Eğitimimiz, Kemalizmden Ayıklanmalıdır

İki hafta önce orta öğretimde 2019-2020 Eğitim ve öğretim yılı başladı. Üniversitelerimiz de bu günlerde kapılarını, yeni eğitim ve öğretim için açmakta. Eğitim ve öğretim, kişinin kafa ve kalbini inşa eder. 2002 yılından beri maddi bakımdan çok mesafe katettik. Boğaz köprüsünü üçe çıkardık, binlerce km. bölünmüş yollar yaptık, İHA ve SİHA’larımızı yaptık, teknolojide birçok alanda millileşmeye başladık. Birleşmiş küfür milletlerinin ekonomik, siyasi ve sosyal dış baskıları ve yerli işbirlikçilerinin içerden onları desteklerine rağmen, ekonomide iflas etmeyerek ayakta durmaktayız. Her şeyin iki katı pahalılaşmasına karşı da sosyal patlama yaşamamaktayız.

Efendiler! İnsanları kazanmanın yolu, onların KAFA, KALP ve KARINlarını aç bırakmamaktan geçer. Rasulullah (sav), Medine’ye hicret edince Mescidi inşa ederek Kalbi; Suffeyi inşa ederek Kafayı; pazar yerini inşa ederek de Karnı hedeflemiştir.

Bugünün Müslümanı, Peygamberini örnek alması gerekirken, insan kazanmanın üç alanından sadece karına odaklanıp kafa ve kalbe aynı derecede önem vermemektedir. Kafaları ve gönülleri fethedilmeyen insanlar, Rablerine bile nankörlük yaparlar. Yaklaşık yirmi ayette “Yerde ve gökte ne varsa hepsini sizin emrinize verdim” diyen Allah’a, dünyadaki insanların yüzde kaçı hakkıyla kulluk yapıyor? Allah’ın; yeraltı, yer üstü ve gökyüzü nimetlerinden istifade eden bu insanlık ailesinin ne kadarının Rabbi ile arası iyi? Yüce Allah insanı anlatırken; “Gerçekten insan, Rabbine karşı çok nankördür” (Adiyat:100/6) buyurmaktadır. Sayısız nimetlerine rağmen Rabbine bu kadar nankör olan insanoğlu, Allah’ın kullarına elbette nankörlük yapacaktır.

Sen Türkiye’yi mamur hale getir, çöpten kurtar, suya kandır, her tarafını yemyeşil yap, Cumhuriyet döneminde yapılan yol ve raylı sistemi on katına, yirmi katına çıkar, dört saatte gidilecek yeri yarım saatte katedilir hâle getir, hızlı trenle Konya-İstanbul arasını dört buçuk saate indir…onun umurunda değildir. Sen yönetici olarak ne kadar dindar olursan ol, mevcut rejim, laik/seküler nesil üretmektedir. On yedi yılda şu üniversite gençliğine yapılan, daha önceki hiçbir dönemde yapılmamıştır. Okul harçlarından tut, yemek parasına, burslarına ve ulaşımına varıncaya kadar her alanda müthiş bir iyileştirme getirilmiştir. Ama bu üniversite gençliğinin %75’i seküler dünya görüşüne sahip. İslam esaslarına dayalı bir sisteme karşı. Çünkü bunların kafa ve gönülleri aç. Karınlarına verilen önem kafa ve gönüllerine verilmedi. Yani bu rejim, geminin kaptan köşkünde kim oturursa otursun, kendi adamını üretti. Geminin rotası değişmedikçe kaptan değişiklikleri, gerekli dönüşümü gerçekleştirecek Müslüman bir nesil inşa edemedi.

Merhum Erbakan hocamızın dediği gibi “Kanserli hasta, yatağı değiştirilmekle iyi olmaz, pansuman ve pudralamakla şifa bulmaz. Kandaki mikrobu tespit etmek gerekir.” Hilafetin kaldırılmasıyla, İslam karşıtı laik/seküler sistem öyle kök salmış ki, kaptanın dörtdörtlük samimi Müslüman olması neticeyi pek değiştirmiyor. Üniversite gençliğinin sadece %25’inin Ak Partinin yanında yer alması ve %75 gibi ezici çoğunluğun ona karşı olması bu gerçeği haykırmıyor mu? Gariptir ki, başında bulunduğunuz iktidar aygıtı, on yedi yılda kendi neslini çıkaramıyor ama M. Kemal ve arkadaşlarının oluşturduğu “Cumhuriyetin kuruluş felsefesi”ne uygun bir nesil peydahlayabiliyor.

Efendiler! İşte bu uygulama, kandaki mikroba müdahale etmeden kanserliyi pudralamak, pansumanlamak ve yatağını değiştirmekle sonuç almaya çalışmaktır. Müslümanlar; istikameti sabitlenmiş geminin kaptanlığına geçince, davasını unutarak mevcut Kemalist/laik/seküler rejimi pudralamakla, İslam’ı kendine dert edinen İslamcı bir neslin vücut bulacağını sanmamalıdırlar. Belki Reis ve yanındaki çok az bir grup bunun farkında ama Reis’in rüzgârıyla iktidar erkinde olanların ezici çoğunluğu yani Ak Parti içindeki AKP’lilerin bunun farkında olduğunu sanmıyorum.

Yakın geçmişte yapılmış olan İstanbul seçimleri bize “çıplak uyarı” yapmıştır ve demiştir ki; insanların ve özellikle gençliğin kafa ve gönlünü aç bırakır, eğitim sisteminde devrim niteliğinde değişiklikler yapmaz, seküler inanç sistemini diri tutan kitaplarla onların kafa ve gönüllerini çaldırırsan, onlara yüzlerce km. metro ve bölünmüş yol, dünyanın en büyük hava limanı, iki kıtayı denizin altından birleştiren Marmaray, üçüncü, dördüncü, beşinci…boğaz köprüsü ve daha neler neler yapsan yine senin arkanda durmaz. Bütün bu nimetlerden istifade eder fakat kafasını ve gönlünü kaptırdığı yere destek çıkar. Öyleyse tekraren diyoruz ki, yanlış nesil imal eden bu fosilleşmiş rejimi onararak ve pudralayarak, rotası, yüz yıl önce belirlenmiş bu geminin bizi hedefimize götürmeyeceğini anlayalım. Bu zulüm düzeninin değiştirilmesi için yeni stratejiler ve metotlar geliştirelim. Bedel ödemeyi de göze alalım. Kefenimizi biraz da bu uğurda giyelim. Çünkü Rasulullah’ın ifadesiyle “Kişi, hakkı söylemesi gereken yerde mutlaka hakkı söylemelidir. Bu onun ne ecelini öne alır, ne de kendisine ait rızıktan mahrum eder.” (Beyhaki, Şu’abu’l İman, 7172).

Madalyonun bir başka yönüne gelince, dünyanın değişmeyen döngüsü şudur:  “Zor zamanlar güçlü adamlar doğurur. Güçlü adamlar rahat zamanlar yaşatır. Rahat zamanlar, zayıf adamlar üretir. Zayıf adamlar, zor zamanları getirir.” Reis, zor zamanlarda yetişmiştir. Dâvası için hep bedel ödeyerek bu günlere gelmiştir. Onun döneminde Müslümanlar da rahat yaşamışlar, mücahitken müteahhit olmuşlardır. Başörtüsü konusundaki duyarlıklarını kaybederek bin bir makyaj malzemesi içinde streç pantolon ve daracık giysiler üstüne iliştirilmiş bir aksesuar aracı haline getirmişler. Zayıf adamlar üremiş, beraberce yola çıktıklarının bir kısmı yolda onu satmıştır. İşte bu zayıf adamlar da zor zamanları getirmişlerdir.

İcraatlarımızda başvurduğumuz yanlışlardan biri de, İslam düşmanlarını memnun edip kazanalım derken dostlarımızı kaybedecek yöntemler uygulamaktır. Bu konuda Ebû Müslim Horasanî’nin şu tarihî sözünü tekrar hatırlayalım: “Onlar, zarar vermeyeceklerinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşmanları asla dost olmadı. Ama uzaklaştırılan dostlar, zamanla düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince yıkılmaları mukadder oldu.

Bu sözden hâin Fetö ve yandaş haşhâşilerinin düşmanlığı anlaşılmamalıdır. Onlar bu davaya hiçbir zaman hakiki dost olmadılar. Onların hıyanet grubu, menfaatleri için Müslümanları sadece kullandılar.

Sonuç olarak deriz ki; rotası yüz yıl önce belirlenmiş devlet aygıtının başına ne kadar dindar birini getirirseniz getirin, 5816 sayılı koruma kanununu kaldırıp rotayı kemalizmden İslam’a doğru kırmadıkça, müfredatı kemalist-laik kuşatmadan kurtarıp gençlerimizin kafasını, kalbini ve karnını hedefleyen, içi İslam ve İrfanla dolu bir eğitim sistemi oluşturmadıkça, firavunun piramitlerine taş taşımaya devam edeceğiz demektir. Gerisi lâfı güzaf.

Musab SEYİTHAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir