All for Joomla The Word of Web Design

İlim Adamlarımızla “Ekran Sancısı”nı Tartıştık “İslam Televizyona Nasıl Yansımalı?” III

TAŞGETİREN: Hocam burada bir şey sorabilir miyim? Şimdi bir müstakil dini program yapmak var, birde bu sistemin gündemleri var. Bu sistemin getirdiği gündem var. Diyelim ki, zina, serbest yaşama, diye bir gündem. Bu sistemin gündemi içerisinde çağırıyorlar. Diyorlar ki; İslâm’ın bu konudaki hükmü ne? Müstakil programlara çıkmak bir bakıma inisiyatifi sizin kullanmanız demek oluyor. Halbuki, öbür programlarda, inisiyatif bir bakıma bu sistemin inisiyatifi. Burada bir tercih yapılabilir mi?

KARAMAN: İkisi de olmalı. Elimden geldiğince bu programları takip etmeye çalışıyorum. Siz prensip olarak söylediğinizde haklısınız, ama işin bir başka yönü de var. O da şu: “Mesela, “Stüdyoda buluşalım” gibi bir program düşünelim. Böyle bir programda ipin ucu başkalarının elinde. Fakat, oraya bir hoca olarak katılabilirsiniz. Şuurlu, akıllı, bilgili ve nâtıkası yerinde bir müslüman olarak da katılabilirsiniz. Şimdi böyle bir programa bu dediğim insanlardan biri çıkmazsa, çıkmazsak; bir tez eksik kalıyor. Bu ciheti de düşünmüş olmamız gerekiyor. Hakikaten bir tez eksik kalıyor. Tek taraflı beyin yıkama olabiliyor. Sonra hedef kitleyi nazarı itibara almalıyız. Yani bir camide konuşuyorsunuz, bir de televizyonda. Bazıları diyorlar ki, “Nerede olursanız olun aynı konuşmalısınız. Ben bir müslümanım, benim iki dilim olmaz.” Yok, iki dilin olmalı. Beş tane dilin olmalı mümkünse. Aynı gerçekleri, farklı üslûplarla farklı metotlarla anlatmalısınız. Anlatamıyorsanız, anlatanlar çıkmalı. O zaman siz kürsüde, öbürü dershanede. öbürü televizyonda olmalı. Mutlaka bu hedef kitleyi nazarı itibare alabilen ve onların gönüllerine, kafalarına ulaşabilen insanlar olmalı.

Bu anlatanlarla da ilgili aynı zamanda. Üçüncü şeyi de vermiş oluyorum. Bu, bizim Türkiye’deki dernekler, vakıflar, dergiler, gazeteler gibi, kimi zaman ocak gayreti, kimi zaman imrenme, kimi zaman menfaat yarışması sebebiyle oralara insanlar aracılar koyarak, rüşvetler vererek girmeye-çıkmaya çalışıyorlar. Onlara tepki göstermeliyiz. Ve onları oraya çıkamaz hale getirmeliyiz. O tipleri çıkamaz hale getirmeliyiz. Bu, bizim vazifemizdir. Bizi rezil edenleri, yetersiz kalanları oraya mutlaka çıkartmamalıyız. Bu konuda tepkili olmalıyız. Buna mukabil, başarılı olanı da mutlaka teşvik etmeliyiz, desteklemeliyiz. Üşenmemeliyiz. Bir telefon açmalı, ziyaret etmeli, tenkitten de kaçmamalıyız. Şurası iyi oldu, burası kötü oldu demeliyiz. Bu, en büyük hizmettir. Böyle yetiştiririz, biz birbirimizi. İnsanımızı böyle yetiştiririz. Bu bir heves meselesi olmamalı, bu bir sorumluluktur. Çok önemli bir makamdır, mevkidir, iştir, tenkitlerimizle, teşviklerimizle ve tahzirlerimizle yardımcı olmalıyız. Anlatılacak İslâm konusu. Bu bir konuşma içinde de olur, muhtelif programlarda da olur. Netice itibariyle biz bu halka üç bakış açısından İslâm’ı sunmaya çalışmalıyız. Biri, ideal İslâm ya da kitapta sünnette gözüken, varolan ve Resûlullah’ın, Hülâfa-i Raşidin’in hayatında, devrinde sosyal hayatada tecelli eden İslâm’dır. Ben bunu idaele en yakın İslâm diye düşünüyorum. Kemâl’e de en yakın İslâm diye düşünüyorum. Onu anlatmalıyız. O İslâm tek boyutlu değildir. O İslâm’da Hz. Peygamber’e mahsus ahkam vardır, takva, birr sahibi, salih insanlara ait ahkam vardır. Nefs-i emmaresi ile mücadele halinde olan insanlara ait ahkam vardır. Günahkarlara, kafirlere, münafıklara ait ahkam vardır. Bunların hepsi de, İslâm ahkamıdır. O halde toplum içerisinde bu türler, bu tipler tenevvü ederek her zaman bulunur. O ideal İslâm demek, sadece Hz. Peygamber’in, Ebubekir’in kendine mahsus olan İslâm değildir. Ama, o da verilmelidir. Boy ölçüsü almak bakımından, kâmil İslâm verilmelidir. Fakat, bunun kâmil olduğu, mükemmel olduğu, ideal olduğu; bunun da alt basamaklarında İslâm’ın bulunduğu söylenmelidir. Başkalarının da yaşayacağı, başkalarının da yaşayarak kul olacağı, cennetse eğer hedef, cennete gidebileceği İslâm. Yanlış anlaşılan ve yanlış uygulanan İslâm da anlatılmalıdır. Yanlışlar da orada dile getirilmeli, göze getirilmelidir. Elbette, yanlışı anlatıp orada durmamak kaydıyla.

Ama mutlaka yanlış uygulama, orada verilmeli. Bu noktada mübalağa edilmemeli. Bunu yapan insanlar suçlanmamalı. Doğduğuna, müslüman olduğuna pişman etmemeli. İnsanları buraya getiren faktörler. O işte kirlilik. Kirlenme ne zaman başlamış, insanlar ne zamandan beri o pis havayı teneffüs ede ede artık kanları da kirlenmiştir.

Bunu da nazarı itibara alarak asıl suçluyu yakalamalı. Asıl suçlunun kurbanlarına fazla yüklenmeyip, onları sadece ikaz etmeli, şuurlandırmaya çalışmalı, bu yanlış uygulamada, bu faktörler sebebiyle biraz haklı oldukları bile kendilerine işaret edildikten sonra işin doğrusu anlatılmalı. Yine Kitap ve Sünnet’teki İslâm yani ideal İslâm ile bizim geleneğimizdeki İslâm anlatılırken burada ilahi ve evrensel olanla beşeri ve geçici olanı birbirinden ayırmalı. Bu da sıradan bir insanın yapacağı iş değildir. Gerçekten bu İslâm ilimlerinin en güç olanıdır. Ve aynı zamanda ictihaddır, en üst seviyelerin işidir. Fakat ne yazıktır ki son yüzyıl içerisinde bu işi hep amatörler yapmıştır. Yani İslâm’ı bilmeye hevesli olan ama ûlema silkinde yetişmemiş, usulüne göre İslâm ilimlerini almamış ve ahzetmemiş insanlar bunu yapmışlardır. Onlar İslâmı kendilerine göre bölmüş parçalamış şu kısmını öz ve evrensel bu kısmını geçici sosyo kültürel şartların gerektirdiği ama şimdi artık devri geçmiş İslâm olarak ortaya koymuşlardır. Tekrar ediyorum bu İslâm ilimlerinin en zorudur. Ve bunu mutlaka bugün -varsa- dünyada İslâm alimlerinin en üst seviyesinde olanlar yapmalıdır. Ve ondan sonra o bir anayasa gibi olmalıdır.

Üslup olarak da şunları söyleyeyim: Konuşan kişi güvenli bir ruh haleti içinde tasvir ederek anlatmalı. İspat ederek karşısındakini kazanmak gibi bir hedefi olmamalı, çünkü İslâm ispat konusu değildir, ispat laboratuarda olur, müsbet ilimlerde olur. İslâm ispat üstüdür.

İspat etmek gibi bir amacınız olmazsa telaşınız ve heyecanınız da olmaz. Sadece tasvir etmek ve anlatmak gibi bir davamız olur. Hem Peygambere hem onun ümmetine verilen vazife budur, insanları kazanmak bize ait bir iş değildir.

Kullanılabilecek araçlar konusuna gelince madem ki bu oturumların faydalı olduğuna inanıyoruz. O halde başka bir oturumda ele almaya değer başlı başına bir konudur. Ben sadece konunun başlıklarını söyleyeceğim. Biz İslâm’ı arz için genelde sanat alanında özeldeyse televizyonda hangi araçları kullanabiliriz? Yani bir örnek olsun babından mesela kadını kullanabilir misiniz, kılık kıyafet değiştirmeyi taklidi kullanabilir misiniz, temsili kullanabilir misiniz? Ben temsilde bir kafiri oynayabilir miyim, temsilde karıyı boşaya bilirmiyim hac’ta kalabilirmiyim vs. Yani bunlar bizim değil ama, ben bu çöp kamyonuna binebilir miyim? Binersem neresinde oturabilirim? Bu da öyle ulu orta karar verilecek bir konu değildir. Hem sanatçı, hem mütefekkir, hem de İslâm bilimcileri oturup kullanılabilecek-kullanılamayacak araçları birbirinden ayırmak, bunun için de, en azından bir geçiş dönemi yani zaruretler dönemi ve normal dönem ayırımından hareket etmek gerekir diye düşünüyorum.

ALİ RIZA DEMİRCAN: Efendim Televizyona çıkma konusunda öncelik İsmail L. Çakan hocamındır. Ben topu topu 3-4 defa çıktım. O da tevafuk olmuştur. Ben, gerek Günaydın gazetesindeki maceramda gerekse son günlerde aldığım davetlerde son derece ızdırap çekmişimdir. Yani bu karara varmak için son derece ızdıraplı zamanlarım olmuştur. Fakat bir şey tespit ettim maksadınız ilahi rıza olunca elle tutulur gözle görülür yardımlar görüyorsunuz. Hayreddin Bey hocamın da üzerinde durduğu nokta fevkalade önemli. Çünkü bunlar belli insanlar ve belli şeyleri söylüyorlar, toplum bunları dinledi, tekrar tekrar dinleyecek ama benim onların konuştuğu konularda söyleyeceklerim var ve ben de çekinirsem kim söyleyecek diye gece uykum kaçıyor. Belki hakkını veremeyebilirim ama her konuşmaya. Hayreddin Bey hocamızı çıkaracak halimiz yok. Şimdi belli insanlar belli görevleri üstlenecekler. Sonra karşı tarafı da tamamen planlı-programlı sanmayın. Bu insanların bizden çevreleri yok. Ben bazıları için vesile oldum ve bazı programlara çıkdılar.

Programı yapan bana şunu söyledi: Ben sizin gibi inançlı bir insan değilim, bunu itiraf ediyorum. Ama istiyorum ki bu toplumda program yaptığımıza göre bu konu da İslâm ne diyor, bunu birisi söylesin, istiyorum.

Bir örnek verip birkaç cümleyle sözümü bitireceğim. Bir müslüman hanımın çıkarıldığı “Bizim Koltuk” programından sonra Ahmet Altan’a telefon açtım ve dedim ki: Beyefendi sizin bir gazeteci olarak ilginç bulduğunuz konuları programınıza almanız ilginç kişileri davet etmeniz makul ama, makul olmayan bir şey var: Bir kişiyi çağırıyorsunuz, “İslâm ve Demokrasi” gibi fevkalade akademik çalışmaları gerektiren konuları seçiyor ve bu kişiye soruyorsunuz. Yani sizin amacınız İslâm’ın bu konularda cevap veremediğini ispat etmek mi? Eğer cidden bir şeyler öğrenmek ve kültürel mozayiğinizi zenginleştirmek istiyorsanız bu konuda İslâm’ın ne dediğini merak ediyorsanız ben size müşavirlik yapayım. Bu gibi mes’eleleri kime soracağınızı size göstereyim, dedim. Şimdi bu konuşmamız sırasında benim ses tonumdan ve üslubumdan etkilendiğini ifade ile “Dinamit programına çıkar mısınız” dedi. Yani o adamların illada İslâm’ı çirkinleştirmek gibi bir amaçları yok. Ama bizde çevreleri yok. İnanırım ki “İslâm ve Demokrasi” meselesine Hayreddin bey hocamızı getirirdi. Getirirdi ama bilmiyor, ulaşamıyor. Ama zemzemle yıkanmış da değiller. Art niyetlerini gözardı etmiyorum. Yalnız karşı tarafla diyaloğa girmekte büyük fayda var. Geleceğin Halid İbn-i Velidleri, Ebu Süfyan’ları bu camianın içindedir.

Devam Edecek

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir