All for Joomla The Word of Web Design

İlim Adamlarımızla “Ekran Sancısı”nı Tartıştık “İslam Televizyona Nasıl Yansımalı?” II

DEMİRCAN: Efendim, ben bir-iki sualle katılmak istiyorum. Bu çizilen tabloya itiraz etmek mümkün değil ama, ne yapılacak. Olumsuz da olsa bir vakıa var. Bir tablo çizildi, menfi de olsa batıl da olsa yaşanan hayat, İslâm hayatın akışını reddetmez. Bâtıla bâtıl der, bazen bâtılı izâle eder, doğrudan Hakkı ikame eder. Bazen bâtılda Hakk’a dönüştürülmesi gereken taraflar vardır. Onlarla ilgilenir. Hayat akıyor, katılmayalım da ne yapalım? Evet tedbir alalım, yani oyunlara gelmeyelim ama yine bir şeyler yapılabilecekse, yine mevcut akış içerisinde yapılmayacak mı?

İSMAİL KARA: Bir cümle ilave edeyim. Burada, mesele, birşey yapmamak değil, tam tersine yaptığımız şeylerin ne olduğunun farkında olmak meselesidir. Yaptığımız şeyi, islâmî bir faaliyet alanı, bir hayır olarak yapmamız ayrıdır, hayır biz bu şartlar içerisindeyiz, bu pisliğin içerisinde biz de dolaşıyoruz, buradan hayırlı bir netice çıkacak demek farklı bir şeydir. Birini benimsersiniz, birini ise içinde bulunmak mecburiyetinde olduğunuz için orada bulunursunuz ve buradan bir şeyler istihsal etmeye çalışırsınız. Bu iki bakış açışı fevkalade ayrıdır. Bugün birbirine girmiş olan da belki budur.

TAŞGETİREN: Bir mevcut yapı var. Bir bakıma şu anda yaptığımız şey, bu yapının parçası durumundadır. Halbuki, biraz önce söylendiği gibi İslâm’da farklı bir ilgi başlamış durumdadır. Dolayısıyla, sanki İslâm, kendisini daha bağımsız, daha kendi kimliği, kendi doğruluğu ve sistematik yapısı içinde sunsa çok daha sağlıklı olur. Şu andaki İslâm imajı, böyle sağlıklı bir çizgi olmadığı için yanlış gözüküyor gibi bir sonuç çıkıyor. Şimdi Mahmud Bey’den konu ile ilgili değerlendirmelerini rica edelim.

MAHMUD ÇAMDİBİ: Tespit olarak gayet güzel şeyler söylendi. Ben de bazı değerlendirmeler yapmak istiyorum.

Gazzali’nin bir sözü var: “İnsanlar müşâhedeye daha meyillidir” diyor. İnsan tabiatı gözlemle almaya meyillidir. O halde bu tip yerlerde görüntü çok önemli. Konuşan insan dinleniyor mutlaka. Ama onun dışında görüntüye önem vermek lazım.

Şunu da ilave edeyim, insan dünyayı kendi durumuna göre algılar. Hatta, algılarken kendi durumundan buna birşeyler katar. Her insan, mutlaka kendi durumunu katar, yansıtır. Oralara çıkıldığı zaman çok laf söylememek lazım. Herşey tartılması lazım. Her kelime başka manalara çekilebiliyor. Bu bakımdan oraya çıkmak büyük bir sorumluluk taşıyor. O cesareti bulamıyorum, ama mecbur olunca çıkılması lazım, o muhakkak.

TAŞGETİREN:: Raşit Bey’in tespitlerini de alalım.

RAŞİT KÜÇÜK: Dünya İslâm’a açılırken, İslâm’ı anlatacak ve tanıtacak aydınlardan mahrum bir dünya ile karşılaştık. Problemlerimizden biri bu. Olanları da ülkenin içinde bile biraraya toparlayacak bir kuruluşumuz, bir teşkilatımız yok. Kendiliğinden de olmuyor. Fakülteler topluyor desek, hayır fakülteler de toplamıyor. O zaman emr-i bil’maruf, nehy-i anil münkere yön verecek “Türkiye’de müslümanlar bu meseleye nasıl bakıyor”u sorgulayacak bir aydınlar grubuna önce ihtiyaç var. Ayrıca İslâm’ın zahir görüntüsüne takılıp kalmak da hatalı. Pazar günü bir sohbet dinledim. Bir cemaatin iyi yetişmiş hocası. Öyle şeyler söyledi ki: “Bu Türkiye’de yaşamıyor” dedim. Sanki yerin altında bir yerde yaşıyor.

TAŞGETİREN: Şöyle bir şey sorabilir miyim? Diyelim ki İslâm’ı konu alan bir TV programı anonsunu duyuyorsunuz. Falanca kişi çıkacak diye. Acaba gönül rahatlığı ile ekran karşısına geçiyor musunuz? Yoksa “Gene ne olacak?” gibi bir endişe mi var?

KÜÇÜK: Çoğu kere endişe içindeyim. Bazı arkadaşları tenzih ederim. Ancak öyle kişileri çıkarıyorlar ki, geçmişteki bir imamın önünde makul dini bilgiler öğrenenler kadar bilgiye sahip değil. Bugüne kadar otoritesi olan çok az kişi çıkarılmıştır. Bazen öyle kişileri bulup çıkarıyorlar ki, ben o zaman korkuyorum. “Eyvah, yine ne diyecek?” diye endişe ediyorum.

TAŞGETİREN: İrfan Bey bugüne kadar televizyon programları izledik bu manâda. Sizin hisleriniz ne oldu, nelerde İslâm’ın görüntüsünün yanlış verildiği şeyler tespit ettiniz?

İRFAN GÜNDÜZ : Meseleyi iki boyutta ele almak istiyorum. Bir, müslüman camiadan kaynaklanan görüntü anarşisi var. Biz örneğimizi kaybetmiş bir nesiliz. İmaj anarşisinin temel sebebi ne? Ben bunu da iki noktada değerlendirmek istiyorum.

Birincisi çıkan insanların İslâm’ı temsil edip etmediği konusunu tayin edecek bir merciimiz yok. Sonra, söylediği fikirleri yargılayacak ya da bunun doğru veya yanlışlığını söyleyecek bir merciimiz de yok.

Tasavvufta bir prensip var, önce salâh sonra ıslah gelmeli. Bugün kendisi salih olmayan insanların başkalarını ıslaha gayret ettiği bir dönemde yaşıyoruz. O zaman, bakıyorsunuz nâkıs insanlar kendileri gibi bir sürü nâkıs insan ortaya çıkarıyor. Halbuki kâmil insan, önce kendisi salih olan insan bu görevi üstlense ve bunları tayin edecek, ehliyetsizleri susturacak ya da ehliyetlisine icazet verecek bir merciimiz olsa o takdirde o zaman kimin temsil edip kimin etmediği meselesi açığa kavuşur.  

İSMAİL L. ÇAKAN: Söylenenler muvacehesinde beliren bazı noktalar var. İslâm imajı, kendine has özelliği olan bir imaj olmakla beraber, elbette yaşayanlar tarafından bu imajın görüntüsü ortaya konulmakta, sahnelenmekte. Hiçbir zaman eksik olmamış bu sahnelemenin belli şartlar altında biraz daha geniş seyirci kitlesi tarafından izlenebilir hale gelmesi, daha büyük kesimlerin müşahede edebilir hale gelmesi, bazı mihrakları bu noktada birşeyler yapmaya şevketli. Bunlar kendilerini buna mecbur hissetmiş olabilirler. Amaçları doğrultusunda bu meyilden de bir netice çıkarmak istemiş olabilirler. Onların niyetleri ne olursa olsun, gerçek olan şey İslâm imajının seyircilerinin arttığı, İslâm’a ilginin yoğunlaştığı bir ortamda bir faaliyet de kendilerinde görülmesini istemeleridir. Bunu, ben art niyete vermek istemiyorum. Biz bir dergiysek, öbürü bir televizyon kanalı ise ve belli bir gelişme varsa, bu gelişmeye bigâne kalınamaz. Şurasından veya burasından o işin içinde olmayı ister. Bugünkü medya; bazı arkadaşlara, islamî kesime ilgi duyuyorsa bu toplumdaki gelişmenin sonucudur.

Mevcut imajın niteliğini tartışırken hesaba alınması lazım gelen noktalardan bir tanesi, İsmail Bey işaret etti, mekan hakimiyeti bizde değil. Bunun sürekli bilincinde olunması lazım. Sorgulama başkalarının elinde. Ama biz aktörüz, oynamak da zorundayız. Sahne de bizim değil. Biz bunun farkında olmamız gerektiği gibi bana göre bizi seyredenlerin de farkında olması lazım bu gerçeğin. Müslüman kesim, falan programda falanı seyrederken, unutuyor oranın başka bir yer olduğunu, tam camide alıştığı, kendi zemini neyse o zeminde gibi görmek istiyor orayı. Bu faaliyeti de göremeyince üzülüyor. Ben bir programı seyrettikten sonra hastalandım. Niye öyle? Ortam o kadar acayip. Melek çıkarmıyoruz ki oraya. Nihayet sonuçta kimi çıkarsak, bir insan. Bir yerde sürçecek dili, bu da mümkündür. Bizim arkadaşlarımızın fevkalade sorumluluk duyduğunu hareketlerinden izliyorum. Bütün vücuduyla konuşuyorlar. Ama karşıdaki adamın da bir tavrı var. Duruyor, hiç etkilenmiyormuş gibi duruyor, küfrünü bu etkilenmemiş gibi dururken söylüyor, daha sakin söylüyor, daha ağır söylüyor, iyi oynuyor. Rolü güzel yapıyor. Yetişmişlik, üslup burada kendini gösteriyor. Taktikleri kendi aramızda biraz geliştirmek zorundayız. İlk deneyimlerde, tartışılan, takılınan yerler olsa bile, bundan kaçamayacağımıza göre, bu hizmeti yapmak zorunda olduğumuza göre, kendi kanalımız olsa bile aynı acemilikler orda da çıkabileceğini hesap ederek bu işin galiba pratiğini yapmalıyız. Öyle bir taktik veya teknik içinde olacağız ki, adam kıyameti koparacakmış gibi üzerimize bombardıman da yağdırsa. biz sanki sadece bir iştirakçiyiz, karşımızdaki birine bir şey anlatmaya gelmişiz, soğukkanlılığını göstermemiz gerekecek.

TAŞGETİREN: Şimdi ikinci bölüme geçelim isterseniz. Bu tür programlar, toplumun farklı kesimlerinde farklı algılanıyor. Bir program sonrası, dergimizde çalışan arkadaşlardan bazısı “Ne kadar güzel cevaplar verdi, söylenmesi gerekenleri açık açık söyledi” dediler. Bazıları da “Dün perişan olduk, seyrettiniz mi?” dediler. Yani farklı tepkiler var. Henüz İslâm’ı tam bilmeyen, bu tür şeylerle İslâm’ı algılamaya başlayan insanlarda acaba nasıl etkisi oldu? Onu da tespit etmemiz gerekiyor. Bu tür programlara çıkmak gerekiyor mu gerekmiyor mu? Eğer çıkılacaksa merkezi bir seçme mi olmalı? Türkiye liberal bir yapıda belli oranlarda. Kimin konuşacağını yayıncı seçiyor. Kim çıkmalı? Bir de çıkınca ne yapmalı? Bazı hocalarımız “rol yapmalı” dediler. Bir kısmı “Buna imkân yok. Ortamdan muhakkak etkileniyoruz” dediler. Bir kısmı “Belli taktiklerimiz olmalı, belli bir taktik eğitiminden geçmeliyiz” dedi. Bir kısmı islâmî camiadaki farklı yapılanmalardan bahsetti. Nasıl düşünüyorsunuz? Bundan sonra medyaya İslâm’ı nasıl yansıtmalı? Hayreddin Bey Hocam, dilerseniz yine sizinle başlayalım.

HAYREDDİN KARAMAN: Konuyu şu başlıklar altında arzetmek istiyorum. Biri TV’de dini program, ikincisi hedef kitlemiz, üçüncüsü başta TV olmak üzere İslâm’ın arzına katılan insanların evsafı, dördüncüsü anlatılacak İslâm, beşincisi üslûp, altıncısı yararlanabileceğimiz program çeşitleri.

Akif merhumun bir şiiri var:

“Alınız ilmini garbın alınız san’atını

Veriniz bir de mesainize son sür’atini

Onun altında bir yerde Akif: “Yalnız mahiyyeti ruhiyyeniz olsun kılavuz” diyor. Sonra Japon örneğini, Hint örneğini anlatırken de diyor ki: “İz’an ve iman sahibi bir heyet sahile durdular. Batıdan gemi gemi aktarılan eşyayı ve değerleri ayıklamaya tabi tuttular, işe yaramayanları iade ettiler. İşe yarayanları aldılar. Bu şuur demek ki onlarda da mevcut. Yani mutlak olarak ilmini ve san’atını bile alamazsınız. Orda kaldı ki, san’attan, teknik ve teknoloji kastediliyor, estetik kastedilmiyor, ilimden de müsbet ilim kastediliyor. Bunlar bile kirlenmişlikle gelir, kültür bulaşığıyla gelir” diyor. Şimdi artık antropologlar, kültür sosyologları, bunları kültürel kirlenmişliğinden temizlemek çok zor bir iştir. Ama, bu şuur olmalı ve temizlemeye çalışmalıdır, diyorlar. Buradan hareketle, bir teşbihle TV’ye intikal ekmek istiyorum. Biz, ihtiyacı olanlara, mesela şeker taşımak istiyoruz. Ama elimizde başkalarının hep çöp taşıdıkları bir kamyon var. Ve başka da bir aracımız yok. Bununla ancak taşıyacaksak, buna şekeri koyup taşıyalım mı yoksak bu çöp kamyonudur, diye şekeri koyup taşımaktan vaz mı geçelim? Bu hesabı oturup yapacağız. Ben bu hesabı yaptım. Diyorum ki, bir yandan bir başka araç icat etmeliyiz öte yandan bu aracı icat edinceye kadar çöp kamyonuyla şekeri taşımalıyız. Çünkü, çöp kamyonuyla da şekeri taşımak istemezseniz, yarın ne o araca ihtiyaç kalır ne de taşımaya. Çünkü taşıyacağınız kimse kalmaz, diyorum. O halde TV’de dini program olmalıdır, diyorum, isterseniz şöyle söyleyelim, TV’de bizim kültürümüzün programı olmalıdır. Doğrusu biz TV’de yalnız dini programın adamı da değilizdir. Bunu bir kültür olarak alalım, bizim özümüz, öz kültürümüz olarak alalım. Ve davayı böyle yürütelim. Bizim kültürümüz, neyi ihtiva ediyorsa onun TV’ye yansıması konusunda biz yine aktif olalım. Söz sahibi olalım, kontrol sahibi olmaya çalışalım manasında kullanıyorum. Özellikle; dini programsa, İslâm imajından hareket ettiğimiz için, bu bir zarurettir.

Ve bu kirlenmişliğine rağmen gazetede, dergide, sinemada, tiyatroda genelde san’atta: sosyal hayatın bütün safhalarında olduğu gibi TV’de de olmalıdır. Bu mekan kirliliğine, mekan yabancılığına rağmen. Bunu, bir zaruret olarak görüyorum. Hep iki şey karşımıza geliyor; Müsbet menfi. Celbi menfaat mi, def’i mefsedet mi kabilinden. Yazarsak işte bunu desteklemiş olmaz mıyız, birtakım insanlar nezdinde aklamış olmaz mıyız? Bir bu baskı yapıyor insana. Bir yandan da yazmazsak, bu gazetenin okurlarına nasıl ulaşacağız. Bu daima bizim bir handikapımızdır. O halde; bence mutlak red, yol ve çare değildir. Bu hesap yapılarak red veya kabul edilmelidir. Yani cüz cüz, parça parça. Bütünüyle reddemeyiz bu araçları.

Devam Edecek

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir