19 Nisan 2018 Perşembe
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Modernleşme ve beşeri hayatımız

Bireye özgürlük, milletlere özgürlük! Devletler özgürlükleri için her türlü yola başvurarak ulusal devletlere dönüştüler. Ardından kadına erkeğe, bireye özgürlük istemleri ve bunu elde etmek için her şeyi feda eden insanoğlu…

Ulusal devlet haline gelmiş olan milletler dünya arenasında hiçbir zaman şeffaf ve adaletli olmadılar.  Kendi uluslarına özgürlük ve refah istiyorlardı bundan dolayı bu özgürlük ve refah alanını inşaa etmek için her yöntemi kendilerince meşru ilan ettiler. Hem kendi ülkelerinde hem de uluslararası arena da siyaset yapmaya başladılar. Bu bağlamda geliştirilen politik uslüp kullanılarak çıkar ve güç elde etmek için her yöntem mübah görülüyordu.  Ancak içten içe ikiyüzlülük yayılıyordu. İnsan hakları, tüm uluslara adalet, eşitlik, hak ve hukuktan bahsediliyor fakat bu saydıklarımızın hepsi sadece güçlü olan bireyin, güçlü olan ulusun kısacası güçlünün hakkıydı. İleri olan toplumlar tarafından geri olarak etiketlenen toplumlar da bu duruma razı geliyorlardı. Bu kabullenmenin altında gücümüzü geliştirip sözüm ona ilerdekilerin seviyesine ulaşabilinceye kadar anlayışı yatmaktaydı. O gün bugündür bu toplumlar bu bitmeyen maraton koşusundalar.

Modern dünya böyle kuruldu ve modern uluslar sanayi devrimiyle başlayıp bugüne kadar devam eden süreçte dünya nimetlerinden son derece faydalandı. Dünya ham madde kaynaklarını sonuna kadar hak hukuk gözetmeden sadece kendi haklarıymış gibi kendi namı hesaplarına tükettiler. Teknolojik olarak önceleri ilerlemeyi başlatan sonraları ise ilerlemiş toplumlar olduklarından bu kaynakları kullanmaya ihtiyaçları vardı ve dolayısıyla onların hakkıydı. Burada bir paradoks oluştu. Güç, güçlü olmak, güçlü olanın hakları, hak güçlünün.

Dünya ulusları, böylece sınıflara ayrıldı: modern olanlar, modern olma yolunda olanlar ve geleneksel olanlar. Tüm ulus devlet vatandaşlarının bilincine bu ayrım yerleşti. Bir tarafta güçlü olanlar güçlü olduklarından dolayı yeryüzünde söz sahibi olan uluslar ve onların vatandaşları diğer yanda geleneksel toplumlar diğer bir değişle geride kalanlar. Geleneksel olmak yani kendine özgün olmak geride olmak olarak lanse edildi ve tüm dünya da böyle anlaşıldı.

Geleneksel toplumlara ne istersin, durumundan memnun musun diye soran olmadı sadece bir dayatma vardı “geride kaldın”. Bu durum hem uluslar arası platformda hissedildi hem de bireylerin bilinçaltına yerleşen bir duygu halini aldı.

Geleneksel toplumların vatandaşları bu durumu içselleştirerek yaşadı. Bundan dolayı bu toplumlar üretmedikleri teknolojiyi kullanarak, giyim kuşam yaşam ortamlarını farklılaştırarak modern olmayı denediler. Buna öncülük eden toplumların aydınları edebiyatçıları, siyasetçileri ve gazetecileri yetişti. Öte yandan sözüm ona geleneksel adlandırılan toplumlarda var olan birey aile, toplum ilişkileri ve kültürel sistemleri yok sayıldı. Bu toplumlara dışardan gelen baskı ve dayatma yanında o ülkenin içinden gelen “aydınlar” tarafından halka uygulanan dayatmayı yaşamaları çok trajikti. Böylece toplumun aydını halkına yabancı, halk da aydına karşı kendini yabancı hissetti. Yönetimler halkın istek ve ihtiyaçlarına uzak kaldı. Seçim zamanı halk kendine en yakın hissettiğine oy verdi. Bu deneme yanılma sürüp gitti.

Tam da burada psiko-sosyal hastalıkların temelleri atıldı. Ötekileştirme, aşağılama ile birlikte üstün olma ego kibir kendine yer edindi.

Geride kalmış olma duygusunun bu toplumlarda ki etkisini iki şekilde gözlemlemekteyiz. Birincisi birey üzerindeki etkisi diğeri ise toplumsal hayat üzerindeki etkisi ki bu etki daha çok sosyolojik olarak kurumlar (aile, eğitim, din, siyaset….) üzerinden gözlenmektedir.

Bireyin sosyal ve psikolojik olarak kendisi; fıtratı ve kültürünün birleşimidir. Fakat bu kendisi olma durumu ile eğitim, yazılı, sözlü, görsel medya vb. araçlarla dayatılan yeni’ben’ i arasında bir çatışma söz konusudur. İki durum açısından ele aldığımızda da birey önce kendi psişik hayatında bir çatışma yaşamaya başladı. Ve öte yandan geri kalmışlık duygusu, yarattığı aşağılık kompleksinden dolayı bireyin kendisini tanımasına engel oldu. Kendini insan olarak inşaa etmek üzerinde düşünemeyen birey hem yaşamsal hem zihinsel taklit çukuruna saplanıp kaldı.

Entellektüel gelişimlerini tamamlayamayarak kendilerine mal olacak ilim ve bilim yapamadı.

Modernelşmenin bireysel ve toplumsal yaşamımıza etkilerini bir sonraki yazılarımızda incelemek üzere Allah’a emanet olunuz.

Dr. Lale VURGUN
http://www.mirathaber.com/dr-lale-vurgun-modernlesme-ve-beseri-hayatimiz-109-2255y.html


Back To Top