22 Mayıs 2018 Salı
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

“Eseoğlu”

Devleti Âliyye'nin son dönemi edebiyatçılarımızdan, hikâyeleriyle tebarüz etmiş olan merhum Ömer Seyfettin'inin küçük bir hikâye kitabı var: Yalnız Efe. Milli Eğitim Bakanlığı'nın "100 Temel Eser Projesi" kapsamında olduğundan ilk ve orta öğretim çağlarındaki talebelerin umumiyetle okumuş olduğunu düşünmek istiyorum. Kitabı ortaokul çağlarımda okuduğumu sanıyorum ancak şimdi okuduğumda zihnimde o zaman açılmamış olan kapıların açıldığını, efkârımı farklı ufuklara kanatlandırdığını fark ettim.

Hikâyeyi, edebiyat çevrelerinden kimileri, eşkıyalığı yücelttiği gerekçesiyle, yermiş iseler de hakikat tabi ki bu minvalde değildir. Ömer Seyfettin dönemin karmaşasını, bozulmuş idari ve toplumsal düzeninden kaynaklanan hakkaniyetsiz atmosferini hikâye yoluyla ortaya koymuş ve benzeri birçok vasatta insanların içine düştüğü çözümsüzlük girdabından her zaman bir kurtuluş ümidinin var olduğunu, iyilerin her şartta kazanacağını, olağan üstü ögeleri de kullanarak ifham etmiştir. Takdir edersiniz ki şartlar bazen iyilerin o denli aleyhine olur ki bu şartlardan âzâde olmanın imkân ve ihtimalinin bulunmadığını icbar eder zihinlere. Ancak milletlerin müktesebatında; gerek şiirleri, gerekse masalları, hikâyeleri ve destanları başta olmak üzere toplumsal heybemizdeki daha birçok kültürel hamule içerisinde, iyiliğin her zaman galip geleceğine dair birçok sözlü ve yazılı ürün/eser vardır. Bununla beraber kutsal kitaplarda da hep bu imkâna işaret edilmiştir. Bunların varlığı bir ümidin varlığıdır. Bir ümidin varlığı ise her zaman bir azmi besler, cesaretlendirir. Esasen insanlık tarihini dinamik kılan; zulümâtı aydınlığa, kıtlığı refaha, zillet ve meskeneti, mülk ve saltanata tebdil eden ve böylelikle tarihi; her kiri gün gelip arındıran bir akarsu haline getiren işte bu ümittir diyebiliriz. Aksi halde tarihin, durağan ve kokuşmuş bir su birikintisi misali çekilmez bir hal alması kaçınılmazdır.

Kitabı okurken bir an ruhumun ne kadar da daraldığını, içimde büyük bir ümitsizliğin yer ettiğini fark ettim. Zira kitapta anlatılan vasat ile içinde yaşadığımız dünya bir birine o kadar çok benziyordu ki… Hatta kötülüğün, kitaptaki ahvalden daha karmaşık, daha müzmin bir halde âleme musallat olduğunu okuma esnasında uzun uzun düşündüğümden, okuduğum yerleri tekraren okumak durumunda kaldım. Düşündükçe, bize büyük bir alâyiş ve ambalaj ile sunulan dünyanın, aslında “Yalnız Efe”nin dünyasının bin beter gelişmiş/ilerlemiş hali olduğunu görerek hayretten hayrete düçar oldum.

Mübalağa ediyorsun, diyebilirsiniz! Hiç mübalağa etmiyorum, bilakis düşündükçe zihnimde iki dünya arasında kurduğum bağları yeterince ifade edememekten endişe ediyorum. Şöyle ki; hikâyede bozuk bir idari düzen var, hatta düzen denilemez, acz içinde bir idare olduğundan düzensizlik var. Yokluk- yoksulluk had safhada. Bununla beraber, idareyi zapt-u rapt altına almış bir “Eseoğlu”/tefeci var ve arkasına aldığı idarenin gücünü de kendi lehine kullanarak, civardaki tüm köyleri kendisine cebren borçlandırıyor. Bu yolla köylülerin varlıkları birer birer “Eseoğlu”na intikal ediyor. Nasıl mı? Mesela: “Eseoğlu” idareyle olan ilişkilerini kullanarak bir köye salma saldırtıyor. Köylüde para olmadığından kimse ödeyemiyor tabii. Jandarma, köyün erkeklerini silah zoruyla ağaçlara tırmandırıyor ve ağaçtan inenin vurulacağını söylüyorlar. Ancak, “Eseoğlu”na borçlanıp salmayı ödeyerek ağaçlardan inebilme imkânına erişiyor köylüler. Başka bir köy ahalisinin, avcılıkla geçindiklerinden, jandarmaya silahlarını toplatıyor ki “Eseoğlu”ndan borç almaya mecbur kalsınlar.

Hikâyede anlatılan ahvali vermiş olduğum iki misal sarih bir şekilde anlatıyor sanırım. Hikâye, ne kadar o devrin şeraitini anlatma konusunda gerçeğe vasıta olmuştur bilinmez ancak, Ömer Seyfettin’in yaşamış olduğu; Osmanlı’nın son devrini düşündüğümüzde vakıanın da bundan pek farklı olmadığını tahmin etmek güç değildir.

Hikâyeyi okudukça, bir karabasan gibi köylünün üzerine çöken “Eseoğlu” tefecisini, köylünün başvuracağı bir idarenin yokluğundan mütevellit çaresizliğini düşündükçe bunaldığımı fark ettim. Bu bunalma hali, kendisini okuduğu esere kaptıran okuyucunun alışılmış ruh hali değildi. Bilakis, okudukça fark ettiğim, eserle içinde bulunduğumuz dünyadaki şartların paralelliği idi ruhumu derin girdaplara yuvarlayan.

Elimde kitap, zihnimde rengârenk banka tabelaları; her biri ayrı bir profesyonel tasarımcı elinden çıkmış. Sair zamanlarda TV’den maruz kalınan banka taciz ve taarruzunu düşündüm. Borç tasmasını hedef kitlenin boynunda geçirmek için her kılığa girmede, her değeri suistimal etmede, her yol ve yöntemi denemede iblisi yaya bırakan banka reklamlarını… Her biri neredeyse şeytana rahmet okutacak zekâ/hinlik ürünü tuzak ve iğva olan tüketim teşviklerini… “Ayın daha ortası mı, cüzdan tamtakır mı; dert etme, alışverişi erteleme; kimlik numaranı yaz ve mesaj gönder. Kredin hazır!”. “Bayram kredisi, kurban kredisi, tatil kredisi, eğitim kredisi, evlenme kredisi…” İnsanları bir aptal, bir zombi mevkiine oturtan, ahlaksızca taciz ve istismar eden bu reklamlar karşısında isyan etmemek için ya tüm algı ve hassasiyetleri uyuşmuş ya da hakikaten zombileşmiş olmak gerek herhalde diye düşünüyorum.

Düşünsenize; hikâyede bir “Eseoğlu” var. Belki mevzi sayılabilecek bir durum. Bir “Yalnız Efe” çıkıp “Eseoğlu”nu ortadan kaldırdığında kolayca yerini yeni bir “Eseoğlu”alamayacak, kim bilir? O zaman bu denli kurumsallaşma olmadığından bertaraf edilmesi daha kolay. Hem o zaman iyiyle kötü arasında ayırım yapmak çok kolay; herkes “Eseoğlu”nun kötülüğü hususunda hemfikir. Ya bugün öyle mi? “Eseoğulları” ne kadar da insancıl, hatta bazen ne kadar da bizden, değerlerimiz konusunda en az bizim kadar hassas(!), öyle değil mi? Şimdi bir de içinde bulunduğunuz dünyayı, ülkenizi, şehrinizi, mahallenizi ve sokaklarınızı düşünün. Güzelce tasarlanmış kurumsal kimlikleri, sizi güler yüzle karşılayan tatlı dilli, prezentabl(ne demekse?) elemanları ile her köşe başını tutan ve hayatınıza habis bir ur gibi sirayet eden banka, faktöring ya da daha farklı adlar altındaki finans kurumlarını bir düşünün. Sokağınızda, mahallenizde, şehrinizde, ülkenizde ve dünyada ne çok “Eseoğlu” var farkında mısınız?

Dünyada mer’i finansal/parasal düzeni düşündüğümüzde aslında olanın “Eseoğlu”nun küresel ölçekte kurumsallaşmış, gelişmiş, modernleşmiş halinden başka bir şey olmadığını görürüz. Kısacası, Doğu Karadeniz yöresinden derlendiği anlaşılan bir türkü “eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” diyordu ama görüyoruz ki “Eseoğlu” dünyaya hükümdar olmuş.

Modern “Eseoğulları”, parayı mal ve hizmetleri ölçen bir araç olmaktan çıkartıp bir kısıt haline getirerek, devletlerin bile nüfuz edemediği tekellerine aldıklarından hepimizi borçlandırıyor, dolayısıyla köleleştiriyorlar. Esefle görmekteyiz ki dünyadaki bu cari düzen idareleri/devletleri de kontrol ediyor. Bu durumdan rahatsız olan idareler/devletler de bir türlü çaresizlik eşiğini aşamıyor. “Ama büyüyoruz”, diyenlere “fakirleştiren büyüme” kavramı üzerine düşünmelerini salık veririm. Yeryüzünde tüm varlıklar/zenginlikler BDPS*(Borca Dayalı Para Sistemi) vasıtasıyla adım adım finans devlerine yani “Eseoğulları”na intikal ediyor.

Ahval işte budur, ancak hikâyenin de ilham ettiği gibi elbet bir “Yalnız Efe” çıkacak, kötüler/kötülükler mutlaka hüsrana uğrayacaktır. Yeter ki cesaretimizi besleyen ümidimizi yitirmeyelim.

09 Şubat 2017| Tuzla- İSTANBUL

(*)BDPS (Borca Dayalı Para Sistemi) ile ilgili detaylı bilgiye Prof. Dr. Mete Gündoğan’ın internet ortamında bulabileceğiniz çalışmalarından ulaşabilirsiniz.

Şaban ÇETİN
http://www.mirathaber.com/saban-cetin-eseoglu-158-3947y.html


Back To Top