All for Joomla The Word of Web Design

Ramazan Ayı ve Zaman Tünelim

Bir zaman tünelim olsaydı ve ben tarihin içinde yolculuk yapma fırsatı bulsaydım, hiç düşünmeden iki önemli yolculuğa çıkardım. Bunlardan birincisi, miladi 622 yılına Medine-i Münevvere’ye gitmek, Peygamberimiz (sav)’in çeşitli etnik gruplar ile yaptığı Medine sözleşmesine şahit olmak, akabinde de günümüze dönerek iki cihan güneşinin insanlara toleranslı davranışını dost düşman herkese bağıra bağıra anlatmak isterdim.

Zaman tünelinde ki ikinci yolculuğumu ise, Osmanlı devletinin güçlü olduğu ve Ramazan ayını yaşadığı bir döneme yapar, dedelerimizin on bir ayın sultanı olan Kur’an ayına bakış açısını gözlemlerdim. Gözlemlemeden de ziyade, özellikle Payitaht da ki Ramazan ayının manevi atmosferini ciğerlerime çekmek, yüreğimde bütün deruniliği ile yaşamak isterdim.

Ramazan ayı geldi ve başladı dostlar! Özellikle Mirat haber’in, başta Ali Rıza Demircan hocamız olmak üzere birbirinden değerli kalemleri, Kuran ayı Ramazan ayının manevi atmosferini sizlere yansıtıyor ve yansıtmaya devam edecekler. Ramazan ayının güzelliğini ve özelliğini hep birlikte yaşayacağız, inşallah!

İsterseniz(!) bugün hayalimizde canlandırdığımız zaman tüneline binerek, Devleti Aliye-i Osmaniye de yaşanan ramazan ayına gidelim. Gidelim ki, ecdadımızın başta on bir ayın sultanı ramazan ayı olmak üzere maneviyata ve manevi iklimlere bakış açısını görelim. Zira ecdadımızın Kur’an ve sünnet bütünlüğü içinde yaşadığı ve yaşattığı Ramazan ayları bir başka güzeldi.

Sadece Ramazan ayı değil, üç aylar, başka bir şekilde başlardı, Osmanlı’da. Recep ayının 15’i geldiğinde, Üsküdar meydanından kutsal topraklara gidecek olan büyük bir kafile hareket ederdi. Surre alayı denilirdi, bu kafileye. Kutsal topraklara gidecek olan surre alayı, mevlidi şerifler, dualar, tekbirler ile yola çıkardı. Haremeyn’e ve orada bulunan halka, en değerli eşyalar ve altınlar gönderilir, “Ha’dimül-Haremeyn” (Haremeyn’in hizmetkârı) olmanın gereği yapılırdı, tastamam.  

Ramazan ayı yaklaştığı zaman, kutsal emanetlerin bulunduğu odalar, bizzat padişahın da katıldığı bir ortamda temizlenirdi. Kutsal emanetlere gösterilen saygı ve muhabbeti, başta padişahlar gösterirdi,Peygamberi Zişan efendimize. 

Bir başkaydı Ramazan ayı Osmanlı da. Çocukların bile oyunlarına konu oluyordu, on bir ayın sultanı Ramazan-ı Şerif. Şaban ayının son günü bir meydana toplanan çocuklar, oyunlar ve tekbirler ile surlara giderler, aralarından seçtikleri üç çocuk surların dışına giderek, sembolik bir şekilde tekbir ve salavatı şerifler eşliğinde Ramazan ayını şehre getirirlerdi. Bu millet, dini değerlerini çocukların oyunlarına dahi yansıtmış, bu şekilde, din eğitimini ufak yaşlardan itibaren de başlatmayı başarmıştır. Hey gözünü sevdiğim ecdadım benim!

Osmanlıda Ramazan ayında, hayran olduğum aynı zamanda da en çok dikkatimi çeken gelenek ise, özellikle konakların kapısı iftar vakti açık tutulur, yolcu ve ya ihtiyaç sahibi biri hiç tanımadığı bir yere girer, iftar edebilirdi. Konaklara gelen misafirler iftar etmekle kalmazlar, ev sahibiden diş kirası adı altında bahşişlerde alırlardı. Aynı Peygamberimiz(sav)’in sofrasında her daim üç beş ihtiyaç sahibinin bulunduğu gibi.  Böyle güzellikler taşıyordu Ramazan ayı Osmanlı’da.

Osmanlı devletinde ki gelenek ve görenekler, birlik, beraberlik ve kardeşlik adına mükemmellikler içeriyordu. Devam edelim, örneklerimizi vermeye.

Osmanlı medeniyetinde ramazan ayı geldiği zaman, zenginler hiç tanımadığı bir muhite giderek o mahallede ki bakkal, manav gibi dükkânlara girer, zimem(veresiye) defterini çıkarttırarak, hiç tanımadığı insanların borçlarını öderlerdi. Ne borcu ödeyen borcunu ödediği insanı, ne de borcu ödenen borcunu ödeyeni bilirdi. Sizin anlayacağınız, sağ elin verdiğinden sol elin haberi bile olmazdı.

Bir başkaydı Osmanlı medeniyetinde Ramazan ayı. Bazılarının beğenmediği ve her fırsatta yerden yere vurduğu, gerilemenin sebebi saydığı medreseler, üç aylarda tatile girerdi. Bu tatil esnasında ise, seçilmiş öğrenciler çeşitli bölgelere dağılarak, irşad vazifelerini yaparlar, Ramazan ayının bereket ve rahmetini yaşayabilmek ve yaşatabilmek adına, gayret sarf ederlerdi.

Merkezi çeşmelerden, ramazan ayı boyunca bal şerbeti akardı. Sebil… O çeşmeden şerbet içmek için, paraya ve ya kredi kartına ihtiyacınız yoktu.

Teravih namazları bile başkaydı, Osmanlı da. Enderun teravih namazı geleneği vardı. Müezzinler, ayrı makamlarda ilahiler söyler, imamlarda namazın o bölümünü müezzinin söylediği  makam üzere kıldırırlardı. Selam verildiğinde ise şerbetler içilir, sohbetler edilir, daha sonra namaza devam edilirdi.

Zaman tüneline binerek yaptığımız bu yolculukta; Osmanlı insanının nezafet ve inceliğini, sadece Ramazan ayına ithaf etmek yanlış olur.

Her kapıda biri “ince sesli” küçük, biri de “kalın sesli” büyük tokmaklar yer alırdı. Kapıya gelen misafir erkekse, kalın sesli büyük tokmağı vurur, kadın ise ince sesli küçük tokmağı vururdu ki, ev sahibi tokmağın sesine göre kapıyı açardı. Gelen bayan ise kapıyı evin hanımı açar, gelen erkek ise kapıya evin beyi yönelirdi.

Zaman tünelimize binmiş ve Osmanlı medeniyetinin hâkim olduğu o güzel günlere gitmişken, bir sokağa girelim ve çiçeklerin diliyle konuşalım. Şu evin camında duran sarıçiçek, bu evde hasta olduğunu gösteriyor. O zaman bu evin önünden geçerken, gürültü etmeyelim ki, hasta rahatsız olmasın. Biraz ileride ki cumbanın önünde kırmızı çiçekler var. Demek ki bu evde gelinlik çağa gelmiş kız veya kızlar var. O zaman bizler de bu evin önünden geçerken konuşmalarımıza dikkat etmemiz iyi olur.

Ya sadaka taşları! Camilerin önünde bulunan sadaka taşlarına varlıklı insanlar akçelerini koyarlar, ihtiyaç sahibi insanlarda oradan ihtiyacı kadar akçe alırlardı. Günümüzde bu uygulamayı hayata geçirdiğimizi bir düşünelim. Ertesi günü taşı bile yerinde bulamayız. Birde üstüne Osmanlı devletini kötülemekten de geri durmayız.

Haydi, sevgili dostlar! Sevginin, saygının ve muhabbetin tesis edildiği bir toplumu oluşturmak, hepimizin elinde aslında. İlk başta kendimizden başlayalım. Geçmişe binip gidebileceğimiz zaman tünelimiz olmasa bile, medeniyetler kurmuş bir ecdadın torunları olarak, ilkönce kendimizden ve ailemizden başlayabiliriz, iyi insan olmaya. “Şeytanların zincire vurulduğu” bu mübarek Ramazan ayı, bizler için milat olabilir. Tabi ki ister ve arzu edersek…

Selam, saygı ve muhabbetlerimle, herkese hayırlı Ramazanlar diliyorum.

Şaban DOĞAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir