All for Joomla The Word of Web Design

Güçlü Ekonomiler Sosyal Adaleti de Sağlamak Zorundadır

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Abdurrahman Kaan, Kahramanmaraş 3. Olağan Genel Kurul Galası’nda Türkiye’nin ilk 20 ekonomi arasında 17. sırada yer aldığını hatırlatarak, şunları dile getirdi: “Hedefimiz 2023 hedeflerine ulaşmak ve ilk 10 ülke ekonomisi arasına girmek. Artık biz borca dayalı değil, ortaklığa dayalı büyümeye hep birlikte gayret edeceğiz. Artık tüketim merkezli ekonomiden üretim merkezli ekonomiye geçmek zorundayız. Üretemezsek enflasyonla dövizle mücadele edemeyiz. İhracat yapamayız, ülkeyi büyütemeyiz.”



Güçlü Ekonomiler Sosyal Adaleti De Sağlamak Zorundadır

Sevgili okuyucularım;

Gerek hükümet, gerekse iş insanlarımız ekonomimizin daha da güçlendirilebilmesi için, üretim odaklı bir anlayışa geçmemiz gerektiğini artık daha somut bir dille ifade etme gereği duymaktadır. Şüphesiz burada geçmişte kaynakların önemli bir kısmının getirisi ve verimi az olan altyapı hizmetlerine gittiğinin bir itirafı vardır. Eğer iktisadî yapımızı daha sağlam temellere oturtmak istiyorsak mutlak anlamda geleceğe dönük olarak güvenli bir ortamda istikrarlı yatırımın planlanabilmesinin temelleri atılması gerekmektedir.

Bunun için de bir taraftan borca dayanmayan faizsiz ekonomik modelinin teorik ve pratik temelleri atılmalı, diğer taraftan da güven ikliminin kalıcılığını ve sosyal sermayenin artışını sağlayan iktisat-ticaret hukukunun temel kaideleri işlevsel hale getirilmelidir. Bu durumda siyasî ve ekonomi hayatımıza yönelik gerek iç, gerekse dış tehdit ve saldırılara karşı ekonomi sistemimiz mukavemet gösterebilir. Şimdiden katma değeri yüksek stratejik ürünlerin üretimine ağırlık vermemiz gerekmektedir.

Ne var ki ekonomimizi güçlendirelim derken bir husus nedense hep ihmal edilmektedir. O da ekonomi güçlenirken, halkımızın da refahtan yeterince pay alıp almadığıdır. Yani ekonomi konuşulurken, sosyo-ekonomik yönden zayıf ve yoksul insanların maddî ve manevî durumlarını sosyal adalet anlayışı çerçevesinde iyileştirmenin de şart olduğu bir türlü aklımıza gelmiyor. Halbuki ekonomik gelişme ile birlikte gelir dağılımını da âdil bir şekilde düzenlersek sosyal adaleti temin etmiş oluruz ve böylece yoksulluğu ortadan kaldırmış ve toplumsal barışı ve dayanışmayı da sağlamış oluruz.

Ekonomide büyüme ile birlikte millî gelirden herkese, bilhassa emeği ile geçinenlere, hayatı manalı kılan önemli bir payın aktarılması ile mümkündür. Bir toplumdaki bölüşüm modelinin adalet ilkelerine uygun hâle getirilmesi ve tüm fertlerin asgarî bir hayat seviyesine kavuşturulması, sosyal adaletin temel gayesidir. Sosyal adaletin gerçekleştirildiği toplumlarda, sınıf çatışması veya kıskançlığı ve bundan doğan sosyal gerginlikler ve çatışmalar azalmakta ve iç barış ve güven ortamında sosyo-ekonomik gelişme daha kolay sağlanmaktadır. Sosyal adaletin genel hedefi, toplumun tüm fertleri arasındaki münasebetleri sosyal gerçekçilik temeli üzerinde düzenlemek, karşılıklı anlayış ve yardımlaşmayı teşvik etmek ve bu anlamda sosyal münasebetleri müşterek menfaat çerçevesinde değerlendirmektir.

Sosyal adaletin temini için, işsizlik ve yoksulluk gibi hayatî önem taşıyan sosyal risklerin yol açtığı maddî ve manevî tehlikeleri gidermek ve geniş halk kitlelerinin hayat şartlarını iyileştirmek gerekmektedir. Bunun için de, kaynakların âdil bir şekilde yeniden dağılımı kaçınılmazdır. Özellikle (üst) gelir gruplarından elde edilen vergi gelirlerinin (bilhassa işgücü niteliği taşımayan) yoksul kesimlere transferi ile sosyal adaletin temini mümkün olmaktadır.

İktisadî anlamda ve(ya) çalışma ilişkileri açısından adalet, performansa bağlı olarak değerlendirilebilir. Performansı yüksek olan (nitelikli) işçilerin ücreti de buna göre yüksek olması gerekmektedir. Adaletin bir ölçüsü olarak muhtaçlık, özellikle sosyal hayatta önem arz etmektedir. Birden fazla çocuklu bir ailenin ihtiyacı, bekâr veya çocuksuz ailelere göre daha çok olacağına göre sosyal transferlerin miktarı da buna göre ayarlanması zaruridir. Her iki yaklaşım, sosyal adaletin temini açısından önemlidir. Bir taraftan çalışma azmi ve verimliliğin teşviklerle ödüllendirilmesi gerekirken, diğer taraftan da özellikle muhtaç kesimlerin sosyal transferlerle desteklenerek gelir dağılımındaki adalet temin edilmelidir.

Velhâsıl-ı Kelâm

İktisadî bir yaklaşımla sosyal adalet, gelir ve servetin âdil dağılımı ile ancak sağlanabilir. Onun için kendisini Sosyal Devlet olarak tanımlayan bir devlet, sosyal adaletin tesisi için, vergi gelirlerini âdil bir şekilde dağıtır. Bu durum özellikle, İslâm’ı referans alan devlet modeli için geçerlidir. Çünkü Allah, Kuran-ı Kerim’de Müslüman devlet yöneticilerine sosyal adaletin sağlanması için, ekonominin can damarı olan paranın (mal-mülkün) sadece zenginler (iş insanları, sermayedarlar vb) arasında dolaş(tırıl)maması yönünde tedbir almalarını emretmektedir (59-Haşr 7).

Bu da devlet müdahalesine bağlı olarak âdil bir vergi sistemi ve âdil bir gelir dağılımı ile ancak mümkündür. Tabiî burada bir zorunlu sosyal vergi türü olan Zekât da gündeme gelmektedir. Ama İslâm’ın sosyal adalet vasıtalarına geçmeden önce bizim muhafazakâr/Müslüman idarecilerimizin ve iş insanlarımızın ekonomi alanda büyüme ve daha çok zenginleşme hayallerini kurarken, sosyal adaletin de ne kadar elzem olduğu şuuruna varmalıdır. Aksi takdirde bizim muhafazakâr/Müslüman idarecilerimiz ve iş insanlarımız da kapitalistlerden hiç bir farkı kalmaz.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir