O Ezanları Dedeleriniz Bile Susturamadı

Bilindiği gibi 8 Mart kadınlar gününde, İstanbul Taksim İstiklal caddesinde, kendini bilmez sözüm ona bir kısım kadınlar, daha doğrusu “kadın sürüsü” yatsı ezanı okunmaya başlayınca, ıslık, alkış ve ellerinde bulunan maddeleri birbirine vurarak büyük gürültü koparıp ezanları susturmak istediler.

Bunlara “kadın sürüsü” tabirini, ilhamımı Kur’an’dan alarak bilinçli olarak kullandım. Çünkü Yüce Allah, Hayat Kitabımız’da; “Namaza çağrıldığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranış, onların düşünmeyen/akılsız bir toplum olmalarındandır.” (Maide:5/58) buyurarak ezanla alay eden ve onu susturmaya çalışanları “akletmeyen” bir güruh olarak nitelemiştir. Aklı olduğu halde, onu işlevsizleştirerek devre dışı bırakmak, işi içgüdülerine havale etmektir. Tıpkı hayvanlar gibi. Çünkü hayvanların aklı olmadığı için düşünmeden mahrumdurlar, içgüdüleri ile hareketlerini tayin ederler ve iradesiz varlık oldukları için de hep sürü gibi güdülürler.

İşte 8 Marttaki bu ipi koparılmış kadınlar da koyun sürüsü gibi beyinsizce hareket edip bindirilmiş kıtalar olarak içlerindeki nefreti kustular. Evet, Fatih’in İstanbul’u artık böyle acubeleri hızla üretmeye başladı. Bu durum, İstanbul’un Bizans zihniyetlilerince istila edildiğini, dolayısıyla yeni bir fetih gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu kokanalar, köpeksiz köy buldukları için değneksiz dolaşmaktadırlar. 

Bu acube ve acuzeler, taşıdıkları ahlaksız cümlelerle dolu pankartlarının birinde “Huzur istiyoruz” diyorlar. Anadolu insanının ezici çoğunluğunca canlarını seve seve verecekleri bu İslam’ın şiarlarından olan ezana en büyük saygısızlığı yapıp sinir uçlarına dokunarak Müslümanları huzursuz edeceksin, onlardan sadece sosyal medyadan tepki alacaksın, sonra da “Huzur istiyoruz” diyeceksin. Ne kadar utanmazlık ve pişkinliktir bu… Aynen Yahudi taktiğidir. Yahudi’nin biri bir gün bir Müslümanı yakalamış, bir taraftan dövüyor diğer taraftan da “Yetişin dostlar bir Müslüman beni dövüyor” diye de avazı çıktığı kadar bağırıyormuş. Bu münkir kokanaların yaptığı da böyle bir şey.

Müslümanın mukaddeslerine hakaret ederek huzursuzluk çıkaranlar onlar, sonra da “Huzur istiyoruz” pankartları taşıyarak höykürenler de yine onlar. Bu iki ayaklı sürü, Müslümanların mukaddeslerine hakareti kendilerine “Hak” olarak görürken, Müslümanların da bu hakaretleri duymazdan ve görmezden gelerek tahammül etmeleri gerektiğini, Müslümanlara düşen bir  “Vazife” olarak görüyorlar. Yani onlar hakareti, kerameti kendinden menkul olarak kendilerine verilmiş bir “Hak” olarak görecekler, biz Müslümanlar da “Vazifemiz” gereği onlara ses çıkartmayacağız. Çıkarırsak onların huzuru bozuluyormuş. Halbuki “Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa.

Efendiler! Aklınızı başınıza alın. Bu Kuran ve ezanları asla susturamazsınız. Dün Ebû Cehil dedeleriniz ve ayak takımları “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız” (Fussılet:41/26) diyerek susturmaya çalıştılar ama başaramadılar. Mukaddes Kitabımız, her yıl, sayıları artarak gümbür gümbür okunarak geliyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, özellikle 1930-50 yılları arasında Kur’an öğreniminin yasaklandığı, Allah demenin suç olduğu o istibdatlı kara günlerde de susturamadınız. Karadenizli gençlerini aldı, odun getirme bahanesiyle ormanda hafız yetiştirdi, akşam da gelirken sırtlarında biraz odun getirerek kendilerini kamufle ettiler, sizin ruhunuz bile duymadı.

Kur’an öğreten hocaları, münafıkların şikayetleri üzere, karakollara jandarma dipçiği ile götürüp işkence ederek sindirdiğiniz o kara günlerde, Süleyman Hilmi Tunahanlar, Haydarpaşa tren istasyonundan beş öğrenciyle aynı kompartımandan bilet alarak Arifiye istasyonuna kadar kitap ve defter kullanmadan Kur’an ve İslamî ilimler öğretmişlerdir. Aynı ders şeklini Arifiye istasyonundan Haydarpaşa’ya kadar olmak üzere -haftada birkaç kere- yapmak suretiyle, sizin susturmaya çalıştığınız İslam’ın şiarlarını ayakta tutmuşlardır.

1932’den 1950’ye kadar, ceberrut bir yöntemle ezanın orijinalini susturup, tam on sekiz yıl “Tanrı uludur, Tanrı uludur. Bilirim bildiririm Muhammed O’nun kuludur” diyerek bu milleti ümmet bütününden koparmaya çalıştınız ama başaramadınız. Anadolu insanın “Keser döner sap döner, bir gün gelir hesap döner” özdeyişi gerçek oldu. Ezanlar aslıyla okunmaya başladığı 1950’de Sultan Ahmet camiinin altı minaresinin bütün şerefelerinde güzel sesli müezzinlerce, okunması saatlerce devam etti ve mahşeri andıran kalabalıklar sevinç ve hasret gözyaşlarıyla ezanına kavuştu. Yine susturamadınız. Biiznillah susturamayacaksınız.

Sizin bu gayretiniz, her tarafı sağlam mermerlerle yapılmış bir banyodaki hamam böceğinin, o mermerlere zarar vermeye çabalarken durmadan yere yuvarlanması gibidir. İşte siz de hep, hamam böcekleri gibi mermerlere çarpıp yere çakılmaya mahkumsunuz. Yani bu ezanları ve Kur’an’ı sizin yakın ve uzak Ebû Cehil dedeleriniz susturamadı ki siz susturasınız. Var mı ötesi?

Musab SEYİTHAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir