19 Nisan 2018 Perşembe
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Kur’an’ın müheymin olma vasfı ve yeni ahit III

Eski Ahit’in yanı sıra Yeni Ahit’teki bazı ibarelerde yer alan Allâh tasavvuru da yine tevhid çizgisinden uzaktır. Bu kitapta her fırsatta dile getirilen ve büyük bir gayretle üzerinde durulan en önemli unsurun, bir olan Allâh’a beşeri bir kimlik, buna karşın bir beşer olan İsâ (a.s.)’ya da ilâhî bir kimlik kazandırmak olduğunu söyleyebiliriz. Bahsettiğimiz bu hedef gerçekleştirilirken öncelikli olarak şu hususların takip edildiğini görmekteyiz:

1-Beşere ait birtakım sıfatların / isimlerin Allâh hakkında kullanılması

Yeni Ahit’te yüce Allah’a izafe edilmek istenen ve birçok pasajda yer alan Baba[1]isminin birtakım anlam karışıklıklarına sebep olduğu açıktır. Halbuki böylesine temel akidevî bir meselenin müminlerin anlama ufkunda saf ve açık olarak yer alması gerekirdi. Bu da O’nun varlığı ve zâtına özgü sıfatlarının insan tasavvurlarından uzak olmasıyla yakından ilgilidir. Dolayısıyla önceki kitaplarda olduğu üzere Cenâb-ı Hakk’ı, sahip olduğu aşkın konumdan şu ya da bu şekilde uzaklaştıracak bir takım nitelendirmelere ve beşeri isnatlara maruz bırakmak yönündeki girişimler gerçek müminlerin kabullenebileceği bir şey değildir. Bu noktada inceleyeceğimiz şu âyet, insanların dikkatlerini önceki kitaplarda önemsenmeyen bu kilit noktaya çekmekte ve Allâh’ın isimlerini adetâ ilâhî bir koruma altına almaktadır:

En güzel isimler Allâh’ındır. O’na o güzel isimlerle duâ edin ve O’nun isimleri hakkında gerçeği saptıranları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.[2]

Muhatap aldığı kişiler kim olursa olsun bu âyet aynı zamanda Allâh’a yakışıksız isimler isnat eden insanlara tehdit içerikli tarihsel bir gönderme yapmaktadır. Diğer taraftan Yeni Ahit’te Allâh hakkında kullanılan Baba isminin, eş ve çocuk edinmeyi gerektirdiğini düşünürsek bu konuda yapılan yanlışlıkların boyutları da kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Gerçekten de bu kitapta yüce Allâh’a, baba isnadının doğal bir sonucu olarak;…Ve İsâ hizmete başladığı zaman otuz yaşlarında idi ve zannedildiği üzere Yusuf oğlu, Heli oğlu, Matta oğlu... Kainan oğlu, Enoş oğlu, Şit oğlu, Adem oğlu, Allâh oğluidi[3]şeklindeki ibarelerle oğul isnadının da yapıldığını görmekteyiz. Her nesilden bir kişinin anıldığı dolayısıyla tam anlamıyla bir soy kütüğü niteliğindeki bu ibarelerin mecâzî olması mümkün değildir. Dolayısıyla Yeni Ahit’te geçen ve İsâ (a.s.)’nın soy kütüğünün çıkarıldığı bütün bu ifadeleri, onun beşeri kimliğinin değiştirilmesi yönünde atılan birer ciddi adım olarak kabul edebiliriz. Ancak bize göre burada güdülen en büyük gaye; Cenâb-ı Hakk’ın insan tasavvurunun üzerindeki varlığını ve O’nun, “yaratılanlara benzememesi” yönündeki ilâhî gerçekliği saptırmaktır.

Kur’ân-ı Kerim, müheymin vasfıyla bu ve benzeri diğer iftiralara öncelikli olarak ikna edici ve çok yönlü cevaplar vermiştir. Bahsettiğimiz bu cevaplardan birisi de; Rabb olmanın en önemli şartını teşkil eden; “yoktan var etmek” olgusunun dile getirildiği şu âyettir:

Allâh’ın çocuk edinmesi düşünülemez. O bundan yücedir, uzaktır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece “ol “ der ve o da oluverir.[4]

Zikrettiğimiz bu âyetin anlamına paralel olarak Kur’ân-ı Kerim, İsâ (a.s.)’nın babasız olarak yaratılmasına da açıklık getirerek bu mucizenin, “Allâh’a çocuk isnadı” gibi saptırıcı bir olguya dönüştürülmemesini ihsas etmiştir:

Şüphesiz Allâh katında (yaratılışları bakımından) İsâ’nın durumu, Adem’in durumu gibidir: O’nu topraktan yarattı. Sonra ona ol dedi. O da hemen oluverdi.[5]

Kur’ân-ı Kerim, dile getirdiğimiz iftirayı yapanlara başka bir açıdan seslenerek çocuk edinmenin aynı zamanda eş edinmek gibi beşeri bir zorunluluğu da gerektirdiğini, halbuki Allâh’ın bundan münezzeh olduğunu bildirmektedir:

O, gökleri ve yeri örnekleri yokken yaratandır. O’nun bir eşi olmadığı halde nasıl bir çocuğu olabilir? Halbuki her şeyi O yarattı. O her şeyi hakkıyla bilendir.[6]

Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir; ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.[7]

Diğer taraftan İsâ (a.s.)’dan bahseden âyetlerde bu ismin başında geçen “Meryemoğlu[8]ibaresi, Allâh’a oğul isnat edenlere sürekli bir reddiyedir.

Kur'ân’dan aktardığımız ikna edici bütün bu delillere rağmen Allâh hakkındaki yanlış inançlarında ısrar edenlere yöneltilen şu âyet aynı zamanda onlar için çok açık bir tehdittir:

Yahudiler, “Üzeyir Allâh’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise İsâ Mesih Allâh’ın oğludur” dediler. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allâh onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar.[9]

Zikrettiğimiz bu âyetlerin tamamında İsâ’nın Allâh’ın oğlu olmadığı vurgulanmakta dolayısıyla bu çerçevede ileri sürülen iddiaların asılsız olduğu belirtilmektedir.

Hz. İsâ’nın Rabb Olduğunun İddia Edilmesi

Bu hususla ilgili olarak Yeni Ahitte bulunan bazı haberlerde şöyle denilmektedir:

(İsâ) Böylece onlarına ayaklarını yıkayıp esvabını aldıktan sonra yine sofraya oturunca onlara dedi: Benim size ne yaptığımı biliyor musunuz? Siz beni Muallim ve Rabb diye çağırıyorsunuz; ve iyi diyorsunuz, zîrâ ben oyum.[10]

Filipus ona dedi: Ya Rabb! Baba’yı bize göster, ve bize O yeter. İsâ ona dedi: Bu kadar sizinle beraberim de beni tanımadın mı ey Filipus? Beni görmüş olan Baba’yı görmüş olur; sen nasıl: Baba’yı bize göster diyorsun? İman etmiyor musun ki, ben Baba’dayım, Baba da bendedir. Ben size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemem fakat bende duran Baba kendi işlerini kendi yapar.[11]

Bu sözlere benzer olarak İsrailoğulları’nın da Hz. Mûsâ’dan kendilerine Allâh’ı göstermesini istediklerine daha önce işaret etmiştik. Dolayısıyla yukarıdaki ifadeleri Yeni Ahit’e ekleyen yazarların İsrailoğulları tarafından ihdas edilen bu kadim gelenekten oldukça etkilendiklerini söyleyebiliriz. Diğer taraftan mezkur ifadelere göre “oğul” yani İsâ (a.s), aynı zamanda rabb makamındadır. Halbuki Kur'ân-ı Kerim, önceki kitaplara eklenen bu iddianın kesinlikle vahiy olamayacağını belirtmektedir. Ahiretteki hesap verme arenasında İsâ (a.s.)’ya yöneltilen ve onu âdeta sorgulayan şu âyet dile getirdiğimiz bu noktaya işaret etmektedir:

Allâh kıyamet günü şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsâ! Sen mi insanlara Allâh’ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin dedin?” İsâ da şöyle diyecek: “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem benim için söz konusu olamaz. Eğer söylemiş olsaydım elbette sen bunu bilirdin[12]

Kur’ân-ı Kerim, önceki kitaplara mensup olanların Allâh’tan başka Rabb edinme hususunda âdeta yarıştıklarını belirtmektedir:

(Yahudiler) Allâh’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar) ise rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa bunlar da ancak bir olan Allâh’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.[13]

Yeni Ahit’te Hz. İsâ’ya nispet edilen sözlerin pek çoğunun satır aralarında tevhid inancından ziyade, teslise kapı aralayan bir yaklaşımın sergilendiği açıktır. Diğer taraftan baba-oğul ilişkisinin, bu kitabın başka bölümlerinde daha değişik tarzda ele alındığını ve bu çerçevede inceleyeceğimiz şu satırlarda Ruhü’l-Kudüs’ün (Cebrâil’in) de üçüncü bir unsur olarak bu birlikteliğe dahil edildiğini görmekteyiz:

Ve vâki oldu ki bütün halk vaftiz edilirken İsâ dahi vaftiz edilmiş olup duâ ettiği zaman gök açıldı ve Ruhü’l-Kudüs bedenleşmiş bir surette güvercin gibi onun üzerine indi ve gökten: “Sen benim sevgili oğlumsun, senden razıyım!” diye bir ses geldi.[14]

Kur’ân-ı Kerim, Yeni Ahit’te anlatılanların aksine “Ruhü’l-Kudüs-İsâ” ilişkisini, “vahiy getiren melek” ve “vahiy alan bir peygamber” çerçevesinde ele almaktadır:

...Meryemoğlu İsâ’ya mucizeler verdik. O’nu Ruhü’l-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik...[15]

Yukarıda Yeni Ahit’ten aktardığımız olayın, gerçekleşmesi açısından bir benzeri de, Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber hakkında anlatılmaktadır. Ancak Kur'ân’ın bu olayı anlatmasındaki öncelikli hedefi; Peygamber (a.s.)’e vahiy indiğini ve vahyi getirenin de Cebrail olduğunu bildirmektir.[16]İncelediğimiz Yeni Ahit ifadesinde ise, Hz. İsâ için söz konusu olan bu husus göz ardı edilmektedir. Diğer bir deyişle mezkur ifadelerin satır aralarına sıkıştırılan oğul kelimesi, üzerinde durulan konunun öznesi durumundaki peygamber-vahiy birlikteliğini arka plana atmakta ve İsâ (a.s)’nın vahiy alan bir elçi olduğu yönündeki gerçekliği gölgelemektedir. Diğer taraftan teslisin (üçlemenin) şekillendirdiği bu inanç, tarih boyunca peygamberler tarafından tebliğ edilen “Allâh inancıyla” örtüşmemektedir. Bu gerçeğe rağmen teslise inananlar, bu akidenin başkaları ve özellikle Müslümanlar tarafından anlaşılmadığını söylemektedirler. Yüzyıllardan beri süre gelen ve günümüzde de devam eden bu “anlaşılmama yortusu” Yeni Ahit’teki şu ibârelere de konu edilmekte ve teslis inancı İsâ (a.s.)’nın şahsında meşrulaştırılmak istenmektedir:

İsâ onlara cevap verip dedi: Size dedim ve iman etmiyorsunuz. Çünkü koyunlarımdan değilsiniz. Koyunlarım sesimi işitirler ben de onları tanırım ve ardımca gelirler. Ben onlara ebedi hayat veririm onlar da ebediyen helak olmazlar ve kimse onları elimden kapamaz... Ben ve Baba biriz. Yahudiler onu taşlamak için yine yerden taş kaldırdılar. İsâ onlara cevap verdi: “Size babadan birçok iyi işler gösterdim.” Bu işlerden hangisi için beni taşlıyorsunuz? Yahudiler ona cevap verdiler: Seni iyi işlerden dolayı değil fakat küfürden dolayı ve sen insan iken kendini Allâh ilan ettiğinden dolayı taşlıyoruz. İsâ onlara şöyle cevap verdi: “Ben dedim siz ilahlarsınız, diye şeriatınızda yazılı değil mi? Allâh kendilerine sözünü gönderdiği kimseleri ilahlar diye adlandırır... Allâh’ın oğluyum, dediğim için siz Baba’nın takdis edip dünyaya gönderdiği zata mı: ‘Küfrediyorsun’ diyorsunuz?... Öyle ki Babanın bende, benim de Baba’da olduğumu bilesiniz ve anlayasınız.[17]

Yeni Ahit’teki bu haberlerin aksine Kur'ân-ı Kerim, teslise inananların kâfir olduklarını bildirmektedir:

Andolsun, “Allâh üçün üçüncüsüdür” diyenler kesinlikle kâfir oldu. Halbuki bir tek ilahtan başka hiçbir ilah yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse andolsun onlardan inkâr edenlere elbette acıklı bir azap dokunacaktır.[18]

Zikrettiğimiz bütün bu âyetlerde görüleceği üzere müheymin olan Kur’ân, önceki kitaplara Allâh hakkında sonradan eklenen yanlışlıkları ortadan kaldırmaktadır.

---------------------

[1] Yeni Ahit’in pek çok yerinde Allâh hakkında kullanılan Baba ismi hakkındaki bazı örnekler için bkz: Yuhanna: X/ 30, 31; XIII/1, 3; XIV/ 12-21; XV/ 26; XVI/ 3-10, 15-25.
[2] A’râf, 7/180.
[3] Luka: III/ 23-38.
[4] Meryem, 19/35.
[5] Âl-i İmrân, 3/59.
[6] En’âm, 6/101.
[7] Cin, 72/3.
[8] “Meryemoğlu” ibaresinin geçtiği bazı âyetler için bkz: Bakara, 2/87, 253; Âl-i İmrân, 3/45, 157, 171; Mâide, 5/17, 46 v.d.
[9] Tevbe, 9/30.
[10] Yuhanna: XIII/ 12, 13.
[11] Yuhanna:XIV/ 8-11.
[12] Mâide, 5/116.
[13] Tevbe, 9/31.
[14] Luka: III/ 21, 22.
[15] Bakara, 2/87.
[16] (Kur’ân’ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrâil) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (asli sûretine girip) doğruldu. Sonra (ona) yaklaştı derken sarkıp daha da yakın oldu. (Peygambere olan mesafesi) iki yay aralığı kadar, yahut daha az oldu. Böylece Allâh kuluna vahyedeceğini vahyetti.Necm, 53/5-10.
[17] Yuhanna: X/25-38.
[18] Mâide, 5/73.

Prof. Dr. Muhammed Fatih KESLER
http://www.mirathaber.com/prof-dr-muhammed-fatih-kesler-kuranin-muheymin-olma-vasfi-ve-yeni-ahit-iii-131-2426y.html


Back To Top