilik bu kadarıyla iktifa ediyorum. Yeniden buluşmak dileği ile…

 

 



[1]Kadir Mısıroğlu; Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri (I); Sebil Yayınevi; 6. Baskı; 2010; ss. 317-323.

[2]Molla Camî; Evliya Menkıbeleri; (Nefahat’ül Üns Min Hadarat’il Kudüs); (Sadeleştiren: Abdulkadir Akçiçek); Huzur Yayınevi; İstanbul; 2011; s. 315.

[3]Ocak, Ahmet Yaşar; Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sûfilik: Kalenderiler; TTK Yayınları; Ankara; 1999; s. 113.

[4]Anadol, Cemal; Gönüller Sultanı Yunus Emre; Kamer Yayınları; İstanbul; 1993; s. 59.

[5]Özköse, Kadir; “Nefsi Kınama Geleneği Olarak Melâmet”; Somuncu Baba Dergisi; Yıl 19; Sayı 150; Nisan 2013; ss. 27-28.

[6]Attâr, Feridüddîn; Evliya Tezkireleri; (Terc.: Süleyman Uludağ); Kabalcı Yayınevi; İstanbul; 2007; ss. 137-138.

[7]İdam edildiği günün akşamı bir rüya gören müridinin ifadesine göre: "Benim önce başım sonra da cesedim Rumeli Hisarı Kayaları adlı yere gelir. Beni oraya defnedin" demiştir. Gerçekten de öyle olmuş ve oraya defnedilmiştir. Daha sonra Atmeydanı'ndaki yerine müritleri tarafından nakledilmiştir. Vefatından yıllarca sonra bile "Genç şeyh ve müritleri zulmen katledildi diyenlerin de katledileceklerine" dair fetvalar çıkmıştır. http://www.islamansiklopedisi.info/dia/pdf/c23/c230057.pdf; s. 114.



Prof. Dr. Ali SEYYAR
http://www.mirathaber.com/devletlerin-sapkin-tarikatlarla-imtihani-melamilik-bir-tahrif-hareketi-midir-5-8-5660h.html


Back To Top