22 Ekim 2018 Pazartesi
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Instagram  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Instagram

Bir Abdullah İlâhi vardı mütekait değil; Müteharrik bir âdemdi o

İnsanlar vardır; bir lokma bir hırka felsefesiyle yaşarlar. Durgun, pasif bir hayatları vardır. Ama bazıları da vardır ki, aktif ve aksiyon sahibidirler. Hem kendileri hareket halindedirler hem de başkalarını harekete geçirirler. İşte Simavlı Abdullah İlâhi de, böylesi zatlardan birisiydi. O, hakikati ve erdemi tasavvufi yollarda arayan ve Âdemoğullarına bu yolda ışık tutmaya çalışan güzel bir insandı.

Hani Koca Yunus: “Şeriat, tarikat; yoldur varana, / Hakikat marifet andan içerü.”demişti ya. İşte Simavlı Abdullah İlâhi de, Yunusun bu öğüdüne kulak verenlerden biriydi.

Her ne kadar çağdaş insan, hakikat ve marifeti ya siyasette, ya şu ideolojide, ya da, bu “İZM”de arıyor ise de, Simavlı Abdullah, hakikat ve marifeti kâh İstanbul’da kâh Buhara’da kâh da Semerkant’ta arayıp durdu. Hayat hikâyesine kısaca göz gezdirdiğimizde, onun konu başlığımıza ne kadar uygun, ne denli hakikat aşığı bir insan olduğunu göreceğiz.

Diyar Diyar Seyahat

Abdullah İlâhi, 15. Yüzyılın ortalarına doğru Simav’ın köylerinden birinde dünyaya geldi ve ilk tahsilini kendi yöresinde yaptı. Sonra tahsiline devam için İstanbul’un yolunu tuttu.

İstanbul: Günler süren bir yolculuktan sonra genç delikanlı, bu günkü Fatih ilçe sınırları içinde bulunan Zeyrek medreselerinde öğrenci oldu. Devrin güçlü hocalarından, matematik, astronomi, hadis, tefsir gibi dersler aldı. Özellikle felsefe ve mantıkta güçlü bir hoca olan Alâeddin Tusi’nin gözde bir öğrencisi oldu. Tusi, Fatihin talebi üzerine, devrin önemli bilim adamlarından olan Hocazade ile Gazali’nin ve felsefecilerin düşüncelerinin karşılaştırmasını yaptı ve sonra da, yanına öğrencisi Abdullah İlâhi’yi alarak İran’ın Kirman şehrinin yolunu tuttular.

İran/Kirman: Abdullah, burada da devrin medreselerinde okutulan ilimlerin tahsiline devam etti ve dilini de geliştirdi. Bir ara Medresedeki ilim tahsilini noktalamak istedi ve çok önemli olanları hariç tüm kitaplarını satıp parasını muhtaçlara infak etti (dağıttı.) Hocasının tavsiyesi ile Semerkant’ın yoluna revan oldu.

Semerkant
:Abdullah, medrese ilimlerine nokta koymuştur. Ama devrin, hakikati bulma konusunda izlenen bir başka yoluna girmiştir. Bu yol, Tasavvuf yoludur. O, burada kendisine bir mürşid bile bulmuştu. Adı; Ubeydullah Ahrar. Tasavvufi yolda mesafeler kat edebilmek için yıllarca bu zatın hizmetinde bulundu. Ve bir gün Hocası Ubeydullah, Abdullah’ın Buhara’ya gitmesini salık verdi.

Buhara
: Abdullah, Buhara’ya vardığında karşısında canlı bir mürşit bulamadı. Onun Buhara’daki mürşidi Bahaeddin Buhari oldu, ama o, bu dünyadan göç etmiş bir mürşitti. Abdullah, bir yıl kadar bu mürşidin kabri başında tam bir uzlet hayatı yaşadı. Tasavvuf tabiriyle ifade edecek olursak o, Bahaeddin Buhari’nin ruhaniyeti ile eğitiliyor ve yine tasavvufi tabirle ÜVEYSİ olarak onun kabri başında yetiştiriliyordu. Yani rüyalarında her gece onu görüyor ve eğitim süreci sanal bir diyalogla devam ediyordu. 

TEKRAR SEMERKANT:Abdullah, bir yıl sonra tekrar Semerkant’a döndü. Mürşidi Ubeydullah Ahrar, ona icazet ve yeni bir görev verdi. Bu görev, Anadolu’ya gelerek, insanları erdeme, hakikate, güzel ahlâka yönlendirmekti. Bu yolculuğa çıkarken sevdiği bir öğrencisini daha kattı Abdullah’ın yanına Ubeydullah; O da, Seyyit Ahmet Buhari idi.
 
Yeniden Simav: Semerkant ve Simav güzergâhındaki yolculuk, haftalarca sürdü. Bu yolculuk sırasında devrin güçlü bilim adamlarından olan Mevlâna Abdurrahman Cami ile fikir alış verişinde bulundu.
 
Anadolu’nun Simav’ında İlk Temsilci

Nakşi Tarikatının Bahaeddin Buhari dergâhını ilk kez Anadolu’da icrayı faaliyete geçiren kişidir Abdullah İlahi. Ve tabii bir de yanında öğrencisi Ahmet Buhari vardır. Ve bu dergâhın ilk merkezi de Simav’dır. Kısa zamanda bu iki güzel insanın dergâhı Simav ve çevresindeki halkın akınına uğrar. Bu dergâhta dini, edebi, ahlaki sohbetler ediliyor, insanlar, güzel ahlâka yönelmeye özendiriliyordu.
 
Asalak Bir Hayat Yaşamıyorlardı

Hocasının kendisini hep sağ tarafına oturttuğu Ahmet Buhari, Simav günlerindeki altı yılın nasıl geçtiğini şöyle dillendirir: "Hocamla Simav'da bulunduğumuz zaman, beş vakit namazda beni imamete geçirirdi. Kuşluk namazından sonra, hocamın merkebini ve katırını alıp dağa çıkardım. Yüklediğim odunları, öğle namazına yetişecek şekilde eve getirirdim. Öğle namazını kıldırdıktan sonra, çift sürmeğe giderdim. Yaz geldiğinde ise ekinleri biçer, kaldırırdım. Diğer zamanlarda sırtımda çalı- çırpı taşır, bağ ve bahçe duvarını tamir ederdim. İkindi namazından sonra da hocamın huzurunda otururdum." Gün geldi Ahmed Buhari, Hacca gitmek istedi ve hocası Abdullah’tan izin alarak yola çıktı. Meşakkatli bir yolculuktan sonra mübarek mekânları ziyaret edip hac vecibesini ifa etti. İki yıl sonra, kendisine Simav’dan bir mektup geldi. Bu mektup, Abdullah İlâhî tarafından Simav'dan hacca gidenlere verilmiş ve Ahmed'in artık gelmesi isteniyordu Mekke’den. Haberi alan Ahmed; "Başüstüne!" diyerek, o sene hacılarla beraber yine Simav'a geldi.

Talebe ve Hoca Arasındaki Diyalog

Hac dönüşünden sonra, Ahmed Buhari bir süre daha Simav’da kaldı. Ve bir gün hoca- talebe arasında şöyle bir sohbet oldu:

Ahmed-i Buhârî:

- Efendim! İstanbul’daki velileri hep merak eder dururum. Müsaade ederseniz, gidip görmek ve sohbetlerinde bulunmak isterim. Hoca Abdullah İlâhi:

- Ahmed! Bizi de sık sık İstanbul'a dâvet ediyorlar. Vezîr, kâdıasker Manisalı Çelebi, hediyeler ve haberciler göndermiştir. O da, İstanbul’a gelmemi istemektedir. Senin önce gitmen çok isabetli olur. Yarından tezi yok, hemen yola çık. Bize oradan haberler gönderirsin. Durum nedir öğrenelim. Evet, Ahmet Buhari, bu sohbetten sonra yola çıktı ve günler sonra İstanbul’a geldi. Hayli bir zaman sonra Hocasına bir mektup yazdı. Mektupta şu hasret ve vuslat cümleleri de vardı: “Burada kişi gönül rahatlığında, ama gerçekte

Dostun eteklerine yapışmış sohbetini özlemekte.”

Bu dizelerde Abdullah İlâhi’ye davet vardı. Hasret, özlem ve vuslat duyguları vardı.

Yine istanbul


Abdullah İlâhi, bu mektubu aldıktan sonra, bir daha dönmemek üzere Simav’a ve Simavlıya veda etti. Tarihler Fatih’in vefat ettiği yılları gösteriyordu. İstanbul’a geldiğinde daha önce öğrencilik yaptığı Fatih’teki Zeyrek Camii yanındaki harabe tekkeye yerleşti. Yanında talebesi Ahmet Buhari de vardı. Zamanla çevredeki akil adamlarla, ilim adamlarıyla ve şeyhlerle ünsiyyet (iletişim ve dostluk) kurdu. Şeyh Vefa da bu bilge ve dost insanlardan birisiydi.

Zamanla halktan ve ümeradan (yöneticilerden) geniş bir halka oluştu çevresinde. Mevlâna’nın torunu Âbid Çelebi de, bu halkanın bireylerinden biriydi.

“Halkın efendisi, onlara hizmet edendir” kuralı gereğince o, bir yandan insanları aydınlatma görevini sürdürürken, bir taraftan da çevrenin kendisine olan rağbetinden dolayı iyice bunalmıştı. Yapı ve karakter meselesi; kimleri şan ve şöhret basamaklarını tırmanmaya can atarken, şöhret olmak iyiden iyiye sıkmıştı onu. Bu ortamdan kaçacak ve sığınacak bir mekân arıyordu.

Yenice Yolları

Derken, Evrenesoğlu Ahmet Bey’in çağrısına icabet etmeye karar verdi Abdullah. Çünkü Evrenesoğlu, sürekli olarak Yenice’ye davet ediyordu onu. Ve bir gün İstanbul’dan Vardar istikametine doğru yola revan oldu. (Vardar ve Yenice, bu günkü Selanik yakınlarında bulunan yerleşim bölgeleriydi. Evrenesoğlu da orada sancak beyi idi.)
Onun Yeniceye yerleşmesiyle, şehir, baştanbaşa bayındır hale getirildi. Camiler, medreseler, imaretler inşa edildi. Böylesi bayındır bir şehri de, Abdullah İlahi adlı bir şeyh aydınlatıyordu. Burada da, insanları güzele, iyiye, erdeme, olgunlaşmaya çağırıyordu o. Ve her fani gibi bir gün, o da Hakk’a yürüdü. Darü’l-Hadis Külliyesinin içinde bulunan bir mekâna defnedildi. Takvimler, miladi 1492 yılını gösteriyordu.

Kısa bir ömrün içine sığdırdığı, SİMAV- İSTANBUL- KİRMAN-SEMERKANT-BUHARA- SİMAV- İSTANBUL- YENİCE arasında geçen koca bir ömür, Balkanlardaki Yenice’de noktalanmış oldu. Doğum yeri Simav, defin yeri Yenice olarak tarihlere kaydedildi. O, iz bırakan fanilerden biriydi.

Eserleri

Bu dünyaya veda ederken geride önemli eserler de bıraktı. Keşfü’l-Varidat li Talibi’l-Kemâlât”, Süleymaniye Kütüphanesinde bulunan ve Türkçe olarak yazılan “Meslekü’t-Talibin ve’l- Vasilin”bu eserlerden yalnız iki tanesidir. Hemşehrisi Şeyh Bedrettin’in “Varidat” adlı eserine de eleştirel bir haşiye yazmıştır.

Rahmet olsun o güzel insana.

Şerif Ali MİNAZ
http://www.mirathaber.com/serif-ali-minaz-bir-abdullah-ilahi-vardi-mutekait-degil-muteharrik-bir-ademdi-o-89-4290y.html


Back To Top