All for Joomla The Word of Web Design

Modern Bâzı İlâhiyatçılar

Sâdece bulunduğumuz coğrafyanın değil, Dünyâ’nın bugünkü durumunu belirleyen olayların göbeğinde Türkiye vardır. Dünyâ’daki olayların en mühimi, İslâmı temsîl eden Osmanlı ile, Hristiyanlık temsîlcisi Avrupa (Amerika onun kültürel uzantısı ve politik ürünüdür) arasında yüzyıllar süren mücadeledir.

Durum, özetle, şöyledir:

Hz. Âdem Aleyhisselâm, ilk insan ve aynı zamanda ilk Peygamberdir. İnsanlar çoğaldıkça ve doğru yoldan uzaklaştıkça Peygamberler gönderilmiştir. Peygamberlerin teblîğ ettiği dîn, esasta aynı dîndir. Onun için semâvî dinler deyiminin kullanılması, doğru değildir; birkaç semâvî dîn yoktur; tek dînin, İslâm’ın çeşitli safhalarına, insanlar, o çağdaki Peygamberin adını vererek Mûsevîlik, îsevîlik (Hristos-Hristiyanlık) demişlerdir. Son kullanım târihi sona erdikçe, dînin eski safhası ilga edilmiş, hükümden, yürürlükten kaldırılmıştır. Son safhası İslâm’ın, Kıyâmete kadar korunacağı onu İndirenin, Yaratıcının temînâtı altındadır:

İnnâ Nahnu nezzelnaz zikra we innâ lehu leHafizûn.

Kur’ânı şüphesiz Biz indirdik ve onun koruyucusu kesinlikle Biziz…

Kur’ân-ı Kerîm, Hicr Sûresi (15), âyet-i kerîme: 9.

Hz. İsâ Aleyhisselâm’ın bildirdiği, İslâm’ın bir önceki safhası olan inanç esasları ve dünyâ görüşü Irak, Sûriye, kuzey Afrika, Anadolu ve Avrupa’da yayılmış, yerleşmiş, Antakya’dan sonra Roma, bu inanç sisteminin merkezi olmuştur. Zamanla bu inanç sistemi, insanlar eliyle değişikliğe uğramıştır.

İslâmı, Allah (C.C.) katında Tek Dîninin son ve değişmez şeklini temsîl eden Selçuklu ve Osmanlı’nın târih sahnesindeki yerini alması, Selçuklu’nun diğer ülkelerle birlikte bölgemize yerleşmesi ve onun devâmı olan Osmanlı’nın Avrupa ile mücâdelesi, Dünyâ târihini belirleyen en mühim olayları teşkîl etmiştir.

Müslümanların fethettikleri, İslâma açtıkları ülkelerden, 800 yıl kalarak uygarlığın Avrupa’ya geçiş noktalarından biri hâline getirdikleri İspanya’yı, Avrupalı’lar, Reconquista hareketiyle geri almışlar, (Yeryüzü uygarlığının Avrupa’ya diğer geçiş noktası Palermo, İtalya’dır) son direnme noktası Gırnata 1492 de düşmüş, 1488 de keşfettikleri Ümit Burnunu dönerek ve Güney Amerika’yı dolaşarak  Yeryüzünün hemen her tarafına giderek sömürmüşler, semirmişler, sanayi devrimi de yaparak daha da azgınlaşmış hâlde Osmanlı’nın karşısına dikilmişlerdir.

Avrupa’lının, Batılının, Türke karşı duyduğu, iliklerine kadar işlemiş kin ve korkunun başlıca iki sebebi vardır:

1.İspanya’dan sonra, Fas, Cezâyir, Tunus ve Libya (Malta Şövalyeleri) Avrupa’lının eline geçmişken, ortaya çıkan Türkler, Reconquista hareketini püskürtmüşler, 16. Yüzyıl Avrupa’sının en güçlü iki imparatorluğu olan İspanya ve Portekiz’i durdurmıuş, geriletmişlerdir.

2.Türkler, Avrupa içlerinde ilerleyerek Avrupa’nın ortasındaki Viyana kapılarına dayanmışlardır.

Avrupalı’nın gözünde Türk; güçlü, eğilmez, İslâma en bağlı ve onun temsîlcisi, baş belâsı bir tiptir. Ünlü hümanist, misyonerin, Londra’da, Westminister’deki anıt plaketinde, Yeryüzündeki bütün insanlar içinde, Türklere bile iyilik diler durumda olması, bu durumu açığa vurmaktadır.

Onsekizinci yüzyılda bile, Paris’te yeniçerilerin eski, yıpranmış giyimleri, moda konusu idi. Osmanlı’nın Avrupa karşısında, onun üstünlüğünü resmen tanıyıp1839 yılında Tanzîmât ilân etmesi, târih çizgimizdeki müthiş kırılma noktası, millet hayâtımızda disk kaymasıdır. Ardından 1856 da ilân edilen İslâhât ile, cizye nin kaldırılması, gâvura ‘gâvur’ denilmesinin yasak edilmesi gelmiştir.

Cizye, başka vergilere benzemez; bizzat Allah tarafından konulan bir vergidir:

“Kitap verilenlerden; Allah’a, Âhiret Günü’ne inanmayan, Allah’ın ve Resûlu’nun harâm ettiği şeyleri harâm saymayan, Hak Dîni (İslâmı) dîn edinmeyen kimselerle, küçülmüş olarak elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”(Tevbe,9/29)

Çünkü Müslüman, Allah’ın buyruklarını Yeryüzünde hâkim kılmakla görevlidir ve Müslümanın devleti, bu görevi yerine getirmesinin vâsıtasıdır.

Siz (Ey Müslümanlar, dîniniz sâyesinde) insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği buyurur, kötülüğü önlersiniz ve Allah’a inanırsınız…

(Âli İmrân 3/110)

Yeryüzünde iyiliği hâkim kılma durumunda ve görevinde olan Müslüman Devletin ordusunda askerlik yapamayacak olanlardan, bir nevi karşılık demek olan cizye alınması, Allah’ın emrettiği şekilde (we hum sâgirûn/onlar küçülmüş olarak) yerine getiriliyordu:

Sâgir: o sırada, geçici olarak küçük demektir. Sagîr: küçük, hep küçüktür, dâimâ küçüktür. Âyet-i Kerîmede we hum sigâr (onlar devamlı küçükler) buyurulmuyor; we hum sâgirûn(onlar, o sırada küçük, küçülmüş) buyuruluyor. Bilindiği gibi, Osmanlı’da, uygar sayılan Batılı kuruluşların bugün bile ulaşamadığı medenî seviyeyi gösteren millet nizâmıvardı; gayrı müslimler, (millet: dîn demektir) kendi dîn, mezhep zümrelerine göre, inançlarına karışılmadan, aşağılanmadan yaşarlardı, onlar, Müslümanların zimmetinde, himâyesinde, sorumluluğunda idiler. Öyle olmasaydı, Osmanlının 400 yıl, 500 yıl kaldığı Avrupa ülkelerinde, Amerika’daki yerliler kadar Hristiyan kalırdı, Sırpça, Bulgarca, Yunanca unutulurdu.

Cizye verenin eli, altta olurdu, cizyeyi avucunda tutar, Müslümanın eli üstten gelip cizyeyi alırdı; âyet-i kerîme hükmüne uyulurdu.

Cizyenin kalkması son derece mühim bir olaydır: Müslüman ile kâfir aynı seviyede kabul edilmektedir. Bâzıları, “bu, ötekileştirmektir!” diyebilirler. Hayır! Zâten aynı değiller ki: Osmanlı coğrafyasındaki bütün yerler, Selçuklu’nun verdiği Söğüt, Domaniç ve Sultân Öyüğü (Eskişehir) dışında, Müslüman Türkler tarafından fetih yoluyla kazanılmıştır, Devlet, Allah’ın hükümlerini hayâta geçirmektedir, fethedilen topraklardaki, İslâm’a girmeden eski dîninde kalanlara ve dışarıdan gelip bu devlete sığınmış olan gayrı Müslimlere, millet nizâmı çerçevesinde insanca yaşama imkânı bahşedilmiştir. Fethedilen topraklar için âilesinden şehîdler vermiş Müslüman ile, bu topraklarda yaşamasına izin verilmiş gayrı müslim aynı değillerdi ki ötekileştirme söz konusu olsun. Kaldı ki, bir gayrı müslim, şehâdet getirdiği anda, Müslümanla aynı haklara sâhip oluyordu. Pâdişah adına iş gören, onun mutlak vekîli olan sadrâzamların çoğu Türk asıllı değildir, İslâma girmiş kabiliyetli, zeki kişilerdir ve Devlete hizmet etmişlerdir.

Tanzîmât (Gülhâne Hatt-ı HÜmâyûnu), Osmanlı Devleti’nin, ikiye bölünmesi tehlikesi veya hânedân değişikliği ihtimâli gibi güç şartlarda, Avrupalı’ları memnun ederek onların desteğini almak için ilân edilmişti; Napolyon’a pahalıya mal olan Mısır işgaliyle Fransız harb tekniğini öğrenmiş Kavalalı’nın ordusu, 1832 yılında Kütahya’ya kadar gelmiş ve Avrupalı’ların Kavalalı’ya baskısıyla durdurulmuştu. Tanzîmât, bu zor şartlar altında, hiçbir çalışma, inceleme yapılmadan, günü kurtarmak telâşıyla ilân edildi.

Bunu tâkib eden muâsırlaşma (çağdaşlaşma) hareketinin mâhiyeti, Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey ile Râkım Efendi adlı romanında, çok güzel anlatılır:

 Mustafa Merakî Bey, çağa ayak uydurmak için, Üsküdar’daki güzel konağını, bağını, bahçesini satıp Tophane’nin Beyoğlu‘na yakın bölümünde bir ev yaptırıp orada oturur. Kızı Mihriban’ı dünyaya getirirken vefat eden hanımından sonra evlenmez; onaltı yaşındayken evlenmiştir, Felâtun adında bir oğlu vardır. Oğluna Fransızca öğretmeni tutar, evine, alafranga dostları geleceği için, Rum ve Ermeni hizmetçi alır. Evde hazırlanmış yemek olduğu halde, Beyoğlu’na gidip bir bakkal dükkânında çiroz ve zeytin yer. Beyoğlu’nda çocuk elbisesi olarak ne moda kabul edilmişse, Merakî Efendi herkesten önce gidip çocuklarına onu giydirmeye mecburdu. Uzatmayalım, bu temâyül (şimdilerde gâvurcasıyla trend diyorlar) günümüzedek hemen hemen aynen devâm etmiştir. Bu Avrupa hayranlığı öyle azmıştır ki, Osmanlı münevveri (aydını) için İslâm, kurtulunması gereken bir mesele olmuştur. Bu durum

İslâm imiş millete pâ-bend-i terakki  (Milletin ilerlemesine ayak bağı İslâm imiş))

     Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıktı

denilerek tenkîd edilmişse de, son çağdaşlık atılımlarıyla öğretimde İslâm geleneği kopmuş, gayrı resmî olarak (hattâ gizlice) sürdürülebilmiştir.

Uzun bir aradan sonra 1949 da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi açılmış ve diğer İlâhiyat Fakültelerine büyük ölçüde kaynaklık etmiş, bugüne kadar gelinmiştir.

Bu arada, Yeryüzünün hemen her tarafında Batı normları yerleşmiş, halkının çoğu Müslüman olan ülkelerde de laiklik, öğretim yoluyla okumuşlar, üst tabaka tarafından benimsenmiş, bu okumuşlar arasında, İslâmın emir ve yasaklarına uygun yaşamanın, günümüz şartlarında imkânsız olduğu kanaati yerleşmiş, bu gidişten, bâzı ilâhiyat mezunu profesörler de etkilenmişlerdir. İş o dereceye varmıştır ki, Kur’ândaki bâzı âyetlerin ‘o zamanla ilgili’ olduğunu, günümüzde geçersiz olduğunu ileri sürenler bile olmuştur. Sanki, Müslümanlar üstünmüş, dünyaya onlar nizâm veregelmiş, toplum, bütünüyle İslâma uygun yaşayagelmiş gibi, “toplumda karşılığı olmayan âyetlerin geçersizliği (!)” görüş diye ortaya atılmıştır. Tam da emperyalistlerin hedeflediği, sömürge aydını kafası kendini göstermiştir.

Cevap çok kısa ve nettir:

İslâm emir ve yasakları, insanı ve Kâinâtı Yaradan tarafından, insanın insanca yaşaması için konulan temel kaidelerdir. İnsan, onları değiştirmek değil, savrulduğu, geldiği durumdan kurtulmak, KENDİNİ değiştirmek konumundadır.

İnsanlığın Marksizm ile Liberalizm arasında savrulup durduğu, insanın insanca yaşamasını sağlayacak zemîni bulamadığı günümüzde, İslâmı, günümüz şartlarına uydurmağa çalışmak, târihi BİLMEMENİN, İslâmı gereği gibi ANLAMAMIŞ olmanın sonucudur.

Şöyle düşünün: İnsan, bin yıldanberi giydiği kendi elbisesini (İslâmı) bırakıp; dışarıdan gelen hazır elbiseye bedenini uydurmağa çalışıyor:

İthâl ceketin kolları kısa mı geldi? Bedeni ona uydurmak için parmakları kes!

İthâl pantalonun paçaları kısa mı geldi? ayakları bileklerinden kes!

Obez Batılı’nın ölçülerine göre dikilmiş ceketin göbek kısmı bol mu geldi?

Ne gam! karnının üzerine yastık bağla, öyle gez!

Halbuki, yalnız Müslümanların değil, bütün insanlığın kurtuluşu için görüş ortaya koymak, fikir üretmek, yüzyıllarca En Üstün, En Güçlü, En insânî, En Güzel yönetimi uygulamış olan bu milletin âlimlerine düşmektedir.

Bâzı ilâhiyatçıların yaptıklarını görünce, insanın aklına; evine girip birçok eşyayı çalan hırsızın ardınca gidip ‘size taşınmıyor muyuz?’ diyen Nasreddîn Hocamızın fıkrası geliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir