All for Joomla The Word of Web Design

MI6 Şefi: Düşmanlarımızın davranışlarını değiştirebilecek adımları atmak mecburiyetindeyiz

Büyük Britanya İstihbarat Teşkilatı (Secret Intelligence Service/SIS) bir diğer adıyla MI6’nın Başkanı Alex (William) Younger, mezun olduğu İskoçya’nın en eski üniversitesi (1413) St Andrews’da 3 Aralık 2018 tarihinde öğrencilere bir konferans verdi.

Pek nadir olarak halkın huzuruna çıkan Younger’in bu konuşmasının bir kısmını Fehmi Koru,“MI6’in başındaki ‘C’ konuştu: Günümüz casusları nasıl olmalı?” başlığı ile (23 Aralık 2018) Türk okuyucularına aktardı.

http://fehmikoru.com/mi6in-basindaki-c-konustu-gunumuz-casuslari-nasil-olmali/

Younger’in yaptığı konuşmanın tam metnini, gerek SIS, gerekse hükümetin resmî web sitesinde okumak mümkündür.

https://www.gov.uk/government/speeches/mi6-c-speech-on-fourth-generation-espionage



DAVRANIŞ DEĞİŞİKLİĞİ AYDINLARIMIZIN ZİHNİYETİNİ ABLUKAYA ALMAKLA BAŞLAR

100’den fazla yabancı ülkeden öğrenci kabul eden bir üniversitenin öğrencilerine hitap eden MI6’nın istihbarat şefi, kendi teşkilatını övmemesini ve yeni elemanlar kazanmak istememesini düşünemeyiz. Nitekim Türkiye, Afganistan ve Ortadoğu ülkelerinde ajan olarak görev yapmış ve dolayısıyla İslâm coğrafyasını çok iyi bilen MI6 Başkanı, konuşmasında özellikle bu coğrafyada görev almak isteyen kişilerin farklı özelliklerine vurgu yapmaktadır.

Hangi yabancı ülkeden gelirse gelsin Büyük Britanya’da eğitim alan ve burada yetişen üstün kabiliyetli gençleri ve en güçlü beyinleri en mükemmel biçimde değerlendirmek istediğini açıklayan Younger, bu husustaki samimî niyetini açıkça dile getirmektedir:

“…benim mesajım, ülkemizdeki bütün okul, kolej ve üniversitelerdeki öğrencilere yöneliktir. Bilhassa kendilerini hiçbir zaman MI6’da görmemiş olan genç insanlara hitap ediyorum. MI6’ya katılmasını istediğimiz kişilerin belirli bir ‘tip’te olmasını istediğimiz stereotip, yanlış bir algıdır. Eğer siz bir MI6 görevlisini tanıyabileceğinizi düşünüyorsanız, yanılıyorsunuzdur. Nereden geldiğiniz hiç önemli değildir. Eğer bir farklılık meydana getirmek istiyorsanız ve bunun gereklerine sahip olduğunuza inanıyorsanız o zaman bunlara sahip olduğunuzun şansları belirgin hâle gelir ve biz de sizlerin bu yönde adım atmanızı ümit ederiz.”

Younger, modern istihbarat örgütlerinin yeni görev tanımını da şu şekilde açıklamaktadır:

Ben SIS’e katıldığımda temel ödevimiz gizlilikleri ortaya çıkartmaktı. Dijital tehditlerin olduğu bir dünyada düşmanlarınızın ne yaptığını bilmek artık yeterli değildir. Onların davranışlarını değiştirebilecek adımları da atmak mecburiyetindesiniz.

(“When I joined SIS, our principal task was finding out secrets. In a world of hybrid threats it is not enough to know what your adversary is doing. You must be able to take steps to change their behaviour.”)

Peki açıkça itiraf etmeseler bile bir dünya görüşüne sahip olması hasebiyle ve dolayısıyla dünyadaki bütün profan/dünyevî/seküler/pozitivist/materyalist rejim ve medeniyetleri değiştirme/mağlup etme gücüne sahip olan İslâm’ı bir tehdit olarak gören MI6 gibi istihbarat teşkilatları, Müslüman aydınların potansiyel aksiyonlarını nasıl denetleyebilir ve davranışlarını kendilerine zarar vermeyecek biçimde ve hatta kendi menfaatlerine dönüştürebilecek bir şekilde nasıl değiştirebilir?

Tanzimat’tan Beri Batılılaşma Hareketi Bir Zihnî ve Davranışsal Değişim Değil Midir?

Tarihe bakarsak bu soruya kolayca cevap verebiliriz: Tanzimat’tan beri siyasî, iktisadî ve kültürel emperyalizmin gizli yöntemleriyle uygulanmakta olan “Batı’ya ait olan her şey üstün ve güzeldir” propagandası ile düşüncede gerileyen Müslüman aydınlarımızın zihnini bulandırmaya uğraşmak ve böylece davranışlarının değişimini sağlamak, Batı’nın en güçlü silahı olmuştur. Dün yabancı olduğu belli olan Lawrence’lerle Müslüman ülkelerin birbirinden kopmasında başarılı oldular, bugün ise bizden olduğunu düşündüğümüz yerli Lawrence’ler sayesinde devlet-millet bütünlüğünü zedeleyerek, istikrarsızlığın ve dolayısıyla sosyal/ekonomik/kültürel buhranın kalıcı olmasını istiyorlar.

Dün Osmanlı, sadece iktisadî yönden “hasta adam” ilan edilmedi, hilafet makamı ile İslâm’ı temsil etme gücü de zayıflatılmak ve böylece İslâm ülkelerinin Osmanlı’dan “bağımsız” olmaları istendi. Bunun için yerli Müslüman aydınların zihnî yapıları da modernleştirilip Batı medeniyetinin tahrip edici değerleriyle tanıştırılması gerekirdi. Enteresandır öz değerlerine yabancılaşan Müslüman aydınlar, Abdülhamit Han’ın kurduğu modern okullarından mezun oluyordu. Dün istibdatla mücadele ettiğini düşünen ve Abdülhamit Han’a başkaldıran “hürriyete susamış” aydınlarımız Fizan’a sürgüne gönderiliyor veya bilahare Abdullah Cevdet (1869-1932) gibi küstürülmüş muhalifler Fransa’ya kaçıyordu. Bugün de akademisyenlerimiz KHK ile üniversitelerinden ihraç ediliyor ve Can Dündar gibi gazetecilerimiz Almanya’ya iltica ediyor.

Aydınlarımız Yabancı İstihbarat Teşkilatlarının Ağından Kurtarılmalıdır

T.C. tarihinde hemen her devirde kah hapishaneden kaçarak, kah kendi ülkesinde yaşamaktan sıkılarak yurt dışına çıkan her görüşten birçok aydınımız olmuştur. Atatürk döneminde Mehmet Akif Ersoy Mısır’a, Nazım Hikmet Moskova’ya neden sığınmıştır? Gittikleri yabancı ülkelerde içten içe herhalde çok mesut olmamışlardır. Ne var ki yurt içinde kendilerini güvende hissetmeyen veya özgürlüklerden yeterince yararlanamadığını düşünen yerli aydınlarımızın yurt dışına çıkmaları (çıkmak mecburiyetinde bırakılmaları) ile gayri ihtiyari olarak onları yabancı devletlerin istihbarat teşkilatlarının ağına düşmelerine de sebebiyet vermiş olmuyor muyuz?

Nitekim dün Fransa, Jön Türklerin ileri gelenlerinden olan Abdullah Cevdet’e Abdühamit Han’a karşı muhalif yazılar yazması için, kendisine nasıl yardımcı olmuş ise bugün de Almanya, Can Dündar’a Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın aleyhinde yazılar yazması için birçok maddî imkân tanımaktadır. Peki, biz dün olduğu gibi bugün de neden kendi aydınlarımıza sahip çıkamıyor ve onları kendi vatanımıza bağlayacak makul ve âdil yöntemler geliştiremiyoruz?

Bu hususta hatasını sonradan anlamış olan Abdülhamit Han, başka ülkelere iltica eden aydınlarımızın ecnebî güçlerin tarafına kayabilir tehlikesini görebilmiştir. Onun için örneğin Osmanlı istihbaratı adına çalıştığı sonradan anlaşılan gazeteci Ebuziyya Tevfik’e (1849-1913) Abdullah Cevdet ile görüşmesini istemiştir. İkili görüşmelerin yanında Padişahla karşılıklı yazışmaların sonucunda Abdullah Cevdet’in talepleri doğrultusunda fikrinden/eleştirilerinden veya devlet büyüğüne hakaretten dolayı tutuklanan birçok siyasî mahkûm serbest bırakılmış, kendisine de para gönderilmiş olduğu gibi Avrupa’nın değişik sefarethanelerinde sertabip veya kâtiplik görevi verilmiştir.

Siyasî muhaliflerine karşı gayet merhametli davranan Abdülhamit Han, isteseydi Abdullah Cevdet’i vatan haini ilan edip, onu sürgünde daha çok eziyet edebilirdi. Ama yapmadı. Çünkü Cemil Meriç’in “Bu Ülke”de ifade ettiği gibi (s. 140) Batılılaşma cereyanına kapılmış olduğundan dolayı her ne kadar İslâm’a aykırı birçok görüş beyân etmiş ise de neticede Abdullah Cevdet, hatasını anlayan dürüst bir fikir adamı olarak bir avuç maceraperest ittihatçıların karanlık emellerini sonsuza kadar destekleyemezdi.

Hülasa

Dün Abdülhamit Han, kendisine muhalif olan aydınlarımızla devletin bekası ve toplumsal barış adına sosyal diyaloga geçip onların haklı taleplerini de dikkate alarak, uzlaştırıcı bir formül bulmuştur. Bugün de gerek yurt içinden, gerekse yurt dışından farklı düşünen aydınlarımızın T.C. Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’a yönelik ağır ifadeler kullandığına şahit oluyoruz. Fikrî farklılarımızın veya eleştirilerimizin karşılıklı zihinsel düellolara ve en nihayetinde şiddet içeren eylemlere dönüşmesinden en çok yabancı istihbarat teşkilatları memnun kalacaktır.

Bunun önüne geçebilmek için hükümet yetkilileri, hadiselere Abdülhamit Han’ın ferasetiyle bakmalı ve küstürülen KHK’li akademisyenler dâhil muhalif aydınları dışlamak, damgalamak, cezalandırmak ve(ya) onlarla fikrî polemiğe girmek yerine onları sisteme kazandırmanın yolları aranmalıdır. Yeni Türkiye, yeni gerginliklerin ve kamplaşmaların değil farklılıklarımıza rağmen sosyal barışın, adaletin, huzurun ve refahın olduğu bir ülke olmalıdır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir