All for Joomla The Word of Web Design

Doğu Türkistan, Kanayan Yaramız

Bugün Müslümanlar, zalim yönetimlerin elinde zulüm ve işkence tezgâhından geçirilmekteler. Hâkim ideolojiler, ya kendi istedikleri gibi Müslüman olmalarını dayatmakta, ya da tüm İslamî değerlerinden sıyrılarak kendi inançlarına girmelerini istemektedirler.

Doğu Türkistan’da yaşayan Müslüman Uygur kardeşlerimizin yaşadıkları da bunlardan biridir. Zalim Çin devleti tarafından, on milyonluk bir nüfusu teşkil eden Uygur kardeşlerimiz, ya dinlerini değiştirme, ya da soykırıma tâbi tutulmayla karşı karşıdırlar. İşin garibi, Uygur Türklerine Çin’in yaptığı bu zulüm, dünya gündemine gelmemekte, medyada yer almamaktadır.

Dünya kamuoyu, Müslümanların karşı karşıya kaldıkları bu tür asimle ve soykırımlara, her zaman olduğu gibi kör ve sağırdır. Gayrı İslamî dünyayı ben anlıyorum. Onlar tıynetlerinin gereğini yapıyorlar. Yüce Allah, onların Müslümanlara karşı tutumlarını, hayat Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de âdeta iç röntgenlerini çekerek bize şöyle rapor etmektedir: “Ey iman edenler! Sizden olmayan kişileri sırdaş edinmeyiniz. Onlar sizi yoldan çıkarmak için ellerinden gelen hiçbir çabayı esirgemezler ve sizi sıkıntıda görmekten hoşlanırlar. Şiddetli öfke ağızlarından taşmaktadır; kalplerinde sakladıkları ise daha da büyüktür… Siz onları sevmeye hazırsınız ama onlar, kitapların tamamına inansanız bile sizi sevmeyecekler… Size olan kinlerinden ötürü parmaklarını ısırırlar. De ki: “Kininizle geberin!”… Size bir iyilik dokunsa onlara üzüntü verir, başınıza bir kötülük gelse ona sevinirler.” (Âl-i İmran:3/118-120).

Genel olarak kâfirlerin, Müslümanlara karşı duruşu budur. “Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet bıraksan onu sana öder. Onlardan öylesi de vardır ki ona bir dinar versen, devamlı olarak başına dikilmedikçe onu sana ödemez” ayetinden de anladığımız kadarıyla onların içinde insanlıktan nasibini almış, vicdan, izan ve adalet sahibi, güvenilebilecek olanlar da bulunmaktadır. İsrail’de, İsrail devletinin Filistinlilere uyguladığı zulme karşı çıkan Yahudilerin olduğu gibi.

İşte kâfirin sessizliğini bu özelliklerinden dolayı anlıyoruz da, bizim Türk medyası neden sessiz, ya da çok cılız ses vermekte?! Mesela Turkuaz medyası dahi, Ahmet Kural’ın nikâhsız-gayrı meşru yaşadığı Sıla’ya attığı tokat yüzünden mahkemelik olmaları kadar bile, Doğu Türkistan’daki Çin zulmüne yer vermedi. Bir-iki tv kanalında dile getirildi o kadar.

2015 yılında Paris’te meydana gelen patlamada 12 kişi ölmüştü. Charlie Hebdo olayı olarak tarihe geçen bu terör saldırısından sonra Fransa bütün dünyayı ayağa kaldırdı. Paris’te, teröre karşı ortak tavır olarak bütün dünya liderlerinin katıldığı bir yürüyüş yapıldı. Türkiye adına da o günün Başbakanı Ahmet Davutoğlu katılmıştı. Teröre karşı alınan bu ortak tavıra bir diyeceğimiz yok. On milyon nüfuslu Uygur özerk bölgesinde, dünyanın gözü önünde yapılan devlet terör ve soykırımına, Batı medeniyeti neden sessiz kalır?

Bana sorarsanız Batı, “İnsan hakları, demokratik kazanımlar, din ve vicdan hürriyeti vb.” değerleri sadece kendine layık görür de ondan. Aliya İzzetbegoviç merhumun dediği gibi “Batı hiçbir zaman uygar olmamıştır. Bugünkü refahı, devam eden sömürgeciliği; döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.

Bütün bu olumsuz ortama rağmen, onların içinde de fıtratlarının sesine kulak verebilecek ve zulmün her türlüsüne karşı çıkabilecek vicdan sahiplerinin varlığını göz önünde bulundurarak, Doğu Türkistan’da Uygur kardeşlerimize yapılan bu insanlık dışı zulmü avazımız çıktığı kadar dünyaya duyurmak için, her türlü iletişim araçlarını kullanmalıyız. Hz. Ali “Zulme karşı bir şey yapamıyorsan, onu insanlara duyur” demiştir. Yani bugünkü ifadeyle “kamuoyu oluşturarak mahşeri vicdanı ayağa kaldırın” demiştir. Bizler de bu konuda insanî yardım gibi fiilî ve içimizden gelerek yaptığımız kavlî dualarımızın yanında, bu zulmü insanlığa duyurarak kamuoyu oluşturma seferine çıkmalıyız. Zaferi nasip edecek olan Rabbimizdir.

Bu bağlamda geçtiğimiz Cuma günü, Avrupa Milli Görüş İslam Toplumuna bağlı bütün camilerde “Doğu Türkistan” hutbesi okunmuştur.

Okunan hutbeden önemli bazı yerler şöyle idi: “Uygur kökenli din kardeşlerimizin maruz kaldıkları zulüm, fiili olarak 1930’lu yıllarda başlamış ve Doğu Türkistan 1949 yılında Çin devleti tarafından işgal edilmiştir. Hız kesmeden devam eden ve son yıllarda adeta soykırım aşamasına gelmiş bulunan Çin mezalimi, İslam ümmetinin kanayan yarasına dönüşmüştür…Hicrî birinci yüzyılda tâbiîn neslinden olan Kuteybe b. Müslim El-Bâhilî eliyle İslam’la tanışan bu coğrafyada bugün namaz için toplanmak, oruç tutmak, din eğitimi, tesettür ve sakal gibi İslam’ın sembolleri yasaklanmıştır… Çin rejimi, Müslümanlara yönelik takiplerini sıklaştırmakta ve güvenlik güçleri marifetiyle evrensel hukuku ihlal etmektedir. Ayrıca, bütün dini hayatlarını ve ibadetlerini kısıtlamak için, neredeyse her Müslümanın evine bir Çinli devlet memurunu yerleştirip dünyada bir benzeri bulunmayan uygulamayla aile mahremiyetine müdahale etmekte insan onur ve haysiyetini ayaklar altına almaktadır. Müslüman isimleri değiştirilmeye zorlanmakta. Dini kitap taşıyan ve evinde Kur’ân-ı Kerim bulunduranlar terörist suçlamasıyla itham edilmektedirler. “Eğitim kampı” olarak isimlendirilen imha kamplarına hapsedilmekte, tutuklulara zorla domuz eti yedirilmekte, içki içirilmekte ve aynı zamanda komünist ideoloji propagandasına tabi tutulmaktadırlar. Araştırmalara göre, bu türlü kamplardaki mahkûmların sayısı bir milyonu aşmaktadır! Ve tüm bu zulümler, Birleşmiş Milletler ve insan hakları kurumlarının resmi raporlarında yer almasına rağmen, çoğalarak devam etmektedir. Üzülerek ifade etmek gerekir ki bütün dünya ve Müslüman ülkeler, bu olup biten zulmü maalesef sadece seyretmektedirler. Yaptırım uygulamak bir tarafa bir kınama dahi yapılamamaktadır.”

Beşerî planda fertler olarak Doğu Türkistan’daki zulmü durduramasak da, kötülükten alıkoymak niyetiyle asrımızın imkânlarından istifade ederek, çevremizdeki insanları bu konuda bilgilendirmeliyiz. İnsanlığı duyarlı olmaya, bu zulme karşı harekete geçmeye çağırmalıyız. Vicdan sahibi olan Müslim ve gayrimüslim herkes, ortak iyinin, adaletin, barışın, özgürlüğün ikamesi ve ihyası için çalışmalıdır. Zulmün, haksızlığın ve çifte standardın ortadan kaldırılması için de birlikte hareket edilmelidir.”

Aynı zamanda bu hutbede dile getirilenler sözde kalmamış, Avrupa’nın büyük kentlerinde Çin konsolosluklarının önünde bildiriler okunarak dikkatler çekilmiştir. Zulme karşı olan her sivil yapılanma, bu “zulmü dünyaya duyurma” hareketine katkı vermeli ve Birleşmiş Milletlerde lobi faaliyetlerine kadar, hangi inanca mensup olursa olsun, zulme karşı olan, insanlık fıtratı bozulmamış insanlardan kamuoyu ve baskı grupları oluşturulmalıdır.

Zulmün durdurulması için gayret göstererek yeni Hılfu’l Fudullar oluşturalım ki Rabbimize karşı bir mazeretimiz olsun.

 

Musab SEYİTHAN

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir