12 Aralık 2018 Çarşamba
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Instagram  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Instagram

Köylüler, felsefe, yalnızlık ile tek başınalık arasında...

I-

Son yıllarda büyük dedesi, babası köy kabristanında yaşayan bir takım okumuş yazmış taifenin dilinde görgüsüzlük kelimesi, köylülük olarak telaffuz edilmeye başlandı. Oysa köyün kendine mahsus bir görgüsü, hayat yordamı vardır.


Anadolu ağzıyla konuşan akademisyenlerin dilinde bile, meslektaşlarını eleştirmek için “Bütün bu işler köylülükten işte” şikayetine tanık oluyorum. Her defasında “Hepimiz köylüyüz” diyorum. İstanbul’a geliş tarihim 1964, ama ben kendimi köylü olarak görmekten hiç vazgeçmedim. İlkokuldayken köyü olmayan arkadaşlarım için köylü idim, köydeki arkadaşlarım içinse şehirli. Ortaokula giderken köylü olmaya karar verdim. Köylü olduğumu ispat edebilirdim. Neticede bütün büyük dedelerim köyün kabristanında olduğuna göre başka da bir şey söylememe gerek yoktu.

Köy ve köylülük kavramlarını negatif bagajın yükü ile kullanmaya kalkanlara verdiğim “Hepimiz köylüyüz” başlıklı korsan konferansım kulaktan kulağa yayılmaya başladı.

Hepimiz köylüyüz söylemi için Prof. Dr. Hakan Poyraz, Heidegger’in Kulübesi’ni muhakkak okumam gerektiğini, Heideger’in felsefe ile ilişkisini köylüler üzerinden izah ettiğini söyleyince, Adam Sharr’ın yazdığı söz konusu kitabı okumaya başladım. Kitabı siz sever misiniz bilmiyorum ama Heidegger’in Kulübesi’nin, Batılıların düşünce insanlarının her eylemine verdikleri kıymet açısından da dikkatle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Türkçemizde felsefe yapmak, felsefeci, filozof kelimeleri negatif anlamlarla yüklüdür. Aylak aylak oturmanın, boş boş konuşmanın adı felsefe yapmaktır mesela. 20. yüzyılın en önemli filozofu kabul edilen Heidegger, felsefe yapma eylemini köylülerin eylemine benzetiyor:

“...Her bir düşüncenin inceden inceye çalışılması, sert ve keskin olmaktan başka türlü olmaz. Dilsel biçim vermenin güçlüğü tıpkı fırtınaya karşı yükselen çam ağaçlarının direnişi gibidir. Ve felsefi çalışma, bir münzevinin tuhaf uğraşı olarak yürütülemez. Felsefi çalışma köylülerin yaptığı çalışmanın tam ortasına aittir. Genç köylü ağır kızağını sürükleye sürükleye yamaca çıkardığında ve kızağı hemen orada akgürgen kütükleriyle tepeleme yükledikten sonra tehlikeli bir bayırdan evinin avlusuna doğru yönelttiğinde; çoban ağır-düşünceli adımlarla sürüsünü yamaca doğru sürdüğünde; odasındaki köylü, çatısını onarmak için çok sayıda ince çatı tahtası hazırladığında, o zaman benim çalışmamla aynı türden bir çalışma yapmaktadırlar. Felsefi çalışma doğrudan köylülere ait olanın içinde kök salar... Şehirli sözüm ona bir taşa ikametiyle olsa olsa bir kez ‘esinlenir”. Ancak benim bütün çalışmalarım, bu dağların ve köylülerin dünyası tarafından taşınmış ve yönlendirilmiştir... Şehirliler çoğu zaman, dağların arasındaki köylülerin uzun, tekdüze, Yalnız (yalnız kelimesini büyük harf ile yazmak Heidegger’in tercihi) olma durumuna hayret ederler. Oysa bu Yalnız olma değil, tekbaşınalıktır. Gerçi insan büyük şehirlerde de neredeyse başka hiçbir yerde olmayacak kadar kolaylıkla yalnızlığa düşebilir. Ancak insan orada asla tek başına olamaz. Çünkü tek başınalık bizi tecrit eden değil, aksine bütün varoluşumuzun, bütün şeylerin özünün geniş yakınlığının içine doğru açılmasını sağlayan kendine özgü güçtür.”

Bütün mesele tek başına olmak ile yalnız olmak arasındaki farkı idrak etmekte sanıyorum. Bütün dinler insanları “tek başına” olmaya teşvik etmiştir. Ruhun bedene üstünlüğünü ispat etmesinin yolu, kişinin bu dünyada tek başınalığını idrak etmesi ile mümkün belki de. Kalabalığın içinde yalnız olma ile alemin içinde tek başına olma durumunun en iyi ifade edildiği alan şüphesiz edebiyattır.

Mesela Güray Süngü, “Kaçacak Bir Yer Yok” adlı öyküsünde tek başına olmak ile yalnız olmak arasındaki farkı tam da köy ve kent üzerinden anlatır.

Öykünün anlatıcısı orta halli bir ofiste ne yaptığı, ne ürettiği pek de belli olmayan bir adamdır. Evlidir. Akşamları sessizce yemeğini yer, karısının daima seyrettiği dizi filmlerin hiç içine girmeden ekrana doğru bakar. Yalnızdır. Dairedeki arkadaşlarının arasında da eve gelen misafirlerin arasında da yalnızdır. Bir gün dairedeki, tek adam gibi adam olan arkadaşı yanına gelir ve “Canın sıkılmıyor mu?” diye sorar. Canın sıkılmıyor mu diye soran kişi, bir kaç gün sonra intihar eder. İşte o zaman anlatıcı, canının sıkıldığını hem de çok sıkıldığını fark eder. Karısının başkalarının kış tatiline özenmesinin getirdiği baskı ile, tatil niyetine, artık hayatta hiç kimsenin kalmadığı, yıllardır viran duran köydeki eve gider, karısını da kendisi ile birlikte gelmeye zorlayarak...

Adam her gün sobayı yakar, aldığı unlardan ekmek yapar. Unlar azalınca...

Devamını anlatarak öyküye ve sizin okuyuşunuza zarar vermek istemem.

Heidegger’in yukarıda alıntılamış olduğum satırları ile Güray Süngü’nün adı geçen öyküsünü eşleştirmeme sebep olan duygu, şehirde yalnız, köyde tek başına olma gerçeği.

Heidegger’in kulübesine geri dönecek olursak... Tek başına olan insan, içinde yoğun bir boşluk hissetmediği için etrafını fazlaca doldurmak ihtiyacı da hissetmiyor.

Heidegger’den günümüze, teknolojinin hayatı değiştiren çehresi tek başına ile yalnız olma halinin anlamını değiştirmiş olabilir mi?

Heidegger, tek başına olmaktan üretken bir zaman inşa ediyordu. Oysa Bauman’ın ruh dünyasında “tek başınalık” pek de muhteşem bir şey değildir:

“Yalnızlığa tapsam da tek başınalıktan iğreniyorum. Janina’nın ölümünden sonra, tek başınalığın en acı ve keskin tortusunun en zehirli atıklarının biriktiği en karanlık dibini (tek başınalığın bir dibi varsa eğer) buldum. Masaüstünü açtığımda gördüğüm ilk şey Janina’nın yüzü olduğundan Microsoft Word’ün açılmasını beklerken geçen süre bir diyalogdan ibaret... Ve diyalog, tek başınalığı imkansız kılar.” (Bauman, Bu Bir Günlük Değildir, s.11)

Janina, Zygmunt Bauman’ın 62 senelik eşi. Janina Bauman 29 Aralık 2009’da vefat etti. Zygmunt Bauman 10 Ocak 2017’de aramızdan ayrıldı, yani Janina’dan sonra yedi yıl daha yaşadı.

Türk okur kendisinden tek bir satır Türkçe metin okumamış olsa da Janina da yazardı. Peki iki yazar bir eve nasıl sığmıştı?

II-

Yukarıda okumuş olduğunuz metni belki bir yıl önce yazdım. Ama yayınlamadım. Neden mi? İki yazar bir eve nasıl sığar sorusuna anlamlı bir cevap veremediğim için. Şimdi ne mi oldu? Sorduğum soruya edebî bir cevap buldum. Adam Johnson’un “İlginç Bir Bilgi” adlı öyküsünde üç çocuk annesi kanser hastası kadın, bir yazar. Ama hiçbir kitabı basılmayan, yazdığı tezi kimsenin okumadığı bir yazar. Oysa eşinin kitapları, neredeyse dünyanın bütün dillerine çevrilmekte, eşi öykü okuma günlerine davet edilmektedir.

Adam meşhur olmuştur, kadın da kanser.

Velhasıl iki yazar bir eve kolayına sığmıyor. Birisi varlığını azaltmaya razı geliyor.

Fatma BARBAROSOĞLU
http://www.mirathaber.com/fatma-barbarosoglu-koyluler-felsefe-yalnizlik-ile-tek-basinalik-arasinda-78-5455y.html


Back To Top