19 Ekim 2018 Cuma
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Instagram  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Instagram

CAMİLER VE DİN GÖREVLİLERİMİZE FARKLI BİR BAKIŞ

Sevgili kardeşlerim,

Siz, hiç mimarı ve mühendisi Allah olan bir cami, bir mabet gördünüz mü? Ben gördüm; siz de gördünüz. İşte içinde bulunduğunuz şu kâinat...


Bu kâinat, en büyük, en muhteşem, en muntazam, en süslü, en şirin, en temiz, en çok cemaati olan, en bakımlı ve kusursuz bir cami ve bir mabettir.

Tavanı, yıldızlarla yaldızlanmış gök kubbe, tabanı ise her mevsime göre sergisi değişen yeryüzüdür.

Bu kâinat mabedinin kandilleri yıldızlar,

Avizesi güneş,

Gece lambası ay,

Cemaati de her an ibadet ve itaat halinde olan, canlı-cansız bütün varlıklardır.

Bir soru akla gelebilir:

-Kâinatın bir mescit, bir mabet olduğunu nerden çıkarıyorsunuz?

Cevap:

-Allah’ın şu ayetlerinden:

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

“Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’a ibadet ediyor. Evrende Allah’ı hamd ile tesbih etmeyen Ona ibadet etmeyen hiçbir şey yoktur. Lakin siz onların zikrini ve ibadetlerini anlamıyorsunuz. Buna rağmen Allah, sizi hemen cezalandırmak istemiyor; çünkü o Halim’dir. Tevbe ve itiğfarınızı istiyor, çünkü o Gafûr’dur.”[1][1]

Bu ve benzeri ayetlere [2][2]dayanarak diyoruz ki: Madem içinde bulunduğumuz bu alemde her şey, hiç durmadan “Allah”diyorve Allah’a ibadet ediyor; öyleyse bu alem bir mâbeddir ve bir camidir.

Peygamberimizin: “Yer bana tertemiz bir mescid kılındı.”[3][3]Sözü de kâinatın bir mabed, bir mescid olduğuna işaret eden ikinci bir hakikattir.  

Madem kâinat, içinde bulunduğumuz bu evren bir cami ve bir mabettir ve madem Allah

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insanları ancak ve ancak beni tanısınlar ve bana ibadet etsinler diye yarattım.”[4][4]Buyurmuş; öyleyse bu mabedde hiç kimse mabede aykırı bir davranışta bulunmamalıdır.

Kâinatı bir mabed ve bir cami görme düşüncesinden iki sonuç çıkmaktadır:

1-Cami yapmak sünnetullahtır. Yüce Allah şanına ve kudretine yakışır mâbed yapmakla biz kullarına örnek olmuş, hem eylemi ve hem de Kur’an’ıyla bizim de güzel, temiz, şirin, sade mabedler, camiler ve mescidler yapmamızı ve yaptırmamızı istemiştir.[5][5]

Bu emre başta peygamberler uymuş: İbrahim Peygamberle oğlu İsmail Peygamber (a.s) ilk mescidi yani Mekke’deki Mescid-i Haram’ı, Sevgili Peygamberimiz de Medine’deki Mescid-i Nebi’yi inşa etmişlerdir. Kudüs’teki Mescd-i Aksâ’yı ise peygamber Süleyman (a.s) yaptırmıştır.

Böylece cami yapmak ve yaptırmak önce Allah’ın sünneti, işi ve emri, sonra da Peygamberlerin ve Peygamber Efendimiz’in bir sünneti olarak bize gelmiştir.

2-İkinci mesaj da şudur:Kâinat bir cami ise, camide camiye aykırı işler yapılmamalıdır.

Şimdi siz değerli dostlarıma soruyorum:

-Şu anda biz bir caminin içindeyiz; değil mi?

-Evet.

-Birileri kalksa, caminin bir köşesinde masayı kursalar, içki içmeye ve çalgılar eşliğinde oynamaya, eğlenmeye başlasalarsiz bu eylemi doğru bulur musunuz?

-Hayır.

-İnsanın yaptığı bir camiye bunlar yakışmazsa; Allah’ın yaratıp bir mabed ve cami haline getirdiği şu kâinata bu eylemler hiç yakışmaz. Camide Allah’ın yasakladığı hiçbir günah işlenmez.

Camiler şeairdendir:

Şeair deyince Kur’an’dan bir ayeti hatırladım. Yüce Allah buyurmuşlar ki: ذَلِكَ وَمَن يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللَّهِ فَإِنَّهَا مِن تَقْوَى الْقُلُوبِ

“Bu böyledir. Kim Allah'ın (dininin) alametlerini (hükümlerini) yüceltirse, şüphe yok ki, bu, kalplerin Allah'a saygısından ve O'na karşı sorumluluk bilincinin oluşmasındandır.”[6][6]

Camiler, bulunduğu yerlerin tapusu ve mânevî bekçileridir.



Camilerimiz, ülkemizin tapusudur. Yani nerde işleyen ve fonksiyonunu icra eden bir cami varsa, herkes bilir ki orası muhakkak Müslümanlarındır. Camilerimiz aynı zamanda bizim ve ülkemizin manevi bekçisidir.

“Mevlâ’dan ses vermede bize hep cedlerimiz

Manevî bekçisidir yurdun ulu mabedlerimiz!”

diyen şair de bu gerçeği dile getirmiştir.

Kudsî Hadis’de de Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İzzetime, Celâlime yemin ediyorum ki, yeryüzünde yaşayan bir kısım milletleri isyan ve çılgınlıklarından dolayı kahretmek istiyorum, fakat üç şey benim bu irademe engel oluyor. Onlardan: Biri, benim evlerimi yani camileri yapan ve onlara cemaat olup onları şenlendirenler. İkincisi, benim rızam için birbirini sevenler, Üçüncüsü de, seher vakitlerinde kalkıp benden af ve mağfiret isteyenler...[7][7]

Sevgili Peygamberimiz buyurmuşlar ki:

“Kim içinde Allah’ın adı anılsın diye bir mescid inşa ederse, Allah onun için Cennette bir ev yapar.”[8][8]

“Arşın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıf insandan biri de gönlü mescidlere bağlı olan insanlardır.”[9][9]

“Siz bir insanın camiye devam ettiğini görürseniz onu imanlı olduğuna şahid olunuz.”[10][10]

Cami dediğimiz mabedlerin adı, Kur’an’da “Mescid” olarak geçer. Cami inşası, imarı ve adabı ile ilgili tesbit edebildiğimiz ayetler beş tanedir. Bunlardan:

Biri, camileri yapanlar hakkında

Biri, camiler yapmayanlar hakkında

Biri, camileri yıkanlar hakkında

Diğer ikisi de camilerin adabı hakkındadır.

Camileri yapan ve cemaat olup onları şenlendirenleri Cenab-ı Hak bize, dört ana öelliği ile  tanıtıyor:

1-Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar.

2-Namazlarını dosdoğru kılarlar.

3-Zekâtlarını eksiksiz verirler.

4-Allah’tan başka hiç kimseden korkmazlar[11][11]

Camiler yapmayanları da üç özelliği ile tanıtmaktadır:

1-Onlar müşriktir.

2-Amelleri boşa gitmiştir.

3-Ebediyyen cehennemde kalacaklardır.[12][12]

Camileri yıkanları da Cenab-ı Hak, şu korkunç özellikleriyle nazarımıza vermektedir:

1-Allah’ın mescitlerinde dahi Allah’ın adının anılmasına engel olurlar.

2-Onların yıkılması için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Bunlardan daha zalim hiç kimse yoktur.

3-Onlar camilere asla girmezler, girseler de korka korka girerler.

4-Dünyada rezillik ve rüsvaylık, ahirette de büyük ve korkunç bir azap vardır onlar için.[13][13]

Camilerin adabıyla ilgili olarak ta iki önemli özellik dikkatlerimize sunulmaktadır:

1-Camilere giderken temiz bir beden, temiz ve güzel elbiselerle gitmek,[14][14]

2-Camilerde Allah’tan başkasına yalvarmamak, Ona hiç kimseyi ortak tanımamak.[15][15]

Avrupa’daki müslümanlar ve camileri

Avrupadaki camileri ben, birer kaleye ve Nuh’un gemisine benzettim ve benzetiyorum. Kaleyı terk eden ve gemiden çıkan yutulma ve boğulma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bunu böyle bilenler ve camilere sığınanlar kurtulduğu gibi, böyle bilmeyenler ve camileri terk edenler de ya boğulmaktalar ya da köpek balıklarına yem olmaktadırlar. Onun için diyorum ki: Ey Türkiye’de yaşayan Müslümanlar! Vatanınızın, ezanınızın, caminizin, dininizin, cemaatinizin, alimlerinizin kıymetini çok iyi bilin.Bu en büyük bir nimettir. Nimet şükür görürse artar, şükür görmezse gider. Yüce Allah da şöyle buyuruyor: “Şükrederseniz artırırım; nankörlük ederseniz, şunu çok iyi bilin ki benim azabım pek şiddetlidir.”[16][16]

Yurt dışında ailece yaşamak sanıldığı kadar kolay değil. Avrupa’da çok ciddi tedbirler alınmaz ve ciddi anlamda din eğitimi ve öğretimi mekanizmaları kurulmazsa üçüncü ve dördüncü kuşakları çok büyük tehlikeler beklemektedir. Müslümanların kızlarının Hıristiyanlarla evlenmesinden, Yahudileşme veya Hıristiyanlaşma tehlikesinden tutun, gençlerin uyuşturucuya kurban gitmesine ve fuhuş bataklıklarında boğulmasına kadar her türlü tehlike söz konusu.

TEKLİFLERİM

1-Her amel gibi camiler de ihlasla yapılmalıdır.

Habeşistan’ın Yemen’deki valisi Ebrehe, Kâbe’yi kıskandı, onu yıkıp San’a’da bir kilise yaptırmaya karar verdi. Aklınca hacıları buraya çekmek istiyordu. Harekete geçti, Allah, Ebrehe ve ordusunun üzerine pişkin tuğladan taşlar atan kuş sürülerini salıverdi. Derken Ebrehe ve ordusu kısa zamanda kurt yemiş ekin yaprağına döndüler.[17][17]Bir kilise ki Ebrehe yaptırmış. Neticesi ortada. Yerinde yeller esiyor. Bir mabed ki baba İbrahim ve oğul İsmail adında iki peygamber yapmış. Adı Kâbe. Onun da neticesi ortada. Bütün ihtişamıyla hizmetine devam ediyor. Her an kalabalıkları etrafında pervane edip döndürüyor. Neden o öyle, bu böyle. Çünkü onu yapanın niyeti bozuk, bunu yapanın niyeti halisti. Yine bir mabed ki onu Hz. Muhammed(s.a.v) yaptırmış. Adı, Takva Mescidi,[18][18]diğer bir adıyla Mescid-i Nebi olmuş, bir mescit ki onu münafıklar yaptırmış. Adı Mescit-i Dırar[19][19]yani zararlı mescit olmuş ve yıktırılmıştır. Mescid-i Dırar’ın yerinde yeller esiyor. Ama Mescit-i Nebi bütün ihtişamıyla hizmetine devam ediyor, her an sayısız ziyaretçileri sinesinde ağırlıyor. Neden o öyle, bu böyle. Çünkü birini yaptıranların niyeti bozuk, birinin ki ise halisti. Görülüyor ki bozuk niyyetle mescit dahi yapılsa Allah tarafından kabul görmüyor.

İmam Gazali diyor ki:

Servet sahiplernden bir kısmı adlarını ebedileştirmek, ünlerini yaymak için cami yaptırmaya düşkündürler. Bunlar zannederlerki bu halleriyle Allah’ın mağfiretine layık olacaklar. Bu halleriyle bilmiyorlar ki Allah’ın öfkesine maruz kalmaktadırlar.Böyle yapacaklarına çevrelerindeki, fakir-fukarayı, garip-gurebayı, yetim ve yoksulları, dul ve düşkünleri düşünseler bu halleri mescitlere ve süslemelerine harcamaktan çok daha iyidir. Mescitteki süslemeler, namaz kılanların haşyetine de mani olur. Halbuki namazdan maksat huşudur ve kalp huzurudur.

Servet sahiplerinden aldanmış kimselerin bir kısmı da paralarını hac ve umre yolunda harcarlar. Tekrar tekrar hac ve umreye giderler. Etrafındakileri aç ve sefil bırakırlar.

Bir adam Bişr b. Haris’e veda için geldi:

-Ben hacca gitmeye niyetlendim, bir emriniz var mı, dedi. Bişr ona:

-Harcamaların için ne kadar para ayırdın? Diye sordu. Adam:

-İki bin dirhem, dedi. Bişr:

-Bu hacca gidişinle hedefin nedir? Zahitlik mi, Allah’ın evine özlem mi, Allah’ın rızası mı? Dedi. Adam:

-Allah’ın rızası, cevabını verdi. Bişr taşı gediğine koydu:

-Bu iki bin dirhemle sen evinde iken Allah’ın rızasını kazanma durumuyla karşılaşsan elindeki bu parayı harcayıp Allah’ın rızasını kazanmayı düşünür müsün? Adam:

-Evet, dedi. Bişr bunun üzerine adama şunları söyledi:

Öyleyse git, on tane borcunu ödeyemeyen adamı bul, onların borcunu öde. Çaresiz kalmış, çocuklarının ihtiyacını karşılayamayan fakir ve yoksulları bul, yetimlerin ve parasızların eğitimini üstlenmiş insanları bul, onları içinde bulundukları sıkıntıdan kurtar, sevindir. Senin bir Müslümanın kalbine sevinç yerleştirmen, yetişin diyenin çığlığına koşman, zarardan kurtarman, zayıflara yardımcı olman farz olan haccın dışında yüz hacca bedeldir, yüz hacdan daha üstündür. Şimdi git, dediğimizi yap, ya da kalbinde olanı bana söyle.

Adam:

-Ey Ebû Nasr! Kalbimde hacca gitmek daha ağır basıyor, dedi. Bişr (ra) tebessüm etti, adama döndü ve şöyle dedi:

-Ticaretin kirlerinden ve şüpheli şeylerden elde edilen servetin karakteri budur. Böyle bir servete sahip olan adam, nefsin arzusunu, Allah’ın rızasının önüne alır, nefsin arzusunu, Allah’ın rızasından daha önemli görür. Allah da, rızası için yapılmayan amelleri sahiplerinin suratına çarpar. Allah bizi bunlardan eylemesin.

“Gurbete gidenler azığın alır,

Kimisi alır da, kimisi kalır,

Kimi sevap için Kâbe’ye varır,

Kâbe kapınızda görmez misiniz?

Yunus der ki ey hâce,

İstersen var bin hacca,

Hepisinden iyice,

Bir gönüle girmektir.

Servet sahiplerinden aldanmış bir gurup ta şunlardır: Cimriliklerinden mallarını biriktirir ve korurlar. Bedensel ibadetlerle meşgul olurlar. Oruç tutarlar, gece namazı kılarlar, Kur’an’ı hatmederler. Bunlar da aldanmışlardır. Çünkü helak eden cimrilik onları kuşatmıştır. Mallarını, paralarını Kur’an hizmetiyle meşgul olanlardan esirgerler.[20][20]

2-Camiler ihtiyaç duyulan yerlerde yapılmalıdır.

Yüce Allah kâinatı ve insanı yaratırken kudreti sonsuz ve hazineleri sınırsız olmasına rağmen israf etmemiş, gerek kâinatta ve gerekse insanda her şeyi ve her organı en uygun yere koymuş, hattâ bazen bir şeye birkaç görev yüklemiş, müsrifleri sevmediğini[21][21]çünkü israf edenlerin, şeytanların kardeşleri olduğunu[22][22]beyan buyurmuştur. Yüce Allah’ın bu tutumu ve açıklaması da bize örnek olmalıdır. Biz de her alanda olduğu gibi cami yaparken de yanlış ve israf yapmamalıyız. Müftülüklerimizle işbirliği yaparak yerini iyi tespit etmeliyiz. Camilerimiz sade, şirin ve temiz olmalıdır. İmam-ı Azam’ın: “Hayırda israf yoktur, israfta hayır olmadığı gibi.” Sözünü yanlış anlamamalıyız. Hayır yapacaksın ama yerini bularak yapacaksın. Yerini bulmayan hayır israftır. İsraf da hayır değildir.

3-Cami hizmetleriyle meşgul olanlar dünya menfaatlerine karşı müstağni olmalı, izzetlerini korumalıdırlar. Bununla beraber onlar da geçim sıkıntısıyla boğuşmaya mecbur edilmemelidirler.

Halkımız ve hayırsever vatandaşlarımız, cami yaptırmayı ne kadar büyük bir hayır sayıyorlarsa, en az o kadar din, cami ve Kur’an kursu hizmetinde bulunan elemanlara onur kırıcı davranışlara mecbur etmeden, minnetsiz yardımcı olmayı, onların çağın şartlarına uygun ihtiyaçlarını karşılamayı da hayır saymalıdırlar. Camilerin mükemmel ve ihtişamlı olmalarını istedikleri gibi, camilerde görev yapacak elemanların da mükemmel ve mesleğinin ehli olmalarını istemeli ve sağlamalıdırlar. Tâ ki din hizmetleriyle ilgili arkadaşlar geçim derdiyle boğuşmak yerine, öğrenmekle, öğretmekle ve ilimle meşgul olsunlar, cehaleti yenmenin savaşını versinler. İzzet-i diniye ve ilmiyelerini ayaklar altına sermesinler.

Sevgili Peygamberimizin şu hadisini duymuşsunuzdur: Bir gün Kâbe’yi tavaf ederken Kâbe’ye seslenmiş: “Ey Kâbe! Ne kadar hoşsun, ne kadar güzel kokuyorsun! Senin şanın ne büyüktür, ne kadar saygıdeğersin! Canım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ediyorum ki müminin Allah katında ki saygınlığı senden daha büyüktür. Onun malının, kanının dokunulmazlığı vardır. Biz o mü’min hakkında iyilikten başka bir şey düşünemeyiz. (Ya o mümin bir de alim olursa, hocamız, anne-babamız olursa, bunların ne kadar büyük hürmet ve muhabbete layık olacaklarını siz düşünün.)[23][23]

4-Camiler birer ilim ve kültür merkezi haline getirilmeli, onlara bir külliye, bir kampüs hüviyeti kazandırılmalıdır.

Yani camilerimizin bünyesinde modern Kur’an eğitim kurumları, spor kompleksleri, kadın ve erkeklere ayrı ayrı hitab edebilecek, yaz ve kış, açık ve kapalı yüzme havuzları bulundurulmalı, din görevlileri ve öğretim elemanlarının istifadesi için de lojmanlar hazırlanmalıdır. Ayrıca camilerimiz, manevî yapısına uygun kafeterya, kütüphane, düğün ve konferans salonları gibi üniteleri de sinesinde barındırmalıdır.  

5- Cami görevlileri medrese ilimlerini tahsilin yanında en az bir fakülte mezunu olmalı, fen ilimlerinden de yeterince nasiplerini almalı ve kendilerinde şu özellikler bulunmalıdır:

a)-Mihrabdaki, Minberdeki, Kürsüdeki ve Kur’an kursunda ki arkadaşlarımızdan, din kültürü ve ahlak dersi öğretmenlerimizden her biri, Peygamberlerin varisleri, Resulullah  Efendimizin de meslektaşlarıdırlar. Dolayısıyla her birimizin Peygamber ahlakıyla ahlaklanma mecburiyetimiz vardır. Bu hususta “Hitabet Sanatı” adında bir kitabımız ve birkaç gün öncede kaleme aldığım iki makalemiz yayınlanmış bulunmaktadır. Öğretmen ve din görevlisi arkadaşlarımızın bunları görmelerini ve okumalarını rica ediyorum.

Madem bizler, peygamberlerin varisleri ve peygaöberimizin meslektaşlarıyız, öyleyse, son derece halis ve sadık, nazik ve şefkatli, vakûr ve güzel ahlâklı, derin bilgilerle donanımlı, düşünen, düşündüren, her gün ilmine ilim katan, ilmini konuşturan, konuştuklarını yapan, yazan, yaşayan, içi temiz, dışı temiz, ağzı temiz, dişi temiz, giyim ve kuşamı sade ve güzel olmalıdır. Her imam ve hatiplerimiz aynı zamanda birer İslam alimi ve ahiret alimi olmalı, ilimleri ve din hizmetleriyle ahireti kazanmayı hedeflemelidirler. İlimlerini ve din hizmetlerini dünyayı kazanmaya alet etmemelidirler.

b) Camilerde görev yapan elemanların siyasî fikirleri olabilir. Lakin bu fikirlerini cami ortamına, kürsüye ve minbere taşımamalıdırlar. Partiler üstü saygın birer eleman olmalıdırlar. Partilerimize gelince: Onlar da sağcı olsun, solcu olsun bütün partilerimiz, dinî ve millî değerlerimize sahip çıkmalıdırlar.     Dini ve dindarı rahatsız edecek, barış ve kardeşliğimize zarar verecek politikalardan kesinlikle uzak durmalıdırlar. Din bu ülkede her partinin ve herkesin ortak değeridir. Bu değer yaşanmalıdır, yıpratılmamalıdır.

c)- Camilere yüksek tahsilini tamamlamış, pedagojik formasyonu olan, Kur’an’ın orijinalini  kısmen de olsa anlayabilecek kadar Arapça bilen, sesi güzel, sözü güzel, sohbeti güzel, ezanı güzel, Kur’an’ı tertil,  tecvid ve talim kaidelerine uygun okuyan insanlar atanmalıdır veya atanmış arkadaşlarımızda bu saydığım özellikler yoksa bir an önce hizmet içi eğitime tabi tutularak eksikleri tamamlanmalıdır.

d)-Din hizmetleriyle meşgul olan arkadaşlarımız, anlaşılır olmayı esas almalıdırlar. Namaz kıldırmalarında olsun, konuşmalarında olsun bıktırıcı ve usandırıcı olmamalıdırlar. Telaffuzlarının,(diksiyonlarının) düzgün olmasına dikkat etmelidirler. Her hal ve tavrımıza ihlas hâkim olmalı, yani yapacağımız hizmetleri Allah’ın rızasına uygun yapmalıyız.

e)-İnsanın namaz kılması ve namazı doğru kılması nasıl farzsa, imamların da Kur’an’ı doğru okumaları ve doğru yaşamaları farzdır. Kur’an’ı doğru okuma, Allah’ın kudsî arzusu, Peygamberimizin de en önemli sünnetlerinden biridir.

Kur’an’ı doğru okumanın ölçüsü nedir?

Yüce Allah, "Kur'ân'ı tertil ile yani açık açık, tane tane oku".[24][24]buyurmuştur. Bu emir, mutlaka uyulması gereken vücup ifade eden bir emirdir. Ayette geçen "tertîl" ise: Kelimelerin, açık, anlaşılır ve acele edilmeden söylenmesi, harflerin özellikleriyle belirlenerek, harekelere hakkının verilip rahat ve sakin okunması demektir.

Peygamberimiz’e Kur'ân'ı böyle okuması emredilmiştir. Bu emir elbette onun şahsında bütün müminleredir ve o, bu emri yerine getirmiştir. Aişe validemize onun nasıl Kur'ân okuduğu sorulmuş, o da: "Eğer dinleyen saymak istese bütün harflerini sayardı"diye tarif etmiştir.

Kur’an’ı yanlış okuma manayı bozar, mananın bozulması da namazı bozar. Fıkıh ve ilmihal kitaplarımızda zelletülkari meselesi önemli bir yer tutar. Merak edenlerin oraya bakmaları tavsiye olunur.

Avamın yanlış okuması, belki mazeret sayılabilir; ama havassın yani bu işi meslek edinmiş kimselerin, yani imamların Kur’an’ı yanlış okumaları mazeret sayılamaz. Bu kimselerin Kur’an’ı yanlış okumaları kıraat imamlarının ittifakıyla haram, doğru okumaları da farz-ı ayndır.[25][25]

Soruyorum: Siz bir makale veya şiir yazsanız, bu makale veya şiirinizi en iyi okuyana mı verirsiniz, yoksa, okuyuşuyla şiirinizi veya makalenizi anlaşılmaz hale getirene mi?

Sorunun cevabı gayet açıktır.

Öyleyse mihraplar, ya Allah’ın kelamı olan Kur’an’ı en iyi bilen ve en iyi okuyanlara tahsis edilmeli, ya da bu keyfiyetten yoksun imamlarımız en kısa zamanda kurslara tabi tutularak Kur’an’a layık bir bilgi ve okuma tarzıyla mihrablara geçirilmelidirler.

Her berrin ve facirin yani her ahlakı iyi ve kötünün arkasında namaz kılmak caizdir, denilmiş, ama mihraba uygun olmayanların arkasında namaz kılmak mekruh görülmüştür. Mihrabdaki imam kardeşlerimiz, Hz. Peygamber’in (s.a.v) temsilcileridirler. Bu kerahetten kurtulmaları ve halkı kurtarabilmeleri için Kur’an okumalarını Hz. Peygamber’in okuyuşuna, ahlaklarını da Onun ahlakına benzetmeye kendilerini zorlamalıdırlar.

Bu işin vebali vardır, manevi sorumluluğu çok ağırdır. Doğru okuyan, ta’dil-i erkân ve huşu ile namaz kıldıran, takvası ve güzel okuyuşuyla mihraba layık imamlarımızın, bütün cemaatin sevabı kadar bir sevap almaları mümkün olduğu gibi; yanlış okuyan, tadil-i erkânsız ve huşusuz namaz kıldıran imamlarımızın da bütün cemaatin vebalini omuzlamak gibi ağır bir yükün altında oldukları da bilinmelidir.

Bu vebal ve günahın sahibi sadece bu özellikteki imamlarımız değildir. Kur’an’ı doğru-dürüst öğreten mekanizmaları kurma yetkisi olup ta kurmayanlar, Kur’an’ın doğru okunması ve doğru anlaşılması için bu mekanizmaları harekete geçirmeyenlerin de, Diyanetimizin ve İlahiyatımızın da bu vebalde payları vardır.

Sevgili meslektaşlarım! Durmadan kendimizi yenilemeliyiz. Bu da okumakla, yazmakla ve düşünmekle olur. Sürüklenen değil, sürükleyen insanlar olmalıyız. Cemaatle namaz kılarken cemaatin imamdan ilerde durması caiz değildir, bunu biliyorsunuz. Ben bundan şu anlamı çıkarıyorum: İmam olan zat ilimde, kültürde, temiz ve düzenli olmakta, mesaiye dikkatte nezaket ve terbiyede, güzel ahlâk ve fazilette de hep önde olmalıdır.Kısaca her halleriyle çekici olmalı asla itici olmamalıdırlar. Cemaat yok diye vazifeyi ihmal edemeyiz, işi gevşek tutamayız. Cemaat yoksa etkin, gayretli ve ısrarlı çalışmalarımızla cemaati toplayacağız, var edeceğiz.

Sakarya’da kaldığım gecenin sabahında sabah namazı için camiye gittim. Kapılar açıktı ama, ne hoca vardı ve ne de cemaat. Kur’an okumaya başladım, güneşin doğmasına az kala bir adam geldi. Ben imam oldum, o da cemaat. Namazımızı kıldık. Sordum:

-Nerde bu millet? Aldığım cevap enteresan:

-Hoca devamlı gelmediği için, cemaat ta gelmez oldu.

Sabah namazından sonra okunması çok faziletli olan aşr-i şerifi okurken son ayet dikkatimi çekti. Kur’an:

 

يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ

“Yerde ve gökte olan her şey (kalkmış) Allah’ı zikrediyor.”[26][26]diyordu. Kur’an böyle diyordu ama, ne hazin ki bizimkiler yatıyordu. Müslüman mahalle yatıyor, mahalleyi uyandırması, velveleye vermesi gereken hoca da yatıyordu.

“Cemaat yok ne yapayım”dersen, ben de Îstiklâl Şairi’nin dediğini sana hatırlatırım:

“Çevrende nur kalmadıysa halk etmelisin halk,

Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam kalk!

Şeriat çalış dedikçe çalışmadın durdun,

Onun namına birçok hurafeler uydurdun,

Sonra da bir tevekkül sokuşturdun araya,

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya.”

Çok az uyuyan, hatta birçok geceyi uyumadan geçiren Mevlana’ya sormuşlar:

-Neden uyumuyorsunuz? Cevap çok enteresan:

-Bir milletin mürşitleri de uyursa o milletin hali nasıl olur?

Sevgili meslektaşlarım,

Siz işte bu konumdasınız. Bu konumun gereği gurur ve kibir değil, tevazu ve mahviyettir. Bıkmadan, usanmadan hizmettir. Vatan evlatlarından birçoğu ahlaksızlık ateşi içinde yanıyor. Bu yangının alevleri göklere yükseliyor. İmanlar tutuşmuş yanıyor. Böyle bir ateş karşısında biz vurdumduymaz olamayız, yan gelip yatamayız, yoruldum diyemeyiz. Televizyonların karşısında uyuşup kalamayız. Bir itfaiye eri gibi canımızı dişimize takıp bu ateşi söndürmek için çabalamalıyız. Çünkü Yüce Allah sesleniyor. “Ey Mü’minler! Kendinizi ve aile efradınızı ateşten koruyunuz.”[27][27]Vatan bizim evimiz, bütün vatandaşlar bizim ailemizdir.

Bu konuda söyleyeceklerim ayrı bir konferans konusudur. Şimdi zamanımız buna müsait değil. Muhataplarımı üzen ve inciten sözler söylediysem onları üzerime alıyorum. “Herkes yahşi ben yaman/ Eller buğday ben saman.” diyorum. Veda sözcüklerimden önce Akif’in şu dua ve temennilerine ortak olalım ve âmin diyelim:

“Ruhumun Senden ilahî şudur ancak emeli,

Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli,

Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.”

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun, Sevgili Peygamberimizin şefaatine, İslâm’ın saadetine, Kur’an’ın aydınlığına ve v’ad ettiği cennetlere kavuşasınız. Allah milletimize ve devletimize razı olduğu istikamette başarılar ihsan eylesin. Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize şükranlarımı arz ediyor, sevgiler ve saygılar sunuyorum.[28][28]

 

[29][1]  İsrâ, 17/44

[30][2]Nur, 24/41; Cum’a, 62/1; Haşr, 59/24; Rahman, 55/6

[31][3]Buhari, Salat, 56

[32][4]Zariyat, 51/ 56

[33][5]bkz. Tevbe, 9/17-18; Bakara, 2/114

[34][6]Hacc, 22/32

[35][7]Sâbûnî, M.ali, Muhtasar Tefsiru İbn-i Kesir, II, 130

[36][8]Müslim, Mesacid, 24; İbn Mace, Mesacd, I; Nesai, Mesacid, I

[37][9]Buhari, Ezan, 36, Zekât, 16

[38][10]İbn Mace, Mesacid, 19; Sâbûnî. a.g.e, II, 130

[39][11]Tevbe, 9/18 إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللّهَ فَعَسَى أُوْلَئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ

[40][12]Tevbe, 9/17 مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَن يَعْمُرُواْ مَسَاجِدَ الله شَاهِدِينَ عَلَى أَنفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ

[41][13]Bakara, 2/114 وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا أُوْلَئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِي  

[42][14]A’raf, 7/31 يَا بَنِي آدَمَ خُذُواْ زِينَتَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وكُلُواْ وَاشْرَبُواْ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ

[43][15]Cinn, 72/18 وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا

[44][16]İbrahim, 14/ 7

[45][17]bkz.Fil, 105/1-5

[46][18]Tevbe, 9/108

[47][19]Tevbe, 9/107

[48][20]Bkz. Aynı yer.; Karakaş, Vehbi, İçe Bakış (Yakında Basılacak İnşaallah)

[49][21]A’raf, 7/31

[50][22]İsrâ, 17/27

[51][23]İbn Mace, Fiten,2; Sâbûnî, a.g.e, III,364

[52][24]Müzzemmil, 73 / 4

[53][25]Bkz. Dağdeviren, Alican, Kur’an Okuma Sanatı Tecvid, s. 183, İst. 2009

[54][26]Haşr, 59/24

[55][27]Tahrim, 66/6

[56][28]Karakaş, Vehbi, Hitabet Sanatı, Rağbet Yayınları, 99-103, İstanbul-2015

 

Dr. Vehbi KARAKAŞ
http://www.mirathaber.com/dr-vehbi-karakas-camiler-ve-din-gorevlilerimize-farkli-bir-bakis-118-5468y.html


Back To Top