All for Joomla The Word of Web Design

İlim Adamlarımızla “Ekran Sancısı”nı Tartıştık ” İslam Televizyona Nasıl Yansımalı?” I

Saygı değer okuyucularımız! Aşağıda okuyacağınız yazı dizisi benim de katıldığım  bir program. Unutmuştum, bir tevafuk olarak karşıma çıktı. Yayın yeri ve tarihini sona bıraktım. 17 yıllık iktidardan sonra hal-i pür melalimizin değişmediğini üzülerek takip edeceksiniz. Ali Rıza Demircan

Yöneten: Ahmed Taşgetiren
Konuşanlar: Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Ali Rıza Demircan, İsmail Kara, Dr. Mahmud Çamdibi, Doç. Dr. İrfan Gündüz, Doç. Dr. Raşit Küçük, Doç. Dr. İsmail L. Çakan

AHMED TAŞGETİREN: Gazetede okuduğum bir sözle başlamak istiyorum. Şöyle bir ifade: “Bosna’da insanlar, müslüman kimlikleri dolayısıyla zulme uğruyorlar. Bu vesileyle Türkiye’deki kimlik krizi içindeki aydınlar ve insanlarımız bu kimlik sorununu yeniden düşünmeliler. Yeniden tanımlamak zorundalar. Aydın olan veya olmayan bütün insanlarımız “biz kimiz, biz bu dünyada niye bulunuyoruz?” diye kendilerine sormalılar”. Bu söz Deniz Baykal’a ait. Baykal, solda, batıcı-laik camiada politika yapan bir insan. Böyle bir insan kimliği yeniden belirleme noktasına gelmiş. Baykal belki bu noktaya en zor gelecek insanlardan birisi. Baykal gibi bir insan İslâmi kimliği yeniden üzerinde düşünülmesi gerekli birşey olarak değerlendirdiğine göre, halkta, politik tavrı bu kadar belirginleşmemiş gruplarda islamî kimlik arayışının daha çok görülmesi normal. Özellikle Sosyalizmin, Marksizmin devre dışı kalmasından sonra, Türkiye dahil İslâm ülkelerinde, genelde dünyada, İslâm, önemli bir ilgi alanı haline geldi. İslâm, ilgi alanı haline gelince tabii ki İslâm’ı tanıma noktasında da bir takım gayretler ortaya çıktı. Bu arada İslâm’ı yanlış tanıtma noktasında da gayretler var. Şöyle bir tez, politika üzerinde duruluyor. Kapitalist dünya için, Amerika için vaktiyle insanları korkutacak bir şey vardı: “Komünizm, Kızıl tehlike” denilerek korkutulurdu. Çimdi o devre geçince İslâm diye korkutmaya başladılar. Ve, İslâm’ı öcü gösterebilmek için Batı menşeli bir kampanyanın olması da normaldir. İslâm aleyhtarı şeylerde de bunun etkisi vardır, diye düşünülüyor. Türkiye’de İslâm’ın görüntüsü, imajı meselesi eskiden beri sözkonusu olan bir husus. Eskiden İslâm’ı kötülemek için denirdi ki, “İşte hem hacı hem şunu yapıyor, hem imam hem bunu yapıyor” tarzında bir propaganda işlerdi. Bu, daha sonra gazetelerle, dergilerle yapıldı. Çimdi çok daha geniş kitlelere hitabeden bir vasıta ile, televizyonla İslâm hakkında programlar yapılıyor. Bu programların iyi niyetli olanları olabilir, iyi niyetli olmayanları olabilir. Sonuçta, İslâm’a ilgi gösteren fakat İslâm hakkında yeterli bilgisi bulunmayan kesimlere bir İslâm görüntüsü, bir İslâm imajı sunuluyor. Genel olarak medya kanalı ile verilen İslâm görüntüsü ne kadar sağlıklı, bizleri rahatsız ediyor mu? Türkiye’de bizim için de İslâm görüntüsü, İslâm imajı problemi söz konusu mu? Daha güzel, daha doğru bir İslâm imajı verilmesi için neler yapılabilir? Karşılıklı, sorular sorarak, bunları konuşalım diye düşünüyoruz? Önce Hayreddin Karaman Bey Hocamdan başlayalım isterseniz.

Prof. Dr. HAYREDDİN KARAMAN: Örneklerden hareket güzel oluyor. İslâmî camiaya ait bir kadın grubunca, kermes düzenlenmiş. Satıcılar kadınlar. Bir gazeteci veya TV muhabiri ısrarla soruyor, “Bu parayı niye topluyorsunuz, bununla ne yapacaksınız?” Sonra da cevap veriliyor. Görüntüsünü ve resmini aldığı insanların kılık kıyafetleri ve tavrı İslâm imajı, İslâm kadını imajıdır. Sokaktaki adam “En müslüman bunlar” der. “Demek ki İslâm kadını budur” der. O kadınlara denmiş ki, herhalde “örtünmek yetmez aynı zamanda çirkin de olması gerekiyor giyim kuşamınızın. Konuşurken kavga ederek konuşmanız gerekiyor. Yumuşak konuşursanız o günahtır” denmiş.

Orada satılacak şeyleri sert sert indirip, kaldırıyorlar. Böylece olumsuz bir görüntü veriyorlar. Yine TV’ye bir partinin kadın kolu başkanı çıktı. Gayet sakin, oturmuş, rahat, kendisinden emin, tebessüm edebilen, kavga etmeyen bir hanım. Konuşuyor, müessir oluyor. Hiç de çirkin gözükmüyor.

Ben onların yanlışını ve doğrusunu ayırdığım için, yanlışından rahatsız oluyorum ama benim dinle ilişkimi menfi anlamda etkilemiyor. Çünkü, ben kendimce doğrusunu biliyorum. Fakat, doğrusunu bilmeyen, İslâm’ı o kişinin şahsında, görünüşünde ve davranışında görüp öğrenen insan için o böyle değildir. O zaman onların şahsında İslâm’ı yanlış öğrenir, İslâm kadınını yanlış öğrenir. Duygusu da ona göre gelişir. Duygu bir motivse, onun etkilediği, onun motive ettiği davranış da ona göre olur. Yani müsbet olmaz.

Ben genel olarak bugün medyanın müslümanların hatta tarafsızların elinde olmadığı kanaatindeyim. Bir çoğulculuktan bahsediliyor. Bu çoğulculuğun bir perde, aldatmaca olduğu kanaatini taşıyorum. Dolayısıyla onların dile getirdikleri, fakat uygulamadıkları çoğulcu kesimin de elinde değildir medya. O halde birtakım çağdaş kavramları (demek caizse) varsa değerleri kullanmak suretiyle, tarafını tuttukları mefkure, ideoloji yada düşünceyi dünyaya empoze etmek isteyenlerin elindedir medya. Ne müslümanın elindedir, ne tarafsız ve çoğulcuların elindedir. İşte onlar neyi şirin göstermek istiyorlarsa onu şirin göstermek için, neyi çirkin göstermek istiyorlarsa onu çirkin göstermek için kullanıyorlar medyayı. Ve onların çirkin göstermek istedikleri şeylerden biri de İslâm’dır.

TAŞGETİREN: Şöyle bir soru çıkıyor? Mikrofonu bize uzatan da mı bizde mi problem var?

KARAMAN: Genelde radyoda, televizyonda yapılan dini programlar (istisnalar kaideyi bozmaz) konuşmanın ilk bölümünde tasvir ettiğim amaca hizmet ediyor. Bundan rahatsız oluyorum. Onların amaçlarına ulaşmalarını engelleyici, planlarını bozucu programları biz kendimiz de yapamıyoruz. Onlar sakındırmak, nefret ettirmek, korkutmak istiyorlardı, onlara koz malzeme veriyoruz.

ALİ RIZA DEMİRCAN: Şu noktaya dikkatleri çekmek istiyorum. TV’de İslâm imajı net verilmesi gereken biçimde verilebiliyor mu? sualine müsbet bir cevap veremiyoruz, bu doğru. Ama meseleyi o noktada ele almak bana biraz doğru gelmiyor. Çünkü, biz toplumun hangi kesiminde bu imajı doğru verebiliyoruz? İmajın doğru verilebilmesi için iki ana unsura ihtiyaç var: Birincisi bilgi, ikincisi o bilgi istikametinde istikrar bulmuş bir yaşayış. Toplumumuzda öğretmenlerimiz var, İlahiyat Fakültesinde hocalarımız var. Ve müftülerimiz ve imamlarımız var. Dergah mensubu insanlar var. Bir kısım gençlik de bir şey görmeden, sadece tercüme ve telif kitaplardan İslâm’ı öğreniyor. İslâm’ı bir bütün olarak kavramak imkanlarından da yoksunuz. Bence, müsbet bir imaj verilemiyorsa, bu sadece medyada değil toplumun her kesiminde mevcut. Bana öyle geliyor ki, biz toplumun bütününe, büyük çoğunluğuna, onların anlayabileceği bir dille, bilgi ve örnekler verme noktasında fevkalade gerinoktadayız.

TAŞGETİREN: Türkiye’de İslâm’ın görüntü problemi var. Sanki müslümanların kendi içinde var bu problem öncelikle. Yayın organları bir bakıma bunu yansıtmaya özellikle gayret ediyorlar. Bir başka politika daha dikkat çekiyor. İslâm’ın belli alanları gündeme getiriliyor, adeta belli konulara indirgeniyor. Sistem bütünlüğü gözardı ediliyor. Hep dinde reform, el kesme, teaddüd-i zevcat gibi konular gündeme gelsin isteniyor.

İSMAİL KARA: Bir defa tatbikat safhası ile düşünce safhasını birbirinden ayırmak gerekiyor diye düşünüyorum. “Yanlış İslâm” imajı verildiğinden bahsedilirdi. Aslında, yanlış İslâm imajını devam ettirenlerden biri de bizleriz. Yani bizim yayın organlarımızdır. Birileri diyorlar ki, “Dört kadınla evlilik var.” Bizimkiler diyorlar ki, “İslâm tek kadınla evliliği savunur”. Onlar diyor ki, “İslâm’da el kesme vardır” Bizim taraf ta deniyor ki “el kesme yok” Burada, yanlış yapan ve yanlışa muhatap olan insanlardan çok, yanlışlıkları sürdüren bir cemaatten bahsedebiliriz. Dolayısıyla kendimizi farklılaştırmaktan çok, kendimizi aynı çerçevede görmenin daha sıhhatli olacağı kanaatindeyim. Bunu basın ve televizyon çerçevesinden de söyleyebiliriz.

Yanlışların yapıldığı bir ortamda yaşadığımız için, bu yanlışları bir ölçüde, sürdürüyoruz, sürdüreceğiz. Fakat bunların dışında değil de üstüne çıkarak, burada bir yanlış alanda bulunduğumuzun tespit edilmesi lazım. Bu fevkalade önemli bir şey. Eğer bunu unutursak (ki bugün Türkiye’de ve İslâm dünyasında bu genellikle unutuluyor) biz gayri dînî, gayri ahlakî, gayr-i insanî yürümekte olan sisteme bir renk katmış oluruz. Bunun dışında ve farklı birşey söylüyor edası içinde olmamız bizi bir aldatmaya götürebilir. Burada şunu örnek olarak söyleyebiliriz. Guenon’un bir eserinde var: “Kirli bir ortamda temiz bir iş yapamazsınız. Önce orayı temizlemek gerekir” Kirli bir ortamda birşeyler yaparsanız, yaptığınız şeylerin ne kadar temiz olacağı su götürür. Ama kendinizi önce zihnen buradan tecrid ederseniz, temiz bir noktadan başlamış olursunuz demeye getiriyor. Bu faslı bitirirken şunun altını çizmek istiyorum: Yanlışlarla birlikteyiz, yanlışlarla birlikte belki uzun bir müddet yürüyeceğiz, fakat yanlışlarla yürürken meselenin dışında değil üstünde kalmamız, üzerinde oynamakta olduğumuz zeminin kesinlikle bize ait bir zemin olmadığını unutmamamız gerekiyor.

TAŞGETİREN: Şöyle birşey söylemek istiyorum. Diyelim ki yarın bizim kaygılarımızı taşıyan insanlar da bir televizyon kurdular. Yayın yapmaya başladılar. Ali Rıza Hocamın söyledikleri ile İsmail Kara Bey’in düşünceleri paralellik arzediyor. Belki onların sunacağı İslâm imajı da, genel imajdan çok farklı olmayabilecek, İslâm’ı yeni tanıyan insanlar için, biz doğru tespit etmemişsek İslâm imajını, o yayınlarda sunacağımız imaj da çok güzel olmayabilecek. Yani kirlerle, yanlışlıklarla dolu olabilecek.

KARA: Bu konuda kanaatim kesindir. Allah’ın takdiri hariç, insanların yaptıkları çerçevesinde konuştuğumuz zaman; Müslümanlar genel olarak kendilerinin sahip olabilecekleri veya yaptıklarının sorumluluklarını taşıyabilecekleri şeylerden çok, genel gidişata katılmaya meyyal bir atmosferleri var. Bu, yalnız bugünkü müslümanların işi değil. Akif merhumun yazılarında da var. Akif Avrupa medeniyetini bir “seyl-i hurûşân” olarak adlandırıyor. “Bu sele katılmak mecburiyetindeyiz, yani bunun önünde duramayız” diyor. Şimdi bu bir davranış tarzıdır. Fakat burada şu soru sorulmuyor; Evet bu “seyl-i hurûşân’ın önüne durmak imkanı yok ama bu “seyl-i hurûşân”a katıldığımız zaman ne olacağımız çok önemli bir şey. Katıldığımız zaman kurtuluş var mı, bir. Sahili selâmete çıkarsanız çıktığınız yer neresidir? bu da çok önemli. Bu soruların ben henüz çok açık seçik farkında olunarak bir yerlere getirilmiş olduğunu göremiyorum.

Devam Edecek

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir