19 Ekim 2018 Cuma
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Instagram  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Instagram

ESKİ TÜRKİYE ÖZLEMCİSİ EĞİTİMCİLERE

Eğitimci; sevgi, şefkat ve merhamet abidesi olmalıdır. Bir bitkinin yetişip gelişmesi, çiçek açması; güneş, hava, su, gübre gibi elemanlara bağlı olduğu gibi, çocuk ruhunun da gelişip çiçek açması, anne, baba ve öğretmenin vereceği sevgi, güven ve samimiyete bağlıdır.
ESKİ TÜRKİYE ÖZLEMCİSİ EĞİTİMCİLERE
Sevmek, sevilmek, korunmak ve güvenmek, çocuğun ruhi dünyasının gıdasıdır. Çünkü çocuğun büyümesi, yetişmesi, ferdî ve sosyal gelişimi, hayata uygun ve sağlam bir şekilde uyumu için sevgi gereklidir. Sevgiyle süslenmeyen bir eğitim, boşuna bir gayrettir. Sevgiyle uzatılmış bir kaşık yemeğin gıdası, içinde sevgi sunulmayan bir kazan yemekten daha çoktur. Bu itibarla iyi bir eğitimci, öğrencilerine karşı engin bir sevgi besler, onlarla ilgilenir, yardıma muhtaç olanların her zaman yardımına koşar, hatalarına karşı tükenmez bir sabır taşır. Onlara güveni tamdır. Onlarla arasına sert, kesin ve keskin sınırlar çizmez. Çünkü bilir ki, onlara sevgi gösterilmediği takdirde, toplumdan farklı olarak yetişir. Başkaları ile normal ilişki kuramaz, topluma uyum sağlayamaz. Yardımlaşma, hizmet ve fedakârlık duygularını geliştiremez. Sevgiden yoksun bir çocuk, bedenen gelişir, büyür fakat merhametli bir baba, şefkatli bir anne ve iyi bir insan olamaz. (M. Faruk Bayraktar, İslam Eğitiminde Öğretmen-Öğrenci Münasebetleri, s.141)

Geçtiğimiz günlerde İmam-Hatip Lisesi dokuzuncu sınıfa 15 yaşında olan oğlumu kaydettirdim. Okul açıldıktan üç gün sonra oğlum sabah gittiği okuldan, iki saat sonra geri geldi. “Hayrola oğlum, neden erken geldin?” diye sordum. “Baba, müdür yardımcıları kıyafetimizden dolayı derse almadılar. Bizi gönderdiler” dedi. Okul aile birliği, kot olmayan gri, lacivert, siyah, füme ve krem pantolon üzerine turkuaz mavi tişört giyilmesi gerektiğine karar vermiş. Çocuk da normal mavi bir tişörtle okula gidince 70 kişiyle beraber onu da derse almamışlar. Okul aile birliğinin belirlediği kıyafetin dışındaki kıyafet şekli disiplini bozuyormuş.

Durumu bu şekilde öğrendikten sonra okula telefon açtım. Santral memuru, Müdür beyin odasında olmadığını söyleyince Müdür yardımcılarından birini bağlar mısınız? Dedim. O da Md. Yardımcısı bir arkadaşı bağladı. Ben kendimi tanıttım, emekli öğretmen olduğumu, öğretmenliğimin yirmi senesini İmam-Hatip lisesinde meslek dersleri öğretmeni olarak yaptığımı belirttikten sonra:

-Hocam, benim çocuğum kıyafetindeki renk tonundan dolayı derse alınmamış. Bunun disiplinsizlik olduğu ifade edilmiş. 28 Şubat sürecinde de başörtülü kız öğrenciler üniversiteye alınmamıştı. Bunun disiplini bozduğu söylenerek ikna odalarında kızlarımız başörtülerini çıkarmaya ikna ediliyor ya da okullarını bırakmaları tembihleniyordu. Bu artık tarih oldu. Eski Türkiye’de kara mizah olarak kaldı. Şimdi artık getirilen “kıyafet serbestisiyle” bu anlayış çöpe atıldı. İlköğretimden üniversiteye, en küçük devlet dairesinden parlamentoya varıncaya kadar isteyen bayanımız tesettürlü bir şekilde eğitimini almakta ve memuriyetini yapmaktadır. Eski Türkiye’ye geri mi dönüyoruz? Hocam dedim. O da:

-Hocam öyle demeyin. 28 Şubatla ilgisi yok. Biz velilere serbest kıyafet olsun dedik. Onlar da kabul etmediler ve bu renkleri belirlediler. Bizim yaptığımız da bu birlikteliği sağlamaktır, dedi. Ben de:

-Hocam, ben sizi anlıyorum da bu böyle uygulanmaz ki… Çocuğun derse alınmayıp, okul dışına gönderilerek eğitim hakkının engellenmesinin suç olduğunu biliyorsunuz. Siz çocukları derse alacaktınız ve velilerine telefon ederek durumu bildirecektiniz. Olaya velileri müdahil edecektiniz. Madem bu kıyafet türünün seçilmesine karar vermişlerse, önce onların uyarılması ve çocuklarını bu kıyafete uygun bir şekilde göndermelerini onlara ihale etmeliydiniz. Neyse bu aile içi sorunumuzdur. Üzerine fazla gitmek istemiyorum. Yapılan doğru değildir. Bu kadar sitemimi iletmiş olayım, dedim.

 İmam-Hatip Lisesinde okuduğumuz dönemlerde, bizim meslekçi öğretmen ve idarecilerin disiplin anlayışı, “kabak kafalı, takım elbiseli ve kravatlı” bir öğrenci görünümü idi. sabahleyin ellerinde makasla kapıda beklerler, öğrencilerin kafalarına ellerini daldırırlar, eğer saçları daldırdıkları parmak aralarının üstüne çıkmışsa, makasla önden arkaya doğru dipten keserlerdi. Biz buna “tren yolu açma” tabirini kullanırdık. Kafanızda açılan “tren yolunu” üç numaraya kestirseniz bile, makasla dipten kesilen kısmı kaybettiremezdiniz. Ya sıfıra vurdurmanız veya ustura ile kazıtmanız gerekirdi. Liseli öğrencilerde böyle maykar görüntülü öğrenci göremezdiniz. Bu da bizim zorumuza giderdi. O zamanlar şapka giyme zorunluluğu vardı. Liseli öğrenciler sarı şeritli, İmam-Hatipliler beyaz şeritli şapka giymek zorundaydı. Şapkasız gelenler dışarıda bekler, şapkayla içeri girenler pencereden şapkalarını atar, dışardakiler de öyle girerdi. Okulda disiplin sağlama adına böylece öğrencilere “üçkâğıtçılık nasıl yapılır?” onu öğrenme fırsatı veriliyordu.   

Hâlbuki lise çağındaki öğrenciler, ön ergenlik ve ergenlik dönemini yaşayan, aynaya baktığında kendini beğenecek bir görünümün ona mutluluk vereceği ve makasla ortadan kesilmiş, tıraş olduğu halde o “tren yolu”nun giderilmemiş olduğunu görünce de moralinin bozulacağı bir dönemdir.

Şimdi bunların anlatılması bile basit ve komik geliyor. Ama eski Türkiye’de bu işler çok ciddi olarak yapılıyor ve önemli disiplin kuralı olarak algılanıyordu. Şekle odaklanmış, öğrencinin ruh haline aldırış etmeyen militarist bir uygulama idi.

Asrımız ikna ve sevdirme asrıdır. Meta zoruyla yaptırılanlar geri teper ve öğrenci üzerinde okula ve hocalarına karşı soğumaya neden olur. Eğitimde, öğrencinin başarılı olması için, okulunu ve hocasını sevmesi gerekir. Bizler sevdiğimiz hocaların derslerini iple çeker, sevmediklerimizin dersinde de, “ders ne zaman bitecek” diye durmadan saate bakardık.

Otuz altı yıllık eğitimci olarak öğretmen arkadaşlarıma ve okul idarecilerine derim ki, eski Türkiye geride kaldı. “Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı.” Hz. Ali’nin dediği gibi “Çocuklarınızı sizin zamanınıza göre değil, kendi zamanlarına göre yetiştirin.” İki kafadar bir araya gelince “Bizim zamanımızda hiç böyle miydi? Hocalarımızı görünce girecek delik arardık” diye söze başlamayın. Eski çamlar bardak oldu ve o tutum da hiç doğru bir tutum değildi.

Çocuk; görerek, duyarak, taklit ederek öğrenir. Kişiliği de, çevresinde görüp duyduklarına göre oluşur. Bundan dolayıdır ki, eğitime en sağlıklı başlangıç, çocuğun, sevgi ve merhametin yaşandığı bir aile ve okul ortamında bulunması, ya da bulundurulması ile gerçekleşir.

Hz. Peygamber, çocuklara karşı engin bir sevgi, derin bir şefkat, büyük bir merhamet göstermiştir. O, çocukları sevmiş, yanaklarını okşamış, onlarla oynamış, şakalaşmış, ilgilenmiş, öpmüş, merhamet etmiş, dua etmiş ve onlara selam vermiştir. Sahabe de aynı yolu takip etmiştir. (Bak: Buhari, Edep,18, 21, 22; Müslim, Fezail, 21, Âdab, 5).

Dolayısıyla eğitimde öğrenci ile sağlıklı iletişim kurmanın temel şartı sevgi, şefkat ve karşılıklı saygıdır. Bu sebepledir ki, bütün eğitimciler “Öğretmenin öğrencilere sevgi ve şefkat gösterip onlara kendi çocukları gibi davranması gerekir” demektedirler. (Bak: Taşköprüzade, Mevzûâtu’l Ulûm, I/69).

Öte yandan Rasûlüllah (sav), “Ben sizin için çocuğuna karşı şefkatli bir baba gibiyim” buyurarak eğitimcilere yol göstermiştir. (Ebû Davud, Tahare, 4; İbn Mâce, Tahare, 16).

Sonuç olarak deriz ki; eğitimde esas olan sevgidir, ürkütmek ve nefret ettirmek değildir. Sevgide ise önce verme sonra alma vardır. Bundan dolayı eğitimci de sevgiyi esas alarak çocuklara yaklaşmalı, korkuya ve ürkütmeye dayalı değil sevgiye dayalı eğitimi esas almalıdır.

Eğiten ve eğitilen arasında sıcak ilgi, eğitimde başarıyı getirir. Bundan dolayı eğiteceğimiz çocuklara samimi ilgiyi, güler yüzü ve tatlı dili çok görmemeliyiz.


Musab SEYİTHAN
http://www.mirathaber.com/eski-turkiye-ozlemcisi-egitimcilere-6-5402h.html


Back To Top