17 Ağustos 2018 Cuma
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Instagram  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Instagram

Kadının ve kocanın hakları ve vazifeleri

«Kadın» konuşulurken gündeme en sık gelen «eşitlik» konusu oluyor. İslâm'ın kadın erkek eşitliği ya da eşitsizliği konusundaki görüşlerini sorarak başlamak istiyorum...
Kadının ve kocanın hakları ve vazifeleri
Allah'a hamd ve elçisi Muhammed'e âl-u ashabına salât ve selâm ederim. Görevler ve haklar zaviyesinden bakıldığında erkekle kadın arasında tam bir eşitlik vardır, burada meseleye şöylece açıklık getirmede fayda görüyoruz.

Yüce Allah insanları erkek ve kadın olarak yaratmıştır. İnsanlar insan olmaları bakımından eşit kılındıkları gibi kulluk yönünden de eşit kılınmışlardır. Mesela aynı iman esaslarına inanmakla mükellef tutulmuşlar, aynı ilâhi emir ve yasaklarla kuşatılmışlardır.

Namaz, oruç, zekât, hac ve adalet gibi ilâhi emirlerin her birine, erkek gibi Kadın da muhatap olmuş, içki, kumar, zina, zulüm ve yalan gibi yasaklardan kadın gibi erkek de kaçınmakla yükümlü tutulmuştur.

İktisadî girişimlerde bulunmak, sözleşmeler yapmak ve mülk edinmek gibi haklar erkek gibi kadına da verilmiştir. Ne var ki, Allah zülcelâl, erkekle kadının bedenî ve ruhî varlığını farklı özelliklerle donattığı için onlara yüklenen bazı görevlerde ve bu görevlere karşılık verilen haklarda bazı farklılıklar vardır. İlk nazarda bir kısmı kadınlar lehine ve bir kısmı da erkekler lehine gibi görülen bu farklılıklar aslında tam bir eşitliği sağlamaktadırlar.

Meselâ, yurt savunmasını da içine alan silâhlı cihadla, kadın görevli kılınmamış, ailenin nafakasını teminle de sorumlu tutulmamıştır. Bu ve benzeri ayrıcalıkların kadınlar lehine durumlar olarak değerlendirilmesi mümkündür. Erkek kardeşi ile mirasa iştirak ettiğinde ön plana çıkarılmaması ve bir anda birden fazla erkekle evlenememesi gibi durumlar da aleyhine gibi görülebilir. Oysa ki bütün bu farklı durumlar dengeyi, adaleti sağlamaktadır. Lehte veya aleyhde olmak gibi bir durum yoktur.

Erkeğe mirasta tam pay verilirken karşılığında nafaka görevi yüklenmektedir. Erkeğe yönetme görevi yüklenirken kadına doğurup yetiştirme görevi yüklenmektedir.

Sonuç olarak deriz ki kadının şahsiyeti de erkeğin şahsiyeti gibi bağımsızdır ve saygı değerdir.

Söz mirasa gelmişken şunu sormak istiyorum. Mirasta erkeğe göre kadına az pay verilmesini ve şahitlik hususundaki uygulamaları eşitsizlik olarak niteleyenler var?

Cevabımızı iki bölüm halinde sunmaya çalışalım.

A. Önce şu gerçeği iyi bilmeliyiz. İslâm Hukuku'nun bütünü incelenmeden İslâm mîras hukukunun özelliklerini kavramamız mümkün değildir. İslâm hukuku kadını ekonomik yönden güvence altına almıştır. Kadınını nafakası, bekâr veya dul olması halinde babası veya kardeşlerinin, evli olması halinde ise kocasının üzerindedir. Bunlardan hiç birinin olmaması halinde ise nafaka sorumluluğu İslâm Toplumuna düşer. En son ihtimal kadının nafakası meşru bir işte çalışmasıdır.

a. İşte İslâm'da kadın, kadın olduğu için değil de ekonomik yönden güvence içine alındığı için erkek kardeşleri ile mirasa iştirak ettiğinde bir bolü iki hisse almaktadır.

b. Erkek de karısını ve çocuklarını, fakir olmaları halinde anası babasına da bakmakla yükümlü olduğu için kadına nazaran iki hisse almaktadır.

c. Mirasta kadın, erkek ayırımının tamamen iktisadî yükümlülüklerdeki farklılığa dayandırıldığının çok önemli bir göstergesi de kadının tek başına miras aldığı durumlarda da yarı nisbette mîras almasıdır.

Mesela erkek tek başına vâris olduğu zaman ana-babanın bıraktığı malın tamamım almasına karşılık kadın tek başına vâris olduğu zaman yarısını almakta, diğer yansı ise İslâm devletine kalmaktadır. Aynı şekilde karısına vâris olan erkeğin aldığı tam hisseye karşılık kocasına vâris olan kadının aldığı hisse de yarımdır.

d. Mirastaki farklılığın ekonomik yükümlülüklere dayandığının çok önemli bir delili de cinayet tazminatlarında (diyet)(kadının aldığı payın erkeğin payının aynı olmasıdır.

Bilindiği üzere erkeğin diyeti kadının diyetinin iki katıdır. Bu durum ilk bakışta kadının aleyhine gibi görülebilir. Oysaki böyle değildir. Zira erkeğin öldürülmesi halinde kısasa gidilmez de diyet (tazminat) talep edilirse karısının alacağı miktar, kadının öldürülmesi halinde kocasının alacağı miktara eşittir. Burada mîrastaki durumun zıddına, erkeğin diyetinin iki kat olması sebebiyle alman miktarlardaki eşitlik kocanın ölümüyle ailenin nafaka yükünün ilk planda kadının üzerinde kalmış olmasındandır.

Nadir olduğu için ekonomik bir değer taşımaktan çok sembolik bir değer taşıyan bölüşümlerde de farklılık tamamen ortadan kaldırılmaktadır. Mesela çocuklarına vâris olan ana-baba altıda birer olmak üzere eşit olarak pay alırlar. Kardeş ve kızkardeş olarak alınan paylar da eşittir.

B. Şahitlik konusuna gelince...

Şahitlik İslâm Hukuku'nda özel bir önemi haiz olan kurumdur ve kendine özgü özellikleri vardır.

Şahitlerin içki, kumar, zina, yalan gibi büyük günahları işlememiş olmaları, hafıza zayıf lığı ile illetli bulunmamaları gereklidir.

Zina davasında dört erkek şahidin, iktisadî davalarda iki erkek veya bir erkekle iki kadın şahidin bulunması, doğum, emzirme, kadın üreme organlarındaki hukuka konu kusurların tesbiti ve kadın hamamları gibi yalnızca kadınların bulunduğu yerlerde cereyan etmiş olaylarla ilgili davalarda da yalnız kadın şahitlerin bulunması başlıca özellikleridir.

Yalnızca kadın şahitlerin dinlendiği davaların mevcudiyeti açıkça göstermektedir ki taşınır veya taşınmaz mallarla ilgili davalardaki bir erkeğe karşılık iki kadın şahidin bulunması kadın şahsiyetinin basite alınmasından kaynaklanmamaktadır.

Mesele şudur: Bakara suresinin 274. âyetinde iktisadî nitelikteki muamelelerde iki erkek şahidin şehadetlerine, iki erkek şahit yoksa, bir erkekle iki kadın şahidin şehadetine başvurulması öğütleniyor.

Bir erkeğe karşılık iki kadının öğütlenip «biri unutursa diğeri ona hatırlatsın» gerekçesine dayandırılıyor.

Açıklanan gerekçe de açıkça göstermektedir ki mesele kadın şahsiyetinin yarım görülmesi meselesi değildir.

Burada açıklık getirebilmek için konuyu biraz dana irdelemekte fayda görüyorum.

Hiç şüphesiz Kur'an ve sünnet toplumu kadını sosyal hayattan dışlayan bir toplum değildir. Ancak siyasî ve iktisadî hayatın içine çeken bir toplum da değildir. Bu durum kadına yüklenen eşlik ve analık görevinin yani doğrudan insanlığın mutluluğuna hizmet verme görevinin bir tezahürüdür.

Değinilen mezkur âyette önce iki erkek şahidin aranması kadınların gereksiz olarak olayların içine çekilmemesi amacına dönüktür.

Kadınların sosyoekonomik hayatın faal unsuru olmaması, fıtrî özellikleri gereği toplumsal olaylardan çok ailevi olaylarla ilgilenmeleri, ruh inceliğine sahip olmaları sebebiyle unutkanlık nedeni olan teessüre çokça kapılmaları onların iktisadî konulardaki davalarda şehâdetlerine özellik kazandırmıştır. Sürekli olarak olayların içinde olmayan kadının ilgi alanı dışındaki olaylarda erkeğe nazaran daha az hatırlamada bulunacağı da açıktır. Pek tabii ki burada itibar güçlü hafızaya sahip kadınlara değil, kadınlık cinsinedir.

Netice olarak deriz ki meselenin, istismara çalışıldığı şekilde kadın şahsiyetinin aşağılanması ile hiç mi hiç bir alâkası yoktur. Ayetin devamı incelendiğinde anlaşılacağı üzere bu iki erkek yoksa bir erkek ve iki kadın şahidin önerilmesi alternatifsiz görüş değil yalnızca tercih edilmesi gereken görüştür.

Erkeğin «aile» kurumunun reisliğine getirilmesinin eşitlik ya da eşitsizlikle bir ilgisi var mı? Bu tür bir yapılanmanın amacı nedir?

Allah zülcelâl hikmeti gereği erkeği vücud bakımından daha güçlü, ev dışı ilişkilere daha dayanıklı kılmış, aileyi kurma ve nafakasını temin etme görevini de ona yüklemiştir. (Nisa 4, 34)

İşaret olunan fıtrî özelliği ve mükellef kılındığı görevi sebebiyle aile reisliği erkeğe verilmiştir. Ancak erkeğe verilen reislik Allah'ın ve Peygamberinin koyduğu kurallarla sınırlıdır. Amirin memuru yöneltmesi gibi disiplin esasına dayalıdır.

Meselâ hiç bir erkek karışıra çalışıp kazanmaya mecbur edemeyeceği gibi namaz ve hacc gibi farz görevleri yapmasına, sıla-ı rahimde bulunmasına, kendi yararına olmak üzere parasını işletmesine mani olamaz. Onun haramlardan korunmasına da karşı çıkamaz.

Erkeği, İslâm toplumlarında fıtri özelliği ve dini görevleri aile reisliğine getirirken İslâm dışı toplumlarda fıtrî özelliği riyasete/başkanlığa getirmektedir. İslâm dışı dünyada da yönetimlerde genelde erkekler vardır.

Aile içi uygulamalarda erkek, o gün için eve geç geleceğini veya gelemeyeceğini hanımına söylemek zorunda mıdır?

Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de «Kadınlarınızla iyi geçininiz» buyurmakta, Aziz Peygamberimiz de «her ızdırap veren kişi cehennem'de azaba uğrayacaktır» gerçeğini duyurmaktadır.

Eve geç gelineceğinin veya gelinmeyeceğinin eşe bildirilmemesi «iyi geçinme» emrine aykırılıktır. Bu durumdan tedirginlik duyacak kadın için de ızdırap sebebidir.

İlahı emirlere aykırılık ve azaba uğratacak amellere bulaşmak ise hiç şüphesiz haramdır.

Harama düşürebileceği için her erkek evine durumunu haber vermek zorundadır. Ancak haber vermemesinin aleyhine dava açılmasına sebep olacak bir suç oluşturmayacağım da belirtmek isteriz.

Hanım beyinden izinsiz nerelere gitme hakkına sahiptir? Bu yasağın «hanımına güvenmeme» ile bir ilgisi var mı?

Allah'ın Resulü izinsiz olarak evinden çıkmamasını erkeğin kadın üzerindeki haklarından biri olarak belirlediği için kadın aile reisi olan beyinden izinsiz olarak evinin dışına çıkmamalıdır

Bu kısıtlamanın amacı kadının şahsiyetine güvensizlik veya saygısızlık değildir. İzinsiz olarak resmi görevden ayrılmanın yasaklılığında olduğu gibi amaç disiplini sağlamaktır. Bunun içindir ki çıkamama kurallarının istisnaları vardır. Bu istisnalar erkeğe ait olan yetkinin kadın aleyhine istismarını engellemektedir.

Kadın farz olan haccını ifa etmek ve zekâtını vermek için izinsiz çıkabileceği gibi alacağım tahsil etmek, için de çıkabilir. Ana-babasını kardeşlerini ve önceki kocasından olan çocuklarım uygun aralıklarla ziyaret etmek için de çıkabilir. Ayrıca mahremlerinin cenazesine katılmak ve bilinmesi zaruri olup kocası tarafından öğrenilmeyen meselelerin hükmünü öğrenmek için de çıkabilir. Tıbbî müdahale gerektiren durumlar gibi zarurî hallerde ise izin şerân zaten gerekli değildir.

Hanımlar ev işlerini yapmak zorunda mıdırlar?

Allah'ın Resûlü'nün dönemindeki uygulamalar ve İslâm hukukçularının içtihadları ışığında cevabımızı şöylece özetlememiz mümkündür.

Erkekler ailenin nafakasını temin etmekle mükellef oldukları gibi kadınlar da yemek yapmak, çamaşır yıkamak ve çocuk emzirip bakmak gibi ev işlerini yapmakla mükelleftirler. Şöyle ki, kocaları fakir olan bütün kadınlar ev işlerini yapmakla yükümlüdürler. Kocaları zengin olsa da ev işlerini hizmetçi istihdam etmeksizin yapan ailelerin kızları olan eşler de ev işlerini yapmak konumundadırlar.

Bazı İslâm hukukçuları yalnızca ev işlerinin hizmetçiler tarafından yapıldığı ailelerin kızlarının ev işlerine zorlanamayacakları görüşündedirler. Ancak baba ocağında hizmetçi istihdamına alışmış olan kadınların dahi ev işlerini üstlenmeleri dindarlığın gereklerindendir.

Yukarıda sunulan görüşler hemen hemen bütün müçtehidlerimizin paylaştıkları görüşlerdir. Ancak bazı müçtehitler sütannesi istihdam eden ailelerin kızlarının da emzirmekle mükellef olduklarını ileri sürerken bazıları da sütannesi bulunmaması veya çocuğun annesinin göğsünden başkasını emmemesi durumunda vacipliğin tahakkuk edeceği ictihadındadırlar. Burada bir hususa daha dikkatleri çekmekte fayda vardır. Doğumla birlikte her annenin göğüslerinin bir rahmet çeşmesi haline dönüştürülmesi ve emzirme olayının ruhsal zenginliği her annenin çocuğunu emzirmekle yükümlü olduğu içtihadını pekiştirmektedir.

Kadının, kendi çalışmasıyla kazandığı tasarruf üzerinde kocanın «tasarruf hakkı» var mıdır?

Gerek mîras, gerek mehir ve gerekse çalışma yoluyla sahip olduğu taşmır veya taşınmaz malları üzerinde kadın tam bir tasarruf sahibidir, malını dilediği gibi kullanır. Rızasına aykırı olarak kocanın kadının malı üzerinde hiç bir şekilde tasarruf hakkı yoktur.

Kadın kendi malı üzerinde tam tasarruf sahibi olduğu gibi verilmemesi halinde nafakasına tekabül eden miktardaki koca malı üzerinde de tasarruf sahibidir.

Burada ilave edebileceğimiz bir diğer husus da şudur. Kadın zengin de olsa nafakası kocasına aittir. Nafakası için kendi malından harcamaya zorlanamaz.

Kadın evinin dışında çalışmak zorunda mıdır? Buna zorlanabilir mi?

İslâm aile hukukuna göre erkek ailenin geçimini temin etmekle yükümlüdür. Kur'ân ve sünnet toplumunda çalışamayan veya çalıştığı halde ailesinin geçimini sağlayamayan erkek zekât fonu'ndan yardım alır. Özel şartları içinde babası veya kardeşlerinden nafaka yardımı da alabilir.

Kadın çalışmak mecburiyetinde değildir. Hukuki bakımdan buna hiç bir şekilde zorlanamaz. Nafakasının sağlanmaması durumunda nikâhı fesh davası açarak mahkeme kararıyla evliliği sona erdirebilir. Hanefî müçtehidler dışındaki fakihler bu görüştedir.

Ancak açıkladığımız meselenin fıkhî (hukukî) yönüdür. Kadın hukuken değilse de diyaneten kocasına yardımcı olmakla mükelleftir. Namahremlerle iç içeliğine meydan vermeyecek ve İslâm Dini’ne aykırı düşmeyecek bir iş yaparak kocasına yardımcı olması —Allah bilir— kendisi için tam bir cihad olur.

Kocaya yardımcı olmanın kadın için cihad olacağına işaret buyurdunuz. Birden aklımıza geldi. Koca zaviyesinden bakıldığında en hayırlı kadının hususiyetleri nelerdir acaba?

Sualinize Allah'ın Resûlü'nün bir hadisiyle cevap verebiliriz. Zira O (s.a.) kadınların en hayırlısı hangisidir sualine şöyle cevab vermişlerdir:

“Kocası kendisine baktığı zaman (güleç yüzü ve saygılı tavrıyla) onu hoşnut eden, (Allah'a ve O'nun Peygamberine isyan vasfını taşımadıkça) emrettiği zaman kocasına itaat eden, kendisini arzuladığı zaman kırılacağı bir tavırla kocasına diretmeyen ve bir de kocasının olup tasarrufu altında bulunan maldan onun onaylamayacağı şekilde harcama yapmayan kadın kadınların en hayırlısıdır.”

Böylesine hayırlı bir kadının kocası olmanın mutluluğuna gelince... Bu, yer yüzünde bir erkeğin sahib olabileceği en büyük nimetlerdendir. Bu gerçeği Peygamberimiz şöyle açıklar:

“Kişinin (sahib olabileceklerinin) en değerlisi (Allah'ı) zikreden bir dil, O’na şükreden bir kalp ve de imanı doğrultusunda yaşamasına yardımcı olacak mümine bir eş'tir.

Allah'ı zikreden bir dilin ve O'na şükreden bir kalbin yanısıra sahib olunabilecek en değerli varlığın bir mü'mine kadın olabileceğinin Hz. Peygamber (S.) diliyle açıklanması, İslâm Dini'nde ana olarak pek yüce bir değer verilen kadına eş olarak da ne büyük bir kıymet verildiğinin delilidir.

Bu mevzudaki bir diğer hadîslerinde Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

« Dünya bir meta'dır. Dünya (meta'ının en hayırlısı ise inançlı, ibâdetli ve ahlâklı bir kadındır

Not: Bu söyleşi Kadın ve Aile dergisi ile yapılmış ve yayınlanmıştır.


Ali Rıza DEMİRCAN
http://www.mirathaber.com/kadinin-ve-kocanin-haklari-ve-vazifeleri-13-1681h.html


Back To Top