20 Ekim 2018 Cumartesi
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Instagram  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Instagram

İbnü’l-vakt olmak ya da “ân”ı yaşamak

Zaman, varlık âleminin hızla akıp giden en büyük değeridir. İnsanı ezeliyetten ebediyete; yâni zaman ötesi ufka taşır zaman. Zaman âlemin varoluşundan sona erişine kadar; geçmiş, gelecek ve ikisi arasındaki “ân”lardan ibarettir.

Zaman; dehr, vakt ve ân gibi kavramlarla da ifâde edilir. İnsana verilen ömür sermayesi, ister nefeslerle sınırlı olsun, isterse vakitle belirlenmiş olsun, zaman idrâkinin cereyan ettiği en önemli alandır. İnsan, hayatı bir zaman ve vakit ölçüsü ile idrak etmektedir. Bu yüzden hayat, zamanı kullanma ve değerlendirme ameliyesi sayılabilir. İnsan, bilincine erdiği andan itibaren elinden süratle kaçarak fanilik tarafına doğru akıp giden zamanı kalıcı şeylerle donatma çabasındadır. Çünkü insan bilir ki kendisi için zaman, belirli ama bilinmeyen bir dilimden ibarettir. Bu yüzden zamanın boşa harcanması ya da menfîlik girdâbında zâyi edilmesi en büyük hüsrandır. İslâmî telâkkîde boş zaman yoktur. Nitekim Allah Teâlâ: “Bir işten boşaldığın zaman hemen bir başkasına koyul ve yalnız Rabbine yönel!”[1]Buyurur.

Bu ayetin hükmüne göre müslümanın boş zamanı olmaz ve olmamalıdır. Müslüman zamanını rûhunun ve bedeninin özellik ve ihtiyaçlarına göre doldurur ve en iyi şekilde değerlendirir. Zaman kullanımında ibâdet kadar, iş kadar dinlenme ve eğlenmenin de yeri vardır. İbadet ve tâatını, iş ve dinlenmesini âyetin sonunda dikkat çekilen “sadece O’na yönelme” hassâsiyetiyle değerlendirebilen insanın boş ânı ve âtıl zamanı olmaz. Çünkü ibâdet, tâat ve çalışmaya kuvvet olsun diye istirahat ve dinlenmeye ayrılan zaman, boş zaman değildir.

“Kur’an’da asra, geceye, sabaha, kuşluğa yemin olsun gibi değişik zaman dilimlerine yemin edilerek zamanın önemine dikkat çekilmiştir. Bu yeminler, zamanın izzetinin ilahi dille tescilidir. Zaman aslında kulluk ve imtihan gayesiyle yaratılan insanoğlunun âhiret güzergâhı üzerinde geçmek zorunda olduğu sanal bir tüneldir.”

Kur’an’da asra, geceye, sabaha, kuşluğa yemin olsun gibi değişik zaman dilimlerine yemin edilerek zamanın önemine dikkat çekilmiştir. Bu yeminler, zamanın izzetinin ilahi dille tescilidir. Zaman aslında kulluk ve imtihan gayesiyle yaratılan insanoğlunun âhiret güzergâhı üzerinde geçmek zorunda olduğu sanal bir tüneldir. Zaman tüneli insanın, kendisinin farkında olmasına yarar. Âhiret, bu farkında olma bilinciyle kazanılır. Nitekim Kur’an’da Allah Teâlâ, Tekâsür Sûresinin son âyetinde: “Sonra o gün size verilen her nimetten sorgulanacaksınız” buyurduktan sonra onu takib eden Asr sûresinin ilk âyetinde “asr”a yemin etmektedir. Asr, bir zaman dilimidir. Peşi sıra gelen âyette ise insanlığın zararda olduğundan bahsedilmektedir. Bu yüzden zaman azizdir, ne kadar çok olursa olsun değerinden bir şey kaybetmez. Aynen su misali. Zaman hayattır, zamanı israf hayatı israf; yani intihardır. Allah Rasûlü: “İki nimet vardır ki insanların çoğu onların kadrini bilmez. Bu iki nimet sıhhat ve boş zamandır”buyurur. Medeniyet tarihi yorumcuları, medeniyetleri, zaman ve mekân medeniyetleri olarak ikiye ayırmaktadır. Mekânı temel alan ve onu merkezine yerleştiren Batı medeniyeti daha çok somut ve sınırlı bir dünya kurmuştur. İslâm ise merkezine zamanı alan bir medeniyetin sahibidir. İslâm’da her şey zaman önceliklidir. İbâdetlerde de, günlük yaşantıda da bu böyledir. İslâm’da ibâdet gün ve saatleri, iş ve mesâî vakitleri zaman öncelikli olarak programlanmaktadır. Namazda zamandır aslolan. Namazın vakti girmeden namaza âid mekânın bir esprisi yoktur. Çünkü vakit girince namaz her yerde kılınabilir. Oruç vakit öncelikli, yılın belli bir ayına münhasır ve zaman dilimleriyle belirlenmiş; imsâk ile iftar vakitleri arasında bir ibâdettir. Mâlî bir ibadet olan zekât için de zenginliğin üzerinden bir yıl geçmesi, tekrarı için de zenginliğin sürmesi gerekmektedir. Yıl geçmeden kişiye tekrar zekât farz olmaz. Hac ise zamanla mekânın eşit ağırlıkta idrâk edildiği bir ibâdettir. Evet, hac için bir mekân zorunluluğu vardır, ancak bu mekânda belli bir zamanda vakfe yapılmakla hac tamamlanır. Haccın kazâsı yoktur. Hatta memleketinden bütün zorluklarını göğüsleyerek hacca çıkan bir kimse, zamanı önemsemeden hareket eder ve arefe günü Arafat vakfesine yetişemezse “hacı” olamaz. Ertesi sene tekrar haccetmek zorundadır.

Zamanı bu kadar önemseyen bir din, bütün zorlukları yenecek ve irâde sahibi, güçlükleri başaracak insanlar yetiştirir. Zaman merkezli medeniyetin önemi buradadır. Kur’an’ın önemine vurgu yaptığı, Hz. Peygamberin muhafazasına dikkat çektiği zaman olgusuna irfan ehli ayrı bir önem atfetmektedir. Her şeyden önce irfan ehli, ânı yaşamaya davet ederler. Ârifler geçmiş, hâl ve gelecek şeklindeki üçlü zaman algısı yerine tekli zaman algısıyla “ân”ı yaşamayı önemser; dünle avunmak, yarının kaygısına gömülmek yerine “ân”ı fırsat bilmeyi tercih ederler ve bunun için ibnü’l-vakt; yâni vaktin çocuğu/insanı olmayı tavsiye ederler.

İbnü’l-vakt olmak, zaman bilincine varmak ve “ân”ı gereği gibi yaşamaktır. Zamanın çocuğu olmakla zamâne çocuğu arasında fark vardır. Zamanın çocuğu, zamanı yönetendir; zamane çocuğu zamanın yönetip savurduğu kimsedir. İlk dönemlerden itibaren bu kavramı kullanan irfan ehli, bununla, bir vakitte yapılması en uygun olan işi gerçekleştiren ve belli bir zamanda kendisinden isteneni yapmakla meşgul olan kişiyi kastetmişlerdir. Bir de “Ebu’l-vakt”vardır ki, o da zamanın sahibi demektir.

İnsan içinde bulunduğu ânın ne kadar farkındaysa o kadar saygındır. Onun her ânı biricik olduğu kadar nefsinin her bir ânı da biriciktir. Bazı klasik metinlerde nefsin her bir anına nefes yani “soluk” denir. Buna göre irfan ehline “nefes ehli” de denir. Çünkü onlar her nefeste, her solukta ve her ânda, nefsin biricikliğinin tam bilincinde olarak yaşarlar.

İbnü’l- vakt olmak zamanı emânet görmektir. Bu yüzden insan zamanın kıymetini bilmeli, onu iyi yönetmelidir. Bugün Batı’dan “Time Management” adıyla hayatımıza giren kavram zaman yönetiminin önemine işaret etmektedir. Zamanı planlı yaşamak, her şeyi vaktinde yapmak demektir. İbnü’l-vakt olmak ise zamanı o vakit için en değerli şey ile geçirmektir.

Mevlânâ ibnü’l-vakt olmayı şöyle bir hikâye ile anlatır:

“İhsan sâhibi bir zengin etrafındakilere paralar dağıtırmış. Bir gün bir velîye: “Sultanım size bugün bir kuruş mu vereyim, yoksa yarın üç kuruş mu versem?” diye sormuş. O Allah dostu “ibnü’l-vakt” da demiş ki: “Dün yarım kuruş verseydin, bugün vereceğin bir kuruştan da yarın vermeyi düşündüğün üç kuruştan değerliydi, beni daha çok memnun edecekti.” Ardından da ilâve etmiş: “Peşin tokat veresiye bağıştan iyidir. İşte suratım, vur silleyi! Silleyi vuran sen olduktan sonra, ben de başım da onun sarhoşudur. Ancak aklını başına al da şu içinde bulunduğun ânın kıymetini bil” demiş.

İnsan bu dünyada ne kazanacaksa sıhhat ve değerlendireceği boş zaman ile kazanacaktır. Kazançsız heder edilen her an, ömür sermayesinden bir ziyan ve hüsrandır. Bu yüzden nefesler çok kıymetlidir. Alınıp verilen her nefes, insanın ebedî hayatı için kâr ya da zarardır. Özellikle son nefes, “hüsn-i hâtime” çok önemlidir. Çünkü itibar son nefesedir. Belki de ömür sermayesinin tek amacı son nefesi kurtarmaktır. Bunun yolu da her nefesi son nefes bilinciyle yaşamak, zamanı îmanla kuşanmak ve ibnü’l-vakt olmaktır. Allah Rasûlü’nün “her namazı son namaz gibi kılmayı”[2]emreden hadis-i şerifi aslında bu mesajı vermektedir. İnsan zamanı ne kadar îman ve ibâdet bilinciyle kuşanabilirse son nefes için o kadar tedbir almış sayılır. Çünkü Allah Rasûlü: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz”[3]buyurmaktadır.

İçinde bulunulan an, en kıymetli zamandır. Çünkü ân geçmiş ile geleceğin kesişme noktasıdır. Değerli olan da o noktadır. Geçen geçmiş, gelecek ise meçhûldür. Nitekim şâir der ki:

Mazî hayâl, manzar-ı âtî henüz adem,

Hâl oynatır şuûrumu, bilmem nedir bu dem?

İnsanların en büyük meselelerinden olan insanın içinde bulunduğu ânı değerlendirmesi ve ibnü’l-vakt olması konusunda Hz. Mevlânâ da kaygılıdır. Nitekim o Mesnevî’de der ki:

Ey benim cânânım, ey cânımın cânı

Aklını başına al da iyi değerlendir ânı!

İmam Şâfî hazretlerinin: “Zaman kılıç gibidir. Sen onu kesmezsen o seni keser. Nefsin en büyük düşmanındır. Sen onu hayırla meşgul etmezsen o seni şer ile meşgul eder” sözü, aslında zamanı yönetmenin nefsin tuzağına düşmemek için önemli olduğuna dikkat çekiyor. Nefs, kötülüğü emreden özelliği sebebiyle insana sürekli tuzak kurmaktadır. Akıp giden zaman nefsin kurduğu tuzaklarla doludur. Zamanı kuşanma medeniyetimizde “ibnü’l-vakt” olarak adlandırılmıştır.

Müslümanların zamana riâyet konusundaki gevşekliklerini sorgulayan şu olay, bu konuda iyi düşünmemiz gerektiğini gösteriyor: Bir Almanca kursunda Alman hoca, içlerinde Türklerin de bulunduğu kursiyerlere derse ciddiyetle devamlarını sağlamak için bir takım müeyyideler uygular. Bu müeyyidelerin en dikkat çekici olanı, haftalık olarak geç kaldıkları süre kadar öğrencilerini sınıfta tutarak ders yaptırmaktır. Çoğunluğunu iş sâhibi kişilerin teşkil ettiği kursiyerler bu uygulamadan ve verilen cezâlardan hiç de hoşnud değillerdir. Çünkü zaten zaman içinde zaman bulmaya çalışarak kursa katıldıklarını düşünmektedirler. Alman hoca ise onları, yaptıkları işi ciddiye almadıkları konusunda uyarmak istemektedir. Bu sebeple der ki: “Siz acil işlerinize önem verseniz benden bu cezanın kaldırılmasını istemezdiniz. Ben size Almanya’daki tren tarifelerini göstersem ve her birinin küsûratlı dakikalarda kalktıklarını müşâhede etseniz, bana: “Eh ne olacak gâvur aklı?” diyecektiniz muhtemelen. Oysa biz zamanı kullanmayı siz Müslümanlardan öğrendik. Çünkü sizin ibâdetlerinizde yer değil, zaman önemlidir. Çünkü her ibâdetin kendine âit bir vakti vardır. “Vakit” ibadetin ön şartıdır. Üstelik ibâdet saatleriniz de bizim tren saatleri gibi her gün değişir ve küsûratlıdır: 06.59, 13.01 gibi. Bugünkü sabah namazının vakti ile yarınki bir iki dakika değişmektedir. Sadece namaz değil, oruç da böyle ince hesâba dayanan bir zaman ayârı ile her gün değişir. Her gün değişen zamana uymak durumunda olan Müslümanlar zamanın kıymetini değerlendirmek için hazırlıklı olmalı değil midir?

Alman Hoca böylece talebelerine farkında olmadıkları bir gerçeği öğretmişti. Zaman, Allah’ın üzerimizdeki büyük nimetlerinden biridir. Ölçüsüzlükler içerisinde geçirilen zamanlarda, suçlu olan zaman değil onu hoyratça tüketenlerdir. Mümine düşen görev, zaman hazinesinin farkına varıp zamanın süreli ve sınırlı imkânlarını en iyi biçimde değerlendirmek, zamanı bir emanet görmek ve ânı yaşayıp ibnü’l-vakt olmaktır. Hayatın her ânını: “Ân bu ândır, dem bu demdir” diye yaşayabilmektir.
Din ve Hayat Dergisi 32.Sayı 


[1]el-İnşirâh, 94/7-8

[2]Bkz. İbn. Mâce, “Zühd”, 15; İbn Hanbel, V, 412.

[3]Krş. Müslim, “Cennet”, 83-84.



İstanbul Müftüsü Hasan Kamil YILMAZ
http://www.mirathaber.com/istanbul-muftusu-hasan-kamil-yilmaz-ibnul-vakt-olmak-ya-da-ani-yasamak-148-2901y.html


Back To Top