All for Joomla The Word of Web Design

Ölüm Bilgi Kaynağına Dönüşürse (3)

Ölüm hakkında gerek C. Hak Kitabında, gerekse O’nun elçisi Hz. Muhammed (sav) sözleriyle bizlere aslında yeterince bilgi vermiştir/vermektedir. Ölüm, hakikaten hikmetlerle dolu hayatî bir bilgi kaynağıdır. Bu bilgilere ölmeden önce her meraklı/şuurlu insan ilgili kaynaklardan ulaşabilir. Aslında C. Hak, ölen bir insandan İlm-ül-yakîn, ayn-ül-yakîn ve hatta hakk-ul-yakîn olarak ölüm gerçeği hakkında sadece teorik anlamda değil gözle görerek de bilgi sahibi olmamızı istiyor. İbret ve hikmet gözüyle ölüm hadisesine bakanlar, Allah’ın kudretini ve mutlak gücünü de idrak edebilir. İşte bilhassa ahiret hayatını inkâr edenlerin ölüm hakikati üzerinde düşünmelerini isteyen ilgili âyetler buna işaret ediyor:

“Ama can boğaza gelip dayandığında; İşte o zaman siz (ölünün etrafında bulunan sizler çaresiz) bakar durursunuz. Biz ona (ölen kişiye) sizden yakınız, fakat (Beni) göremezsiniz. Mademki kimsenin hâkimiyeti altında değilmişsiniz. Haydi, onu (hayatı) geri döndürün, sözünüzde doğruysanız!” (Vakia: 83-87)

Allah’ın kulları üzerindeki mutlak iktidarını kabullenmek istemeyen, yeniden dirilişi ve mahşeri inkâr eden gafiller ve kâfirler, bir ölüye yeniden can verebilir mi? Veremez. Ama Allah, ana rahminde embriyoya hem can verir, dünyada yaşayan insanın hem canını alır, hem de ölümden sonra ona yine can verir. Israren ve inaden gafleti tercih edenler, bu hakikati göremez ama ne hikmetse ölen kişi ölüm anında bu gerçeği görür. Görür de eğer o da inkârcı ise görmenin bir anlamı ve faydası artık olmaz. Çünkü bir imansızın ölüm anında ölüm hakikati ile ilgili bir bilgiye kavuşması, onu kurtarmaz. O anda son çare olarak bir tövbe teşebbüsünde bulunması ise hiçbir işe yaramaz. O tövbeyi o ölüm hakikatini görmeden önce gaybe iman edercesine yapmalıydı. Marifet, ölümle yüz yüze gelmeden ölüm ve sonrasını kabullenmek ve benimsemektir. Ancak böyle bir durumda C. Hak, her günahkâr kulunun tövbesini kabul eder.

“Allah’ın kabul edeceği tövbe, cahilce kötülük işleyen, sonra vakit varken tövbe edenlerin tövbesidir. Allah işte bu gibilerin tövbesini kabul eder. Çünkü Allah bilir, doğru karar verir. Yoksa kötülük işleyip duran, ölüm gelip çatınca da: “İşte ben şimdi tövbe ettim” diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tövbesi tövbe değildir. Onlar için acıklı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa: 17-18).

“Ölüm gelip çatınca”dan kasıt herhalde ölüm anına işarettir. Ölüme/ölmeye mahkûm olan herkes, sekerât-ı mevt denilen can çekişme halinde iken gözlerini açıp yukarıya doğru bir noktaya baktığında manevî hallerini ve akıbetlerini görebilecektir. Ama görmekten görmeye fark vardır. Öyle buyurmaktadır Peygamberimiz (sav):

“Sizlerden her biriniz, gideceği yeri (kabrini), hatta cennetteki veya cehennemdeki yerini görmeden dünyadan ayrılmazsınız.” (İbn-i Ebiddünya).

İmansızlar ve zalimler, müminlerden farklı olarak cehennemde yanacakları yerlerini görünce veya bu hususta şu veya bu şekilde kendilerine bilgi verildiğinde herhalde “Ben de Allah’ı Rab olarak kabul ediyorum. Ne olur Rabbim! Ecelemi ertele ki hemen tövbe edeyim” diyecektir. İşte manevî perdelerin aralandığı bu andaki tövbe, hiçbir surette Allah tarafından kabul görmeyecektir. Nitekim Firavun’un ölümle yüz yüze geldiği anda can havliyle yaptığı tövbesi kabul edilmediğini Kuran-ı Kerim açıklamıyor mu?

“İsrail oğullarını denizin öteki yakasına geçirdik, Firavun ve ordusu haksızca ve düşmanca (saldırmak niyetiyle) onları takip etti. (Sonunda) Firavun boğulmak üzereyken dedi ki, ‘İsrail oğullarının inandığından başka tanrı olmadığına (Elhak ben de) inandım, artık ben de O’na teslim olanlardanım.’ “Şimdi mi (imana geldin)? Halbuki daha önce hep başkaldırmış ve bozguncular arasında yer almıştın.” (Yunus: 90-91).

Ölüm ötesine dair bilgiyi son anda hakk-ul-yakîn derecede elde etmek suretiyle hatasını anlayan ve Allah’a teslim olmaktan başka bir çare göremeyen bir kişi, geçekten çok talihsizdir. Çünkü bu aşamadan sonra gösterilen teslimiyetin Allah katında hiçbir hükmü yoktur. İşte bununla ilgili âyet, bu hazin tabloyu ortaya sermektedir:

“Firavun’u ve ordularını yakaladık, hepsini denizin dibine attık. Bu sırada o, (inadından dolayı pişmanlık duyarak) kendi kendini kınıyordu.” (Zâriyat: 40)

Ehl-i delalet içinde olan imansız bir kişi, son anda kendini ne kadar kınasa da, kendisine bir şansa daha verilmesini istese de yine de bir faydası olmayacaktır. Çünkü artık geri dönüşümü olmayan kesin hüküm verilmiştir.

“Onlardan (İmansızlardan/İnkârcılardan) birine ölüm gelince der ki: ‘Rabbim! Beni (dünyaya) geri gönder. Terk ettiğim dünyada hayırlı işler yapayım.’ Hayır; bu onun söyleyip duracağı bir sözdür. Arkalarında yeniden dirilecekleri güne kadar bir engel (berzah) vardır.” (Mü’minun: 99-100).

Akılları başlarına gelenlerin dünyaya yeniden geri dönme taleplerine yönelik sarf ettikleri bütün sözler boş laftan ibaret olacaktır. Kendileri de aslında geri dönüşün artık imkânsız olduğunu çok iyi bilirler ama pişmanlıklarını bu şekilde dile getirerek, ümitsiz duygularını ifşa ederler. Bu âyet, ehl-i delalet için, ölümle başlayan ve yeniden dirilme vaktine kadar sürecek olan kabir hayatının azap içinde geçeceğini de göstermektedir.

Ezcümle

C. Hak ve Peygamberimiz (sav), bir bilgi kaynağı olarak ölüm hakikati ve sonrası hakkında bizlere yeterince malumat vermiştir. Bu bilgi kaynağını ruhunu teslim etmeden önce değerlendiren ve tövbe edip imanını sürekli olarak tazeleyen bir Müslüman için kabir, nuraniyetli âlemlerin rahmet kapısıdır. Hakiki vatana ulaşmaya ve ebedî saadet makamına manen yükselmeye bir vasıtadır. Çünkü böyle bir Müslüman, tövbe etmiş olarak ahirete göç etmiş olacaktır. Peygamberimiz (sav) de bu yönde bizlere uhrevî yönden hazırlıklı olmamızı telkin etmektedir:

“Allah kulunun tövbesini, can boğaza gelinceye kadar kabul eder.” (Ahmed b. Hanbel, 2/132: 153)

Ölüm gelip çatmadan önce hatasını anlayıp tövbe eden Müslümanların tövbesi kabul edilir. Bunun ötesinde ölüm ile ilgili bilgi kaynaklarına tam vakıf olan ve ölümün hakikatini dünyada iken gören kâmil Müslümanlar, kulluk şuuruyla daha ölüm gelmeden önce bile ölmek ve bu dünyadan kurtulup dâr-ı saadete bir an evvel kavuşmak ister.

Prof. Dr. Ali SEYYAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir