12 Aralık 2018 Çarşamba
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Instagram  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Instagram

HAYRETTİN KARAMAN GİBİ HOCALARI NEDEN SEVERİM?


HAYRETTİN KARAMAN: KAYBOLMUŞ NESİLLERİ, ÜMMETİN KAYIP ÇOCUKLARINI TEKRAR DİNİMİZE KAZANACAĞIZ

İlk açılan imam hatip liselerinden mezun olan isimler, ÖNDER İmam Hatipliler Derneği organizasyonuyla Bursa’da biraya geldi. “Öncülerle 60. Yıl Vefa Buluşması” programı 1-5 Ekim tarihleri arasında Bursa İnegöl’de bulunan Oylat Kaplıcalarında gerçekleşiyor.
HAYRETTİN KARAMAN GİBİ HOCALARI NEDEN SEVERİM?
Vefa Gecesi ise İnegöl Belediyesi Spor Salonu’nda yapıldı. İlk mezunlar adına Konya İmam Hatip Lisesi 1958 yılı mezunu olarak bir selamlama konuşması yapan Prof. Dr. Hayrettin Karaman, “Biz imam hatipliler olarak kervanbaşı Allah’ın sevgilisi olan bu kervanın devamı olmak istiyoruz. Bu nasıl olur? Kaybolmuş nesilleri, ümmetin kayıp çocuklarını tekrar dinimize ve medeniyetimize kazanmakla olur” dedi.


HAYRETTİN KARAMAN GİBİ HOCALARI NEDEN SEVERİM?

Dinimi daha iyi öğrenmek niyetiyle çocukluğumdan beri İlahiyatçı Hocalarımıza hep değer vermişimdir. Ne de olsa onları Peygamberimizin (sav) varisleri olarak görürdüm. Gençlik yıllarımı hep Almanya’da geçirdiğim için, maalesef onlarla her zaman direkt olarak temas kurmak mümkün değildi. Ama Almanya’ya bir vesile ile gelen sanat, bilim ve din adamlarının yanından da hiç ayrılmazdım. Mesela Ulm’de henüz Liseye giderken, Ramazan ayı vesilesiyle görevli olarak Doç Dr. Cahid Baltacı gelmişti (1979) ki bir ay boyunca onunla ilgilendim ve onu Ulm şehrinin tarihî semtlerini gezdirmiştim. Birlikte dünyanın en yüksek Kilisesi olan Münster’in en yüksek mevkiine kadar tırmanıp orada ceketinin cebinden çıkardığı küçük bir Kuran-ı Kerim’den birkaç sure okumuştu ki bu güzel hatırayı hiçbir zaman unutmamışımdır. Bu vesile ile kendisinden İslâm hakkında birçok faydalı bilgi öğrenebilmiştim.

Aradan yıllar geçtikten sonra Türkiye’ye temelli dönüş yapıp İstanbul Üniversitesinde doktora eğitimi alırken, Almanca ve İngilizce dersleri verdiğim Birlik Vakfında hafta sonları konferanslar verilirdi. Bir keresinde çoktan Profesör olmuş Cahit Baltacı Hocamızın da Medreseler hakkında bir konferansı vardı. Sunumunu yaptıktan sonra yanına gittim ve kendisine şöyle bir sual yönelttim: “Siz hayatınızda dünyanın en yüksek kilisesinde hiç Kuran okudunuz mu?” Hiç tereddüt etmeden “Ay Ali kardeş sen misin? Ne zamandan beri buralardasın? Neden benim haberim olmadı? gibi müşfik yaklaşımlarıyla dostluğumuzu yeniden pekiştirmiş olduk.

Yine Almanya’ya dönelim: Mannheim Üniversitesinde okuyup Ludwigshafen Milli Görüş derneğine bağlı küçük bir odada ikamet ederken, derneğimize Türkiye’den rahmetli Prof. Dr. Es’ad Coşan Hocamız gelmişti (1984) ve burada birkaç gün kalmıştı. Sohbetlerinden yararlandığım gibi onun sayesinde tasavvufa teorik ve fiilî olarak ilgim artmıştı. Tatillerde Türkiye’ye gittiğimde kendilerine muhibbânından emanetler de getirdiğim olmuştur.

Şu tevafuka bakınız ki şimdi de bir Hac vesilesiyle 2005 yılında Medine’de karşılaşmış olduğum Ali Rıza Demircan Hocamızla 11 yıl aradan sonra bir öğrencimin vesilesiyle kurmuş olduğu ARDEV isimli vakfında ikinci kez buluşmuş olduk. O tabiî ki beni hatırlamadı ama eski dostlar gibi hemen birbirimizle kaynaştık ve talebi üzerine o günden beri yani 19 aydan beri vakfına bağlı Mirat-Haber sitesinde hemen her gün haber-yorum yazıları yazmaktayım. Bir başka ifadeyle ilahiyatçılarla ve imamlarla aram her zaman iyi olmuştur. Onları samimiyetle severin belki de ondan dolayı da onlar beni sever. Onların sayesinde her gün yeni ve faydalı şeyler öğreniyorum. Sevdiğim ve değer verdiğim ilahiyatçılarla sıkı temas halinde olmayı da ihmal etmem.

Mesela Sosyal (güvenlik) içerikli çalışmalarıma dinî yönden güncel bir değerlendirme yapma ihtiyacı duyduğumda zekât alanında uzman olan rahmetli Prof. Dr. Mehmet Erkal hocam bana hep yardımıma koşardı. Allah, kendisinden razı olsun. Ha keza sosyal meselelere yatkın olan Prof. Dr. Faruk Beşer hocam da hem sosyal/iktisadî, hem de dinî/manevî/tasavvufî içerikli birçok kitabımı inceledikten/onayladıktan sonra bir Önsöz yazarak, beni onore etmiştir.

Son dönemde ise rahmetli Prof. Dr. Osman Eskicioğlu Hocamız ise beni kendi evladı gibi sevdi ve içinde bulunduğum şu zor dönemlerde bana her türlü maddî/manevî/ilmî destekte bulundu ki kendisini bu sebepten dolayı hep rahmetle anarım. Burada ilahiyattan veya Diyanetten tanıdığım daha birçok değerli isim sayabilirim. Ama hassas bir dönemden geçtiğimiz için belki de bazı hocalarımız benimle birlikte anılmaktan çekinebilecekleri için, burada zikretmeyi pek uygun görmüyorum. Gerçi normal dönemlerde de çekiniyorlardı ya. Neyse…Bununla ilgili kısa bir hatıramı anlatayım:

Mesela Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi bir Hoca Efendi vardı. Kendisini bir keresinde Ankara’da bir camii çıkışında karşılaşmıştım. Hoşbeşten sonra bir sitemimi dile getirdim. Dedim ki: “Ben ‘Sosyal Bakım’ üzerine bir kitap yazıyorum içinde az da olsa manevî açılımlar gördükleri için, sosyal psikoloji ve sosyal hizmet alanındaki bazı pozitivist/Kemalist/materyalist görüşlü akademisyenler beni eleştiriyor. Aldırış etmiyorum ve sosyal hizmetler alanına yönelik ‘Manevî Bakım’ üzerine yeni bir kitap yazıyorum ta ki Diyanet personeli de bu alanın sosyal hizmet kurumlarında ‘manevî destek elemanı’ olarak istihdam edilebilsin diye. Yani, bu çalışmalarım daha çok Diyanetin işine yarayacak. Aynı mahfiller beni bu sefer üniversite hayatımdan uzaklaştırmak için, 28 Şubat sürecinde olduğu gibi bana ‘mürteci’ diyerek, beni iyice hedef tahtasına koydular. Haydi ürkek muhafazakâr akademisyenler bir yana siz de susup bana alenî olarak hiç destek vermiyorsunuz.”

Hoca Efendi bunun üzerine üzülerek şunları söyledi: “Ali Hocam; Biz senin çalışmalarını severek ilgi ile tâkip ediyoruz, takdir ediyoruz ve faydalı buluyoruz. Biz Türkiye’de yetişmiş sistem gereği biraz çekingen ve ihtiyatlı din adamlarıyız. Sen Avrupa’da yetişmiş cesur bir Müslüman bilim insanısın. Hiç çekinmeden çalışmalarına devam et. Biz seni tanıyor ve seviyoruz, manen de olsa senin hep arkanındayız.” Bu sözler, hem Türkiye’nin özgür bilim çalışmalarının sıkıntılarıyla ilgili bir itiraf, hem de yaptıklarımın ilmî/dinî tekâmülün gerekliliğine ve doğruluğuna dair bir teyit mahiyetindeydi.

Hayrettin Karaman Hocamla Tanışmam

Sakarya Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi’nin hocalarının ekseriyeti sadık rüya, manevî bakım, tıbb-ı nebevî gibi özel merakımın bir gereği olarak yaptığım özel/amatör araştırmalarımdan dolayı beni genelde tanır. Ara sıra kendilerini rahatsız eder ve belli konularda sorular sorardım ve doğrusu bazen de aradığım sorulara cevap bulamazdım. Mesela liyakatli bir Yüksek Lisans öğrencime “Hayat Kadınlarının Sosyal ve Manevî Rehabilitasyonu (Islahı)” ile ilgili bir tez konusu vermiştim ve kendisine ‘tarihî boyutuyla asr-ı saadette bu sorunun nasıl çözülmüş olduğuna dair ilahiyatçı hocalardan da bilgi ve kaynak iste’ demiştim. Öğrencilerim belirli sosyal konularda dinî açıdan yeterince bilgiye ulaşamadıklarında devreye ben girerdim. Gerçekten hemen hiçbir hoca ne geçmişe, ne de günümüze yönelik olarak bu gibi psiko-sosyal sorunlarla doğru dürüst ilgilenmemişti. Dolayısıyla sosyal (sorun) ağırlıklı çalışmalarımın boyutu gittikçe daha çok dinî içerikli olmaya başladı, buna gerek duyuyordum çünkü materyalist sosyal bilimlerin doğal ürünü olan pozitivist dünya görüşü bu konulara sağlıklı, kalıcı, millî ve manevî bir çözüm getiremiyordu.

Gelelim Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hocama. Sakarya Üniversitesinin İlahiyat Fakültesinde bundan birkaç yıl önce bir sempozyum düzenlenmişti. Ben de davetliydim. Memnuniyetle gittim çünkü o gün Hayrettin Karaman Hocamın da bir tebliği vardı. Bu vesile ile kendisiyle bir tanışma imkânım oldu ve yukarıda resimde gördüğünüz gibi kendisine iki kitabımı hediye ettim ve şu soruyu sordum: “Hocam, bazen haddimi aşarak, zaruretin bir gereği olarak multi-disipliner bir yaklaşımla sizlerin ilgili alanlarına girmek mecburiyetindeyim. Bunda inşallah bir sakınca görmüyorsunuzdur?” O da çok açık yüreklilikle şöyle bir yorumda bulundu: “Ne demek. İslâm’da din adamı diye bir şey yoktur. Her Müslüman bilim insanı, dinî konulara da vakıf olmalı ve kendi alanına dinî yaklaşımlarla bir katkıda bulunmalıdır. Yaptığın doğrudur.”

Şahsen bir iktisatçı olarak asgari hayat standardına bağlı bir nisap/zekât modelini geliştirip günümüze uygun modelimi “İslâm’da Sosyal Devlet” kitabımda takdim ederken, Hayrettin Karaman hocamın klâsik de olsa zekât ile ilgili eserlerinden çok istifade ettim. Bazı malum kesimler, Hayrettin Karaman Hocamı, AK Parti’nin fetvacısı olarak göstererek, onu siyasî arenada bir tartışma konusu hâline getirmek istemektedir. Allah’tan korkan hiçbir şuurlu hoca/mütefekkir, günlük siyasî meselelerin akışına kapılarak, akıl ve fikir nimetini nefsinin tasallutunun emrine vermez. Gerektiğinde yapıcı eleştirilerde de bulunur.

Bendeniz bazı gündelik siyasî konularda her zaman aynı görüşte olmasam bile toplumsal zararı büyük olan kutuplaşma tehlikesine karşı genelde hüsn-ü zan besleyerek, tevhidî istikamet üzere olan, nefsaniyetten arınmış, aklın kalpteki hakikatseverlik duygularıyla hareket eden bütün şuurlu hocalarımızı/mütefekkirlerimizi sever ve onlara ihtiramda bulunurum.

Prof. Dr. Ali SEYYAR
http://www.mirathaber.com/hayrettin-karaman-gibi-hocalari-neden-severim-hayrettin-karaman-kaybolmus-nesilleri-ummetin-kayip-cocuklarini-tekrar-dinimize-kazanacagiz-8-5467h.html


Back To Top