22 Ekim 2018 Pazartesi
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Instagram  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Instagram

Allah’ın ayetlerine kör ve sağır kesilmek

İlkeler baki, insanlar fanidir. İnsanlık tarihinde Tevhid mücadelesi, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdemle başlamıştır. Hz. Âdem’in Allahu Teâlâ’dan getirdiği Tevhid ilkeleri, toplumda kaybolunca, -sayısını kesin olarak Yüce Allah’ın bildiği- peygamberler gönderilerek bu ilkeler, toplumda tekrar ihya ve inşa edilmiştir. Yaklaşık on beş asırdır peygamber yoktur ve gelmeyecektir de… Kıyamete kadar tevhidin ilkeleri, Kur’an-ı Kerim’de baki olarak devam edecektir. Yeni bir peygamber ve kitap gelmeyeceğine göre, İslamî kimliğimizin ilkelerini, kıyamet sabahına kadar koruyacak olan da Allah’ın Kitabıdır.

Rabbimiz, Kur’an’da; has kullarının/Allah’a karşı sorumluluğunu hakkıyla yerine getiren takva sahibi kullarının özelliklerinden bahsederken“Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar” (25 Furkan:73)buyurmaktadır.Mü’minlik iddiasında bulunan bir kişinin, davranış ve düşüncesindeki bir yanlışı düzeltmek için, Allah’ın bir ayetini ya da Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş şekli olan Peygamberimizin bir hadisini hatırlattığımız zaman, itiraz etmeden ona kulak vermesi gerekir. Çünkü Müslümanlık, bir iddia değil, onun gereğine inanma ve yaşamadır. Allah ve Rasûlü’nün çağrısına kulak vermektir. “Allah ve Resulü bir iş hakkında hüküm verdiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işle ilgili başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âsi olursa açık bir sapıklık etmiş olur”(33 Ahzab:36)ayeti, bu gerçeği ifade etmektedir. Bütün bunlar, ilkeli davranmaya davettir. Kalıcı olan ilkelerdir. Allah’ın koyduğu Tevhidin ve tevhid erlerinin ilkeleri, peygamberler tarafından insanlara tebliğ edilmiş ve uygulamaları yapılmıştır. Bize düşen bu ilkelere çağrıldığımız zaman, kör ve sağır kesilmemektir.

Hepimizin bildiği üzere Rasûlullah’ın (sav), vefat haberi duyulunca Ashab şoka girmiş ve Hz. Ömer Kkim Muhammed öldü derse onu cezalandırırm.” diyerek bir an için çok sevdiği birisini kaybetmiş olmanın verdiği derin üzüntü ile kendinden geçerek o konudaki kalıcı ilkeyi unutmuştur. Daha soğukkanlı ve kendinde olan Hz. Ebû Bekir (r.a), Peygamberimizin yüzünü açmış ve “Yâ Rasûlallah! Ne güzel yaşadın ve ne güzel öldün”dedikten sonra alnından öperek yüzünü kapatmış ve insanlara dönüp; “Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır”(3 Âl-i İmran:144)ayetini okuduktan sonra, “Kim Muhammed’e inanıyorsa O, ölmüştür. Kim Allah’a tapıyorsa O, hayyun lâ yemûttur/ölmez, diridir.”deyince Hz. Ömer şoktan çıkarak kendine gelmiş ve üç defa “Ebû Bekir olmasaydı Ömer helâk olmuştu” demiştir.

Bu olayı nasıl okumak lazımdır?

Burada, insanların peygam­berleri ölümsüzleştirmeleri engellenmekte, ölümsüzlüğün sadece Allah'a ait olduğu inancı ve hakikati, insanların gönlüne yerleştirilmek istenmektedir. Peygamber bile olsa hiçbir varlığın, ölümsüzlük sıfatına sahip olmadığı, onun ancak Allah’a ait olduğu ifade edilmektedir.Peygamber ölse de getirdiği ilkeler kalıcıdır.

Öyleyse "Peygamberimiz ölmedi, ölemez" demek, İslam inancına aykırı olup, insanı şirke bile götürecek tehlikeli bir sözdür. Peygamberine, Allah’ın verdiği kıymete kanaat etmeyip İlah’a yaklaştırılmış bir peygamber algısı geliştirenlere bu ayetler hatırlatıldığında, kör ve sağır kesilmemelerigerekir.

Bu ayetin mesajı kıyamete kadar gelecek bütün insanları ilgilen­dirir. Hz. Muhammed'den (sav) sonra yaşamak, bir noksanlık olmamalı, İslâm'ı yaşamamak için bir mazeret oluşturmamalıdır. Hz. Muhammed (sav) cismi ile aramızda de­ğilse de, sünnetiyle aramızdadır, içimizdedir/iman olarak kalbimizdedir. Müslümanın, iman ve İslam'ı yaşaması Hz. Muhammed'in (sav) hayatta olma­sına bağlı değildir. O ölse bile ona olan iman gönlümüzde olduğundan dolayı, hiçbir değişiklik olmadan hayatımızı sürdürmek durumunda olup iman ve amelimizi as­kıya almamız veya terk etmemiz söz konusu olamaz. Dinin tesisi, öğretilmesi ve hayata geçirilmesi hususunda peygambere ihtiyaç vardır ve bu safhada onun varlığı zorunludur. Ama dinin devamı konusunda onun biyolojik varlığı şart değildir. Bu safhada ona iman edip sünnetine tâbi olmaya ve onun öğretilerinin bilgisine ihtiyaç vardır. Kalıcı olan onun getirdiği ilkelerdir. İşte Hz. Ebû Bekir bu ilkelere dikkat çekmiştir. “Peygamber nihayetinde bir insandır, “Her canlı ölümü tadacaktır”(3Âl-i İmran:185; 29Ankebut:57), “Sen öleceksin, onlar da ölecektir” (Zümer:30)ayetleri gereği, o da Rabbine kavuşmuştur. Bize düşen bu gerçeği kabul edip onun getirdiği kalıcı ilkelere tutunalım” evrensel mesajını vermiştir.

İşte bugün biz bu ilkeli duruşu kaybettik. Baki olan ilkeler yerine, fani olan kişileri, onların yerine geçirdik ve fanilerin dedikleri bizim için her şeyin üstünde bir değer oldu. Bir kısım cemaatlerin, tarikatların, kliklerin, hiziplerin ve mezheplerin liderlerinin söyledikleri, ilkelerimizin/inanç değerlerimizin önüne geçti. “Kim Allah’ın Salih kulu ile bir koyun sağacak kadar beraber olursa, riyasız bin yıl ibadetten daha hayırlı bir amel işlemiştir.Şimdi efendi hazretlerini sizin huzurunuza çıkaracağız ve bu hayırlı ameli işlemiş olacaksınız” diyerek binlerce insanın önünde kurdukları bir sahneye şeyhlerini çıkarıp seyrettirerek “bin yılda işlenmiş riyasız ibadetten daha hayırlı (!) bir amel” işlediklerine inanan bu kitle, ilkeleri bırakıp, kişileri kutsamışlardır. Bu insanlara; “Kardeşim, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Peygamberimiz, ashabına benimle bir müddet görüşeniniz -bırakın bin yılı- on gün riyasız ibadet etme sevabı kazanır dememiştir. Hatta sürekli kendisiyle görüşen kızı Fatıma validemize; Ey kızım Fatıma! Sen de kendini Allah'ın azabından satın almaya çalış; zira senin için de bir şey yapamam.(Buharî, Vesâyâ 11; Tefsir (26) 2; Müslim,İman,348-352)diye uyarıda bulunmuştur. Bu sizin hocalarınız, şeyhleriniz derece olarak peygamberimizden daha mı üstündür ki, bir koyun sağacak kadar onunla beraber olan, bin yıl riyasız ibadetten daha hayırlı bir amel işlemiş oluyor?Bu dediğiniz Rasûllüllah’ın sünnetinde ve Allah’ın Kur’an’ında yok. İbadet tayin etme hakkı Allah’a aittir.Peygamberimizin söylemediğini, O’na söylettirmek yani O’nun adına yalan uydurmayı da, Rasûlullah, ‘cehennemdeki yerine hazırlanmak’olarak ifade ediyor” (Buhari, İlim, 38; Müslim, Zühd, 72)hatırlatmasını yaptığınız zaman kör ve sağır kesiliyorlar.

Çözüm ne o zaman? Önce insanımızı Allah’ın ayetleri ile buluşturmak gerekmektedir. Kur’an’ı anlamamış insan, kafasına önce ne yerleştirilmişse, insan o ilk öğrendikleri ile amel ediyor ve Kur’an ayetlerini bile, o bilgilere göre sorguluyor. Uydurma hadisleri kullanarak, Kur’an’ın hükmünü onunla ortadan kaldırmaya yelteniyor.

Rasûlüllah, “ayetle hadisi bir birine karıştırmasınlar, benim sözlerimi Allah’ın sözleri yerine koymasınlar” diye İslamın ilk döneminde hadis yazmayı yasaklamıştır. Sahabe, ayetle hadisi ayırt edecek seviyeye gelince hadislerin yazılmasına müsaade etmiştir. Bu uygulamanın bize: “Önce Allah’ın ayetlerini anlayın, sonra hadisleri Kur’an’ın ışığında anlayın. Çünkü ‘Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum(6Enam:50), ben Kur’an’a ters konuşmam” mesajını vermektedir. Bugün bunları söylediğiniz zaman “Halk Kur’an’dan ne anlar? Onlar ilmihal okusun, Mızraklı okusun” deyip halka, elit tekebbürü ile tepeden bakarak karşı çıkarlar. Hâlbuki Rasûlüllah, Veda hutbesinde hitap ettiği yüz binden fazla insana “Size iki şey bırakıyorum tutunursanız sapıtmazsınız. Onlar Allah’ın Kitabı ve benim sünnetimdir(Malik, Muvatta, Kader 3)buyurmuştur. Hitap ettiği kitlenin hepsi âlim miydi? Aksine her türlü kültür seviyesinde insan vardı. Herkesin Kur’an’dan anlayabilecekleri vardır.

Kur’an’a Katolikçe yaklaşmayı bırakıp kim ne derse desin, dediklerinin Kur’an’da bir karşılığı var mı, onunla örtüşüyor mu, ona ters düşüyor mu, düşmüyor mu? Anlayışını meleke haline getirerek insanımıza Kur’an’ın bir hayat kitabı olduğu bilincini kazandırıp olayları, onun “bak dediği yerden” görmeyi sağlamaktır. Katoliklerin inancında halk, İncil’i anlamaz. Papazların ondan anladıklarıdır onları bağlayan. İncil bir şeyi haram kılmış da, papazlar tersini söylüyorsa Katolik Hıristiyanlar, papazın dediğine tâbi olurlar. “Halk Kur’an’ı anlayamaz, onlar ilmihal okusun” diyenler de papazlardan rol çalıp kendilerine konum belirlemek isteyenlerdir. “Halk, Kur’an’ı anlamaz” sözünü, peşine takıldığı hocasından ya da efendi hazretlerinden duyan taraftarlar da, kendilerini “Kur’an’dan anlamayan salaklar” yerine koyarak şartlanırlar. Peşine takıldıkları hoca-efendilider her kimse, onun, Kur’an’a aykırı bir söz ya da davranışlarına karşı, onlara Kur’an’dan deliller gösterilerek karşı çıkılsa “Allah’ın ayetlerine kör ve sağır kesilirler”, peşine takıldıklarının dediğinde ısrar ederler.

İşte ümmetin bugün çektiği en büyük sıkıntı, insanları Allah ve Rasûlüne çağırmaları gerekirken, kendilerine çağırdıkları, kafaları şartlanmış kişilere, Allah’ın ayetlerini hatırlatmanın bir fayda vermediğidir. Birçok tarikat sohbetlerinde ayet ve hadis yerine Efendi hazretlerinin dedikleri, paralelcilerin öğrenci evlerinde ve yurtlarında FETÖ terör örgütü liderinin videoları ile beyinleri yıkanmış bu kitle, “Allah’ın ayetleri hatırlatıldığı zaman kör ve sağır kesilmektedir.”

Konumuzun başlığına dönersek; Allah’a karşı kulluk sorumluluğunu yerine getiren kulların yapması gereken, “Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı kör ve sağır kesilmezler” (25Furkan:73)ayetinin mucibince hareket etmektir. Çünkü biz, fanilerin inşa ettiği insana değil, ölümsüz Kur’an ilkelerinin inşa ettiği müslümana hasretiz.Gerisi boş söz.


 

Musab SEYİTHAN
http://www.mirathaber.com/musab-seyithan-allahin-ayetlerine-kor-ve-sagir-kesilmek-49-3896y.html


Back To Top