All for Joomla The Word of Web Design

Erdoğan: Bir ülkede halk adalet çığlığı atar hale gelmişse oradaki yargı sisteminde bir sorun var demektir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,Beştepe Millet Kültür ve Kongre Merkezi’nde Yargıtay’ın 150. Yılı Sempozyumu’nda konuştu.

Erdoğan’ın açıklamalarından satırbaşları: “Tarihte hep bir adalet arayışı olduğunu görüyoruz. Adalet herkese hakkını vermektir. Hakkı vermekle gasp etmek arasındaki denge öylesine hassastır ki bunu sağlamak için çok çalışmak gerekir. Hz. Mevlana’ya göre ağaçlara su vermek adalet iken, dikene su vermek adaletsizliktir diyor. Her su emen kökü suladığınızda âdil davranmış olmuyor adaletin ruhuna aykırı hareket ediyorsunuz demektir. Adalet dağıtmayan savcı ve hâkim de zalimler arasına giriyor. Bir ülkede halk adalet çığlığı atar hale gelmişse oradaki yargı sisteminde bir sorun var demektir.”



TÜRKİYE’DE HAK ARAMAYI KOLAYLAŞTIRAN BİR ADALET SİSTEMİNE İHTİYAÇ VARDIR

Adalet, öz itibariyle haklı ile haksızın ayırt edilerek, haklıya hakkının verilmesidir. Hak ise özellikle mağdur edilen bir kişi için yerine getirmemiz gereken adlî, ahlâkî ve sosyal bir vazifedir. Bunu bilhassa yetkili ve etkili kurum/kuruluş ve kişinin yapması ile başkasının/mağdurun bizim üzerimizdeki hakkı teslim edilmiş olur. Bir masumun hakkı, devlet/kurum/toplum menfaati öne sürülerek, görmezlikten gelinemez. Yaratanın nazar-ı merhametinde, küçüğüne büyüğüne bakılmaksızın hak, hak olduğu içindir ki, mağdur edildiğini düşünen her hak arayan kişinin hakkı korunması gerekmektedir. Dolayısıyla bir mağdurun hakkını araması kadar doğal/insanî bir şey yoktur. Peki, bu bağlamda Türkiye’de hakkını aramak isteyen kişilere bu hak veriliyor mu? Bir hukuk devleti olan Türkiye’de elbette herkes hakkını arayabilir denilebilir. Ancak Türkiye’de hak aramak nasıl bir şey? Hak arama süreci nasıl işliyor? Kısacası hak aramak kolay mıdır zor mudur memleketimizde? Müsaade ederseniz bu konuda size şahsî tecrübelerimi anlatayım.

Bir Üniversite Hocası Olarak Hakkımı Ararken Yaşadıklarım

Sakarya Üniversitesinde öğretim üyesi iken bir sendika beni 09.01.2016 tarihinde İstanbul’da bir otelde düzenlediği ‘Değerler Çalıştayı’na davet etmişti. Hak, adalet, eşitlik, özgürlük, meşruiyet ve çalışma ahlâkı gibi konuların işleneceği çalıştaya sendikacıların yanında akademisyenler ve ilahiyatçılar da katılmıştı. İlk turda hürmeten Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’ye daha sonra ise ilahiyatçı Mustafa İslamoğlu’na söz verilmişti.

Üçüncü sırada ise sıra bana gelmişti. Konuşmama başladığımda çalıştaya misafir dinleyici olarak davet edilen eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Prof. Dr. Ayşen Gürcan da iştirak etmişti. Daha yeni Cumhurbaşkanı başdanışmanlık görevine atanmış olan Ayşen Hanımla tanışmışlığım, Özürlüler İdaresi Başkanlığında danışmanlık yaptığım dönemlere dayanıyordu. O zamanlar kendisi Kadın Statüsü Genel Müdürlüğünün başkanıydı. Ayşen Hanımla az çok bir samimiyetimiz olduğu için, fazla teorik ve bilimsel konuşmak yerine kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak, memleketimizde hak aramanın zorluğundan bahsettim. Akademik camiada yaşadıklarımı şu şekilde anlattığımı hatırlıyorum:

“Ben bir gurbetçi işçi ailesinin çocuğu olarak Almanya’da 26 yıl yaşamış bir insanım. Hayatım orada eğitim almak ve vermekle geçti. İki sene de Doğu Almanya’nın bir Eyaletinde okutman olarak yetişkinlere büro asistanlığı eğitimi verdim. Hatırladığım kadarıyla Almanya’da hiçbir zaman ciddi anlamda bir hak arama mücadelesine girmedim. Buna hiç gerek de kalmadı. Çünkü yabancı olduğum halde ne eğitim, ne de çalışma hayatımda haksızlığa uğradım. Şimdi öz vatanımda bir akademisyen olarak yaşıyorum. 28 Şubat’ta özlük haklarım elimden alındı. Yaklaşık olarak 6 yıl boyunca üniversitemin rektörü bana doçentlik kadrosu bile açamadı. Birkaç keyfi soruşma ile karşı karşıya kaldım. Hakkımı nerede nasıl arayacağımı dahî bilemedim. Çünkü zulmün başında bizzat YÖK gibi üniversiteler üstü bir kurum vardı. Şimdi ise durum pek farklı değil. Hatta daha da kötü diyebilirim. Tabiî bu durum, benim açımdan böyle. Şu anda bile benim buraya izinsiz geldiğimi biliyor musunuz? Çünkü ben sebebini bilmediğim halde kendi bölümünden kopartılmış, rektör tarafından keyfi bir şekilde sürgüne gönderilmiş bir öğretim üyesiyim ve akademik özgürlüğün bir parçası olan üniversite dışı bilimsel etkinliklere katılmam engelleniyor. Kendi üniversitesinde ders veremeyen fakat sendikaların beni davet ettiği bir sosyal bilimciyim…”

Cumhurbaşkanlık köşkünde eğitimden sorumlu başdanışman olan Prof. Dr. Ayşen Gürcan, bu duygu yüklü sözlerimin karşısında bana hem dikkatli bakıyor, hem de şaşkınlığını gizleyemiyordu. Birinci oturuma ara verildi ve Ayşen Hanımla ayaküstü baş başa görüşme imkânımız oldu. Bana hayretle şu soruyu yöneltti: “Ali Hocam; Nasıl olur? Sizin rektörünüz iyi bir insan değil mi?” Ben de kendisine kısa ve öz olarak rektör bey hakkında ne düşündüğümü çekinmeden söyledim: “Ayşen Hocam; Rektör bey, iyi bir insan, hatta iyi bir baba olabilir. Ancak yaşadıklarımdan yola çıkarak, kendisinin âdil bir idareci olmadığını söyleyebilirim.” Ayşen Hanım, bunun üzerine hiç yorum yapmadı, sustu ve bunun üzerine başka konulara geçtik.

Birkaç gün sonra nasıl oldu ise rektör bey, birden benimle barışmak istedi, özür dilercesine bana değişik jestlerde bulundu. Ben de kendisine “sizden akademik özgürlükten başka bir şey istemiyorum, zaten bu da bana verilmiş bir hak ve görev” dedim. Hakkımı mahkeme yoluyla henüz elde edememişken böyle bir durumla karşılaşmam bana sürpriz oldu. Zannederim Ayşen Hanım, rektörü arayıp durumum hakkında bilgi istedi ve haklı olduğumu görünce rektöre zulmünde fazla ileri gitmemesini tavsiye etti.

Üniversitemde yaşadığım zulümlerden tam kurtulmuş olduğumu düşünmüştüm ki bu sefer menfur 15 Temmuz darbe teşebbüsü meydana geldi. Bu sefer her nedense yine rektörlüğün gazabına uğradım. Açığa alınmam ve üniversitemden sorgusuz sualsiz ihraç edilmem, OHAL’ın adalet duygusundan mahrum bazı idarecilere/rektörlere sağladığı imkânlarla gerçekleşmiş oldu. Şimdi birçok KHK mağduru gibi yine hukuk yollarıyla hakkımı arıyorum ama aradan 1,5 yıl geçtiği halde halen hakkım teslim edilmiş değildir.

Velhâsıl- Kelâm

Kısacası memleketimizde yöneticilerin/rektörlerin kamusal koruma altında olmanın getirdiği imtiyazla kraldan daha çok kral olma keyfini yaşayabildikleri için, onların gazabına uğrayıp haksızlığa maruz kalmak çok kolay olduğu kadar adlî mercilerde süratli bir şekilde hakkını aramak da o kadar zor ve zahmetlidir. FETÖ ile mücadelede haklı olarak “At izi it iziyle karıştı” itirafında bulunmuş olan Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın KHK mağdurlarının adalet çığlıklarını da duymasını ve kendisinden memleketimizde hak arama sürecinin kolay ve hızlı işlediği bir yargı sistemine kavuşmasını talep ediyorum. Söylemlerden çok herkes için geçerli olan adaletin değer hükümlerinin her alanda süratle hayata geçirilmesi elzem hâle gelmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir