13 Aralık 2018 Perşembe
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Instagram  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Instagram

İnsan düştüğü yerden kalkar

Müslümanların fiili olarak dünya sahnesinde yaklaşık iki yüzyıllık yokluğu, düştükleri yerden kalkamamaları, toparlanma gayretleri içindeyken yeniden tökezleyip düşmeleri ve düşmelerin neredeyse yazgıya dönüşmesi haleti ruhiyemizi olumsuz manada derinden etkiliyor.
İnsan düştüğü yerden kalkar
Binlerce telif eser, binlerce yazılmış metin, binlerce konuşma vaaz konferans seminer sohbet, bir türlü düştüğümüz yeri bize gösteremiyor. Gösterememesi veya göremememiz, gösterilen çabaların genel olarak sürekli teşhis üzerine olması, hastalığın tanımına yönelmesinden kaynaklı olduğu ve tedaviye dönük çabaların yetersiz kalmasından kaynaklanıyor.

İlerleyen süreçte ortaya çıkan, aydınıyla entelektüeliyle akademisyeniyle sonuçlar üzerinde çaba harcanması, çözülmelere dikkat çekilmesi, bu çözülmelerin bizi ne hale getirdiği üzerinde yoğunlaşması kuşatıcı bir çözümün önerilmesini imkânsız kılıyor. Sürekli düşmandan yakınılması, düşmanın bize yapıp-ettiklerinin öne sürülmesi, düşmanın sanki başka bir iş varmışta işini bırakıp bu işlerle uğraştığı izlenimini uyandırıyor. Hastalıkların teşhisinde gayet başarılı olan camia, çözüm önerilerinde ise ne yazık ki çok ketum durumda.

Tabi bunun birçok sebepleri olduğu bilinen gerçeklerdir. Bunlardan belki de en başta geleni, Müslüman camiadaki aydın ulema kesiminin teşhis edebilecek yeterliliğe sahip olmaları, lakin çözüm önerecek entelektüel kapasitemizin olmayışı olarak görülebilir. Eğer bu olasılığın göz ardı edilmesi gerekiyorsa, o zaman çözüme dair öneride bulunacakların yeterli cesaretinin bulunmadığı kanaatine varılabilir. Zira teşhisin bir riski olmamaktadır, lakin tedavi-çözüm kendine has usulünde birçok riski bünyesinde barındırmaktadır. Çözüm önermek, tedavi etmek, el uzatmak, yardım etmek aynı zamanda bir bedelinde ödenebileceği anlamını taşımaktadır. Çözüm ya da tedavi sorumluluk almak, riske girmek, elini taşın altına sokmaktır.

Kadim kuraldır, insan düştüğü yerden kalkar, nerede düştü neden düştü ve nasıl düştü bunlar analiz edilir. Düşmesinin ardından yapılan analizler, teşhisler düşeni iyileştirmeye yeterli değildir. Kayda değer olan ve dahi zaruret arz eden, hastanın iyileştirilmesine dair görüş beyanıdır. Esas mesele nasıl bir yol bulup da düzeleceğimiz, düştüğümüz yerden kalkmayı sağlayacak bilgiyi nasıl üreteceğimizdir. Evet, düştük, evet battık, şimdi yokuz, sözümüz dinlenmiyor. Yeniden söz sahibi olmak istiyorsak, dünyayı yeniden inşa etmek istiyorsak, böyle ideallerimiz devam ediyorsa, bunların gerçekleşmesi için yaşanan insanlık dramına, adaletsizliklere, sosyal, siyasal, ekonomik, içtimai, ahlaki, felsefi ve ilmi sıkıntılara dair çözüm üretmeliyiz.

Müslümanların tarihi süreç içerisinde siyasi, askeri, ilmi, kelami, felsefi, ekonomik, sosyal olarak yükselmeleri, dünyaya sözünü dinletebilmeleri, belli bir samimiyetin ve azmin sonucuydu. Hayata dair hiçbir şeyi boş vermeden ele aldılar, tahkik ettiler, tenkit ettiler, karşısında duran yapıları çözdüler. Müslümanların kısa sürede çeşitli etnik ve sosyal yapılarla karşılaşmaları, onların taşıdıkları kültürel birikimleri, coğrafi bölgeleri ele almalarına neden oldu. Müslümanların makbul dönemlerinde öne çıkan en önemli hususlardan birisi şüphesiz ki karşısında duran yapıları çözmeleriydi. Müslüman münevverler dönemlerinde var olan dini, felsefi, kültürel yapılarla yakından ilgilenmiş ve onları çok iyi analiz ederek çözüp, buna binaen tenkit ve savunmalarda bulunarak muhkem mevkiler kurdular.

Müslüman cenahın bu ceht ve gayreti tarihin seyri içinde belli bir döneme kadar kesintisiz devam etmiş, sorunları çözmede ve karşısında var olan siyasi, askeri, ekonomik, sosyal yapılara karşı sürekli teyakkuz halinde faal olmuştur. Belli bir dönem gelmiştir ki bu dönemden sonra bir düşme eğilimi başlamış ve bugünlere gelinmiştir. Gelinen süreç boş vermişliğin bir sonucu mudur, yoksa başka nedenler mi vardır bakmak zaruretini gerektirmektedir. Zira manzara-i umumimiz içler acısıdır. Özellikle postmodern dönem parçalanmışlığı çok farklı ve acıtıcı olarak rahatsız edici boyuttadır. Öyle ki, kimse bir başkasıyla neden ihtilaf halinde olduğunun bile farkında değildir.

Bunun çok açık göstergelerini Müslümanlar arası diyaloglarda görmekte, ihtilafın tefrika boyutu fikri ve ameli dünyamızda arzı endam etmektedir. Bu tespitler soyut ifadeler değildir. Bilakis Müslüman cenah arasında var olan yaşanagelen yakıcı yıkıcı hakikatlerdir. Bu ifadeleri ispatın gayreti bile zaman kaybıdır. Şimdi bütün bunların ötesinde, Müslümanlar olarak ne yapabileceğimizi gözden geçirmeli, gerekli adımları geç kalmadan atmalıyız. Şurası sosyolojik bir gerçektir ki, insanı düzeltmeye şimdi başlayanlar, ancak üçüncü nesilde meyvesini görecektir. İş bu sebepten, nerede ne zaman nasıl bir hata yaptık, nerede ayağımız tökezledi de düştük acilen gözden geçirilmelidir. Müslümanlar nerede ne zaman neden düştüklerine iyi bakmalıdır.

Bu konuda geleneğimizin zengin birikimi bize yol gösterebilir. Bilindiği gibi İslam Düşünce Tarihinin erken döneminde Müslümanlar yabancısı olduğu birçok ırk, coğrafya, kültür, bilgi, gelenek-görenek, felsefe, sosyal siyasi içtimai yapılarla karşılaştılar. Bu durum karşısında ulema önlerine çıkan yabancı yapılarla korkmadan yüzleşerek onları tanıyıp çözme gayreti gösterdiler. Akıl merkezli felsefe karşısına, iman merkezli kelamı inşa ettiler. Kendilerince bir yol yöntem, usul geliştirerek, belli mevziler edindiler. Bu mevzileri kendi içinde kurallara bağlayarak, dış müdahalelere karşı savunma refleksini ortaya koydular.

Karşılarına çıkan üç bin yıllık Grek felsefesine, bir o kadar olan Fars Mecusi geleneğine, Hint mistizmine, Türklerin Şamanist dünya görüşlerine karşı amansız mücadele vererek, artılarını eksilerini ortaya çıkararak, gelecek kuşaklara devasa bir miras bıraktılar. Her Müslüman münevver kendi zaman mekânı içinde, iman merkezli samimice mücadelesini sürdürdüğü gibi, yaşadıkları toplumu da dönüştürme gayretinden geri durmadılar. Elbette yaşadıkları dönemde birçok olumsuzluklarda vardı, lakin buna mukabil fikri, felsefi yorumlara karşı, sosyal içtimai alanlarda, iktidar itaat ilişkilerinde tatmin edici çözüm önerileri ürettiler. Her düştüklerinde yeniden kalkmayı başarabildiler. Belki de en büyük kazançların başında düştükleri yerden kalkmaları olmuştu.  

Eğer ortalama bir tarihlendirme yapılacak olursa Miladi 800 yılından Miladi 1800 yılına kadar gerek askeri, gerek siyasi, gerek ekonomik, gerekse toplumsal anlamda sosyal içtimai tökezlemelerde, düşmelerde, nerede düştüklerini görerek her zaman bir yolunu bulup ayağa kalktılar. Bu ayağa kalkış esnasından büyük sorunlar yaşansa da, kendi iç meselelerini kendi aralarında çözecek beceri melekelerini kullanma erdemini gösterdiler. Bu büyük başarıdır.

Modern çağın ifsat edici, ayartıcı, yoldan çıkarıcı teklifleri karşısında Müslümanlar aldandı, kaybetti. Bu aldanış ve kaybediş, süreç içerisinde bizi içinden çıkılmaz hale soktu. Bir yerlerde ayağımız tökezledi ve düştük. Ama nerede nasıl düştüğümüzü bir türlü bulamıyoruz, lakin dünyaya bir söz söyleme arzusunu halen kalbimizde saklıyorsak, nerede nasıl düştüğümüzü bulmalıyız.

 Bu nasıl yapılır, nereden başlanır, hangi usullerle ve kimlerle yapılır buna ehil olanlar bir araya gelip karar vermelidir. Müslümanlar kendilerine dayatılan batıl hayat tasavvurlarının anlamsızlığını, iman merkezli akılla, kalbi bir idrakle, azimli bir gayretle, samimi niyetle anlamaya, onları çözmeye, batıla karşı Hakkı haykırmaya çalışmalıdır. Bu elbette kolayca varılacak sonuç değildir. Öncelikle çözüme dönük çabanın gerekliliğine inanmam ve bu konuda samimi olmak gerekmektedir.

Müslümanların sorununu kendileri kendi aralarında çözecektir. Bu yüzden beşeri iradelerin çözüm önerileri, yüzümüze gülmeleri, sosyal siyasal ekonomik yardım önerileri belli bir eşiğe kadar olacağından, muhalefet hürriyetine sahip olunamaz. Çözümlemelerimiz sadece Müslümanlara dönük olmamalı bütün insanlığı kuşatacak erdeme sahip olmalıdır. Bütün insanlığı kuşatacak erdeme sahip olma gibi bir haslete ve kavramsallaştırmaya, modern çağın ulus devlet formu yabancıdır. Ulus devlet için önemli olan kendi vatandaşı olması ve çizilmiş sınırların içinde barınması önceliklidir. Bir sınırı aşmanız ancak belli bürokratik işlemler sonucu ve müsaade iledir.

Biz Müslümanlar için öncelikli olan, iman eden bütün insanlığın kardeşliği esastır. Bu sebepten hesap kitap yapışımız, bir usul belirleyişimiz, tüm yeryüzü ölçeğinde olmalıdır. Tarihimize baktığımızda, bir ulemanın Endülüs’ten kalkıp Semerkant’a gittiğini, Semerkant’tan kalkan birinin Tunus’a geçtiğini, oradan bütün coğrafyayı dolaştığını görüyoruz. Bu kurguda, bu dünya düzeninde böyle bir eylemin elbette pratik bir karşılığı olmayabilir, ama elli yıl-yüz yıl sonra da olmayacak diye de bir kural yoktur. Hesabımız kitabımız zaman ve mekân üstü olmalı. Zira yeryüzünün kendilerine mescid kılındığı tek ümmet İslam Ümmetidir.


Yakup DÖĞER
http://www.mirathaber.com/insan-dustugu-yerden-kalkar-8-5845h.html


Back To Top