All for Joomla The Word of Web Design

Mevcut Milyonerlerden Zekât Alınsa Türkiye’de Yoksulluk Sorunu Kalmaz

Türkiye’de Milyoner Sayısı 192 Bini Buldu

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerinden derlediği bilgilere göre, yurt içinde ve dışında yerleşik milyonerlerin toplam sayısı mart sonu itibarıyla 192 bin 903’e ulaştı. Buna göre hesabında 1 milyon lira veya üzeri parası olan mudi sayısı, mart sonu itibarıyla 2018’e göre 12 bin 777 kişi artmış oldu. Söz konusu milyonerlerin toplam mevduatı 1 trilyon 205 milyar 798 milyon liraya çıktı. Milyoner başına düşen ortalama mevduat da 6 milyon 251 bin lira olarak hesaplandı.

Mevcut Milyonerlerden Zekât Alınsa Türkiye’de Yoksulluk Sorunu Kalmaz

Türkiye’de yaşayan insanların ortalama olarak % 25’i yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Yani ülkemizde yaklaşık olarak 20 milyon insan, yeterince gelire sahip olmadığı için, zor geçinmektedir. Bu insanlarımız, yoksulluk derecelerine göre aslında geçinecek ve hatta refah seviyesine ulaşmalarını sağlayacak kadar yardım almayı hak eden korunmaya muhtaç kesimdir. İslâmî sosyal güvenlik ifadesiyle bu kesime zekât ödemek, toplum/devlet açısından bir görevdir.

Daha somut bir ifadeyle zengin Müslümanların bu yoksul kesime devlet eliyle zekât ödemeleri gerekmektedir. 200 bine yakın milyonerimizin olmasına karşılık halen aynı ülkede milyonlarca yoksulun varlığı, zekât sisteminin işle(til)mediğine ve dolayısıyla zenginlerin biriktirdiği sermayelerinden yoksullar için zekât ayırmadıklarına işarettir. Yoksa biriken bu servetten (1 trilyon 205 milyar TL) % 2,5 oranında zekât payı ayrılmış olsaydı her yıl en az 30 milyar TL’nin yoksullara aktarılmış olurdu.

Yerli Müslüman Milyonerlerden Neden Zekât Alınamıyor?

Bugün Müslümanların içinde yaşadıkları devletlerin çoğu, İslâmî sosyal devlet niteliği taşımamaktadır. Birçok İslâm ülkesi, bir devlet biçimi olan cumhuriyet ile idare edildikleri halde değişik siyasî (katılımcı/sınırlı demokrasi; laiklik, parlamenter sistem, devlet başkanlığı) ve iktisadî rejimlere (sosyalizm, kapitalizm, liberalizm, karma model vb) sahiptir. Monarşiler/hanedanlıklar hariç, hemen tüm İslâm ülkeleri, genellikle kendilerini Cumhuriyet olarak vasıflandırdıkları halde, birçoğu demokrasiden uzak otoriter bir idarî yapıya sahiptir. Dolayısıyla katılımcı demokrasi (şura) ve hukuk gibi temel idarî/adlî değerleri benimseyememiş İslâm ülkeleri, ekonomik yönden zayıf kaldıkları gibi birçok gerekçe ile zekât kurumunu da kamusal sosyal politikaların bir parçası/aracı olarak uygulamaya koymamaktadır. Dolayısıyla Müslümanların yaşadığı birçok ülkede devlet eliyle zekât genelde toplanmamaktadır.

İslâm coğrafyasında Türkiye Cumhuriyeti gibi bazı demokratik, laik sosyal, hukuk devletlerinde her ne kadar zorunlu zekât uygulamaları bulunmuyor ise de Müslümanlar tarafından kurulmuş tüzel kişiliğe sahip bazı vakıf ve dernekler aracılığıyla zekât ve sadaka toplanmakta ve muhtaç kesimlere sosyal yardım olarak aktarılmaktadır. Gönüllü sivil dayanışma şeklinde yürütülen bu tarz uygulamalarda zengin Müslümanların zekât ödemeleri kanunî bir zorunluluk değildir. Gönüllülük esasına dayanan bir sosyal yardımlaşmada zekât vermemek, cezaî müeyyideye yol açmamaktadır. Dolayısıyla bu sistemde gönüllü zekât verenlerin sayısı arzu edilen seviyede görüldüğü üzere olmamaktadır. Buna bağlı olarak da sivil toplum kuruluşları tarafından toplanan zekât ve sadakaların toplam miktarı sınırlı kalmakta ve ülke bazındaki yoksulluğun giderilmesinde etkili olmamaktadır.

Çağdaş millî zekât kurumu, eksiksiz bir organizasyonla ve devlet desteği/denetimi ile oluşturulmadığı sürece, sosyal adaletten beklenen neticelerin elde edilmesi mümkün değildir. İslâm’ın örnek çağlarında zekât kurumu, kamusal sosyal politikaların vazgeçilmez bir unsuru olarak görülmüş ve buna binaen İslâm devleti, zekâtı, zenginlerden alıp muhtaç olanlara düzenli bir şekilde dağıtmıştır. Zekât, sosyal devletin bir finans kaynağı ve sosyal politika aracı olarak uygulanmadığı sürece sosyal adaletin tesisi de mümkün olmayacaktır. Zekât, geliri yeniden dağıtma gücüne sahip bir enstrümandır. O halde zekât ile ilgili uygulamalar, mutlaka devlet eliyle yürütülmelidir. Madem ortada bir devlet var, madem o devlet de kendini bir sosyal devlet olarak tanımlıyor, bu durumda o devlet, geliri yeniden dağıtan güç olarak zekât kurumunu işlevsel hâle getirmesi icap etmektedir.

Zekât Sistemi Nasıl Uygulanabilir?

Modern dünyamızda zekât, sosyo-ekonomik ve malî anlamda birçok fonksiyon üstlenebilecek potansiyele sahip önemli bir kaynaktır. Kuran-ı Kerim’in emrettiği ettiği bu kaynaktan Müslüman topluluklar ve devletler yararlanmadığı ve zekâtı sosyal sistemlerin bir parçası hâline getirmedikleri müddetçe toplumsal sorunların altından bir türlü kalkamayacak ve sürekli olarak maddî ve manevî buhranlar için olacaktır. Halbuki her bir İslâm ülkesi, kendi siyasî sistemine, ekonomik potansiyeline ve demografik yapısına uygun bir zekât sistemi geliştirebilir.

Bunun için ilk önce zekât, bir sosyal politika aracı ve tedbiri olarak kabul edilmelidir: Sosyal devletler, zekâtı, genel anlamda bir sosyal politika, dar anlamda ise bir istihdam politikası aracı ve tedbiri olarak daha etkin bir şekilde kullanmalıdır. Yoksulluğu ortadan kaldırmak ve halkın genel refah seviyesini sosyal adaleti gözeterek artırmak, zekât dağıtım sistemi ile mümkündür. Diğer taraftan zekât kaynakları, sadece pasif bir sosyal yardım aracı olarak değil özellikle yoksul ve/fakat işgücü niteliği taşıyan insanların gerek emek piyasasında bağımlı işçi, gerekse değişik özel sektörlerde serbest meslek erbabı olarak çalışabilmeleri için kullanılabilmelidir. Daha somut bir ifadeyle zekât gelirlerinin belirli kısmı, karz-ı hasen/mikro-kredi olarak değerlendirilmeli ve örneğin istihdama/üretime destek maksatlı meslekî/teknik eğitim programları veya yeni teknolojilerin gelişimine katkı sağlayacak girişimcilik faaliyetleri için belirli bir pay ayrılmalıdır.

Bunun yanında zekât fonu, vergi sistemi içinde yer almalıdır. Bu doğrultuda ilgili sosyal devlet, kanunî çerçevede vergi mevzuatında ayrı bir zekât kalemi (fonu) oluşturmalıdır. Zekât mükelleflerini belirlemede ve toplamada Maliye Bakanlığı’nın örgütsel yapısından ve kurumsal tecrübelerinden yararlanılmalıdır. Böylece sosyal devlet, belirli servete sahip olan zengin Müslümanlardan zorunlu olarak zekât alma yetkisine sahip olacaktır.

Modern dünyada, iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle beraber vergi tahsilâtı da daha hızlı bir şekilde yapılabilmektedir. Nasıl ki bütün bağımlı ve bağımsız çalışanların ücretlerinden/gelirlerinden her ay sosyal sigorta primleri kesiliyorsa buna benzer bir şekilde zengin kişilerin bankalarda biriktirdikleri milyonlarından da yılda bir kere % 2,5 üzerinden zekât payı kesilebilmelidir. Böylece zekât fonuna kaynak aktarılacağı için, yoksulların da ihtiyacı karşılanmış olacaktır. İhtiyaçların çeşitlendiği modern toplumlarda zekât ödemeleri, aynî olmaktan çok para ile yapılması elzemdir. Bununla birlikte Diyanet, hükümetten bağımsız olarak özerk/müstakil bir yapıya kavuşturulmalı, oluşturulacak zekât fonunun işleyişi ve denetimi ile ilgili olarak temel umdeler ekseninde bağlayıcı fıkhî kararlar alabilmelidir.

Ezcümle

Faizli ekonomik ve parasal sistemle mücadele etmek ve bunun yerine alternatif bir iktisadî ve finans modeli oluşturmak ne kadar önem arz ediyorsa zekât modeli aracılığıyla yoksulluğu gidermek ve sosyal adalet anlayışı doğrultusunda toplumsal refahı sağlamak da o kadar elzemdir. Önemi ve elzemi, Kuranî bir emir olmasından kaynaklanmaktadır. Peki, önem ve elzem olan bir soruna/konuya hükümetimiz neden meşru çizgide bir çözüm arayıına girmez?

Prof. Dr. Ali SEYYAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir