All for Joomla The Word of Web Design

Din Üzerinden Geçinen Din Karşıtları ve Bidatçılar

Her türlü istismar kötüdür, çirkindir. Ama dini istismar ederek onun üzerinden geçinmek ve kendi ideolojimize alet etmek ise daha âdi ve daha alçakça bir iştir. Onu alet ederek taraftar devşirmek ve insanları yanlış yola kanalize etmek, haysiyet ve şeref yoksunluğudur, zelilliktir, kepazeliktir.

Cumhuriyetin bânisi olmakla övünen ve kurulduğu ilk günden itibaren dini karşısına alan, dine ait ne kadar değer varsa hepsini yok etmeyi planlayan, 18 yıl ezanı “Tanrı uludur” diye okutturan, Kur’an okumayı ve okutmayı yasaklayan, Kuran okutan hocaları jandarma dipçikleriyle karakollara götürüp işkence ettiren, camileri ahır yapan bir partiden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığına konan şahıs, seçim öncesi Eyüp Sultan camiinde Yasin okumuştu. Henüz mazbatayı almadan “ne oldum delisi” edasıyla da anıtkabrin yolunu tutarak Ata’ya tekmil vermişti.

Aynı partiden Bolu belediye başkanı adayı olan kişi de Kur’an-ı Kerim’i öpmüş, seçilip koltuğa oturunca da yaptığı ilk icraat, Suriyeli sığınmacılara verilen ekmeği kesmek olmuştu. Bu malum partiye mensup adayların bu yaptıkları, 28 Şubat sürecinde yapılsaydı irticâî bir faaliyet olarak nitelendirilecekti. Şu anda Türkiye’nin konjonktürü farklı olduğu için belediye başkanlığına giden yolda dini sos olarak kullanmak işlerine geldi. Yaşantıları ve dünya görüşleri okudukları ve öptükleri Kur’an’a uygun olsa diyecek bir sözümüz olmaz, samimiyetlerinden şüphelenmezdik. Hayatlarında olmayan Kur’an’ı, meydanlarda oy avcılığı malzemesi olarak kullanmaları, çok açık bir şekilde istismar olarak sırıtıyordu. Hâlbuki bu beyler, hayatı İslamî değerleri yaşamakla geçen Cumhurbaşkanının, şehit cenaze törenlerinde okuduğu Kur’an’ı, “Dini siyasete alet etmek” olarak görüyorlardı.

Bidatçıların din istismarına gelince: Seçim öncesinde cemaatler, hangi partiye oy vermeleri gerektiğini, akıllarını ceplerine koydukları kişilere sorarak hallettiler. “Peki, ama buna uymayıp dediğiniz partiye oy vermezsek günah olur mu?” diyen müntesibine, “Vallahi o zaman kaybeden sen olursun. Yani öteki âlemde Allah üstadımızı sana gönderdiğinde ne diyeceksin?” diye cevap vererek ahiretle tehdit ettiler.

Sanki öteki dünyada sorgulamayı üstatları yapacakmış gibi, saf ve bilgisiz insanları yıllarca böyle kandırdılar. Kendi çarpık ve süflî emellerini gerçekleştirmek için müntesiplerini böyle haşhâşileştirdiler. Mensuplarının akıllarını çaldılar. Ahiret tehditleri yaptılar. Hatta kendilerine mensup olanlara ve onlara itaat edenlere ahiret garantisi verdiler. “Eğer bu karara uymazsan, yarın ölüp mezara konduğunda, Efendi hazretleri seni münker ve nekir meleklerinin elinden kurtaramaz, kıyamet günü sana sahip çıkmaz ve dolayısıyla kaybedenlerden olursun” misüllü yalanlarla, Kur’an ve Sünnetten haberi olmayan cahil kitleyi avladılar. Din üzerinden uydurduğu hurafelerle bir kısım insanı kendilerine kul edindiler. Fakat İslamî bilgi yayıldıkça, müntesipler de sorgulamaya başladılar. Bu da sevindirici bir gelişmedir.

Doğru dini öğrenenler, bu tür din istismarcılarına pabuç bırakmaz. Kur’an ve Sünnetin açık beyanlarıyla sabittir ki kimsenin ahiret garantisi yoktur. Kişi nârını da, nurunu da kendisi götürür. Başına gelenler ve gelecek olanlar, kendi yapıp ettiklerindendir.

Sahabenin meşhur zahid ve abidlerinden Osman bin Ma’zun vefat etmiştir. Rasûlüllah taziyeye gider. Eşi veya kız kardeşi Ümmü’l A’la, Rasûlüllah’ı görünce; ‘Ey Osman! Şehadet ederim ki şu anda Allah sana ikram etmektedir…’ dedi. Bunu duyan Allah Rasûlü (sav), kadına müdahale ederek; ‘Allah’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun?’ buyurdu. Kadın; ‘Bilmiyorum. Amma Ya Rasûlallah! O senin askerin, komutanın bunca harbe katıldı’ deyince, ‘Bakın, Osman vefat etmiştir. Ben şahsen onun için Allah’tan hayır ümit etmekteyim. Fakat ben Peygamber olduğum halde bana ve size ne yapılacağını, (yani gelecekte başımıza neler geleceğini) bilmiyorum’ buyurmuştur. Ümmü’l A’la der ki; “Vallâhi, bu hâdiseden sonra hiç kimse(nin hâli ve istikbâli) hakkında bir şey söylemedim/hiç kimseyi tezkiye etmedim.(Buhârî, Tâbîr, 27).

Rasûlüllah (sav); “Ey  kızım Fatıma! Sen de kendini Allah’ın azabından satın almaya çalış; zira senin için de bir şey yapamam.(Buharî, Vesâyâ 11; Tefsir (26) 2; Müslim, İman,348-352) diyerek kimseye ahiret garantisi vermemiştir.

Peygamber uyarısı bu kadar açık ve seçikken, buna rağmen kabirdeki sorguda ve kıyametteki hesap vermede senin efendin de kim oluyor ki seni kurtarıyor? Bu bidatçı sapıkların yanlış yönlendirmelerine uymayanlar, nasıl oluyor da öteki dünyada kaybedenlerden oluyor?

Onlara şu ayetleri hatırlatırız:  “O gün, kendisine yazık eden, parmaklarını ısırarak şöyle der: “Âh, keşke Peygamberin yolunu tutsaydım! Vah bana, keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü Kur’ân bana gelmişken, gerçekten o, beni Kur’ân’dan uzaklaştırdı. Şeytan, insanı yüzüstü bırakıp rezil rüsvâ eder.” (Furkan: 25/27-29)

Allahu Teâlâ ve Rasûlü, kullarını bu şekilde uyarmaktadır. Kullar da seçimini buna göre yapmalıdır. Biz müslümanlar tek dünyalı değiliz. Bizim iki dünyamız vardır. Akıllı insan, dünyasını imar ederken ahiretini imha etmeyendir. Dünyada kurduğumuz dostluklar, edindiğimiz arkadaşlar, ders aldığımız hoca efendiler, tiryakisi olduğumuz ilim ve fikir adamları, peşinden gittiğimiz kanaat önderleri ve siyasi liderler, bize ahireti unutturmamalı, kıyamet günü Allah ve Rasûlü’nün huzurunda bizi mahcup etmemeli, mahşer meydanında bizden sıvışıp kaçmanın yollarını aramamalı. Dünyada aleyhlerine kimseyi konuşturmadığımız bu önderler, orada bize sahip çıkmalı.

 “Biz o gün bütün insan gruplarını önderleri ile birlikte huzurumuza çağırırız.” (İsra:17/71)

İşte o zaman kendilerine uyulan ve arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşır ve azabı görürler. Neticede aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır.” (Bakara:2/166)

Onlara uyup arkalarından gidenler: ‘Ah ne olurdu, bir daha dünyaya gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşmış olsaydık!’ derler. Böylece Allah onlara bütün yaptıklarını hasretler ve pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onlar cehennemden çıkmayacaklardır.” (Bakara:2/167)

 “Ey Rabbimiz! Doğrusu biz efendilerimize ve büyüklerimize uyduk, onlar da bizi şaşırtıp yolumuzu saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lanete uğrat diyecekler.” (Ahzab: 33/67-68)

Bütün bu delilleri göz önünde bulundurarak, dini kimden öğrendiğimize dikkat etmeliyiz. Etkisinde kalıp peşinden gittiğimiz bu üstad, hoca veya şeyh kabul ettiğimiz kişiler, bizi merdiven altı dine çağırarak sırat-ı müstakimden kaydırırlarsa, ahiret manzaramız çok çetin olacaktır. Dünyada asla aleyhine konuşturmadığımız, hatta canımızı bile siper edebilecek şekilde etkilendiğimiz bu beyleri, ahirette, sanki kırk yıllık can düşmanımızmış gibi “cehennemdeki santigrat derecelerini iki kat fazla vermesi için” Allah’a yalvaracağız.

Öyleyse iş işten geçmeden, dünyada iken, aklımızı cebine koyduğumuz kişinin ağzından çıkanı tartışılmaz doğrular kabul edip, sorgulamadan hayatımıza giydirerek onun sapıtmalarını din edinirsek, yukarıdaki ayetlerde resmedilen büyük fotoğrafta yerimizi alacağımızdan şüphemiz olmasın.

Musab SEYİTHAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir