21 Ekim 2017 Cumartesi
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Youtube

Tıp bilimine göre Atatürk alkole bağlı sirostan öldü

Yiğit Bulut’a göre Atatürk siroz hastalığından dolayı ölmemiş. Ama tıp bilimi bunu doğrulamıyor.
Tıp bilimine göre Atatürk alkole bağlı sirostan öldü
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ekonomiden sorumlu başdanışmanı ve Star Gazetesi yazarı Yiğit Bulut, 4 Ekim 2017 tarihli "Yorumsuz" başlığını taşıyan köşe yazısında Fatih Sultan Mehmet ve Turgut Özal gibi 5 ünlü Türk siyaset adamının şüpheli ölümlerinden yola çıkarak, Gazi Mustafa Kemal’in de siroz hastalığından ölmediğini iddia etti. İlgili yazısı aynen şu şekildedir:

Gazi Mustafa Kemal, siroz yüzünden mi öldü? Buna inanmak için herhalde çocuk olmak lazım. Belki hiç dikkatli bakmadınız; Gazi, son yıllardaki durumu dâhil ülkeyi sadece 15 sene yönetebildi. Öldüğü zaman daha 50’li yaşlarındaydı. 15 senenin son 5 senesi “İnönü” vesayeti altında geçti.”
TIP BİLİMİ ATATÜRK’ÜN ALKOLE BAĞLI SİROSTAN ÖLDÜĞÜNÜ KANITLAMIŞTIR

Değerli okuyucularım;

Masamın üzerinde Türk Tarih Kurumu tarafından neşredilmiş Bilal N. Şimşir’e ait “Atatürk’ün Hastalığı” isimli kitabının yanında Deontoloji, Tıp Tarihi ve Gastroenteroloji uzmanı Dr. Eren Akçiçek’in 2000 yılında İstanbul Üniversitesinde 5 kişilik jüri ve ehemmiyetine binaen ilk kez basının önünde başarı ile sunduğu “Atatürk’ün Sağlığı Hastalıkları ve Ölümü” ile ilgili doktora tezi bulunmaktadır.

Atatürkçü bir kimliğe sahip olan fakat Atatürk’ün daha çok insanî ve sıhhî yönlerini araştırmış olan Dr. Akçiçek, 1,5 yılda hazırlamış olduğu doktora tezinde Atatürk'e klinik olarak ortaya çıkan ‘karaciğer sirozu’ belirtililerinin teşhisinin yerinde fakat geç (ölümünden 10-11 ay önce) konulduğunu tespit etmiştir. Jüri üyeleri tarafından oybirliği ile kabul edilen doktora tezinin ana hipotezi, Atatürk'ün yakalandığı siroz hastalığının fazla alkol tüketiminden kaynaklandığına dayanmaktadır.

Aslında Atatürk, bunun dışında daha 1923 ve 1927 yıllarında “çok çalışmaktan ve yorgunluktan” dolayı 3 kez kalp krizi geçirmiştir. Bunun yanında Atatürk, değişik zamanlarda sıtma, kronik pyelonefrit (böbrek hastalığı), 2 kez zatürree ve gripal enfeksiyonlar geçirmiş ancak yüksek mukavemet gücüyle üstesinden gelebilmiştir. Dönemin hekimleri, meslekî sorumluluklarının bir gereği olarak, kendisine her defasında “dinlenme, alkol, tütün ve kahveyi azaltmayı” öğütlemiştir. Ne var ki Atatürk, 1938 yılına kadar bu üç zararlı maddeyi (zaman zaman artan oranda) tüketmeye devam etmiş ve buna bağlı olarak da bedenî dayanma gücü de iyice zayıflamıştır.

Özellikle aralıksız olarak yüksek miktarda alkol kullanan bir kişide, halsizlik, zafiyet, soğuğa direnç azalması, renginde değişiklik, ciltte kaşıntı, burun kanamaları gibi karaciğer yetmezliği belirtileri ortaya çıkar. 1938 başlarında somut bir şekilde iştahsızlık ve halsizlik başta olmak üzere bütün bu belirtiler Atatürk’te görülmüştür. Atatürk’ün vücudunun çeşitli yerlerinde (özellikle bacak ve karnında) kaşıntılar meydana gelmiş ve burun kanamaları güçlükle önlenebilmiştir. Bu başlangıç döneminde kendisine siroz teşhisi koymuş olan Dr. Nihat Reşat Belger, özel bir kür tedavisi için kendisinin Yalova Termal'e gitmesini sağlamıştır.

Uzman hekimler, alkol içmeye bağlı siroz olma riskinin, en az 10 yıl, günde rakı biriminde 3 bardak ve her gün içilmesi şartıyla olabilir demektedir. Bazı iyi niyetli ve idealist Atatürkçüler, Atatürk’ün bu kadar çok içki içmediğine inanabilir. Bunu anlayışla karşılayabiliriz ama Atatürk’e en yakın olan şahitlerin itirafları bizi bir gerçeği kabul etmemizi zorlamaktadır.

Örneğin Atatürk'e 12 yıl boyunca yani 1927'den 10 Kasım 1938'de ölene kadar sofra hizmetlerinde bulunmuş olan garson Cemal Granda, hatırasında şunları söyler: “Devrin en ünlü rakısı olan Dimitrakopulo'dan Atatürk her gece yarım kilo içerdi” (s. 31). Atatürk, günde yarım litre rakı içtiğine göre bu ayda ortalama olarak 15 litre demektir. Atatürk'ün özel kütüphanecisi Nuri Ulusu'nun hatırasına da bir göz atalım (s. 224): “Atatürk bardağının tam yarısına kadar rakıyı koyar, üzerine de bir o kadar da su ilave ederdi. Rakısının ve suyunun çok soğuk olması şarttı…Rakı şişesinden birinci ve ikinci kadehini üç veya dört yudumda içerdi… Bilahare üçüncü kadehten sonra içmeyi ağırlaştırırdı”. Yani Atatürk, yıllarca hemen her akşam en az 3 bardak rakı içmiştir.

Peki müşahede ve tedavi sürecinde bütün hekimler Atatürk’e alkol ve sigara yasağı getirdikleri halde rasyonel/akılcı tavsiyelere her zaman riayet eden Atatürk, niçin bu yasağı tatbik edememiştir? Genelde yeterince psiko-sosyal ve tıbbî destek alamayan alkol bağımlılarının “içkiyi bırak veya azalt” tavsiyelerine pek uyamadıkları bir gerçektir. Atatürk, hekimlerin tavsiyelerine kısmen uymuştur. Mesela sigara tüketimini son aylarında 3 paketten bire indirmiştir. Ama içki konusunda tüketimini azalttığına dair elimizde kesin bilgiler bulunmamaktadır. Kaldı ki hekimlerin dışında kimse Atatürk’e etkin bir telkinde bulunma cesaretini gösterememiştir.

Bunun tek bir istinası vardır. O da Cemal Granda’ya göre umumi kâtip Yusuf Hikmet Bayur idi. Ancak Atatürk, Bayur’un nasihatlerine hep şu şekilde karşılık verirmiş: “Ben rakıyı şimdi değil daha Harbiye talebesiyken içerdim. Bugüne kadar da hiç zararını görmedim.” Bayur, bu sözlerin altına kalmaz ve Atatürk’e şöyle akıl verirmiş: “Muhterem Paşam, bugün belki zararını görmediğinizi sanırsınız, fakat yarın göreceksiniz. Siz bu memlekete lazımsızınız. Kendinize acımıyorsanız bari bu millete acıyın…”

Bayur, böyle her defasında Atatürk'ün içki içtiğini görünce dayanamaz, “Paşam, şu içkiyi bu kadar içmeseniz daha iyi olur.” dermiş. Atatürk, bu sözleri hep gülümseyerek karşılarmış. O ses çıkartmadıkça Bayur da yüklenerek nasihatlerin dozunu artırırmış. Bir gün Atatürk’ün canına tak demiş olacak ki, Bayur yine içkiyi kötüleyen konferansına başladığı sırada, Atatürk, öfkelenerek, birden bire: “Hikmet Bey, seni Kabil'e sefir yapalım. Oku, öğren ve ilim getir. Bize bu yolda faydalı ol.” demiş. Atatürk’ün içki içmesini engellemek isteyen Bayur, ceza niteliği taşıyan bir emir ile Kabil Büyükelçiliği'ne atanmış ve bu şekilde Türkiye’den uzaklaştırılmıştır. Ne var ki Hikmet Bayur’un öngörüleri, son tahlilde doğru çıkmıştı.

Velhasıl

Sayın Cumhurbaşkanımız R.T. Erdoğan’ın başdanışmanı Yiğit Bulut, her nedense bazen bilimsel dayanağı olmayan aşırı ve fantastik teorilerden hareketle sansasyonel görüşler ve iddialar ortaya atmaktadır. “Gazi Mustafa Kemal, siroz yüzünden mi öldü?” sorusuna yukarıdaki gerçekçi ve objektif açıklamalarımdan sonra herhalde Atatürk’ü seven veya sevmeyen herkes “EVET” diye cevap vermek mecburiyetinde kalacaktır. “Buna inanmak için, herhalde çocuk olmak lazım.” sözünü de şöyle revize edelim: “Bunu kabul etmemek için, herhalde çocuk olmak lazım.”

Müsaade ederlerse Sayın Cumhurbaşkanımıza buradan bir tavsiyem/talebim olacaktır. Danışmanlar kadronuzda belki de sadece çocukların inanabileceği fikirler ortaya atan heyecanlı fakat hayalperest yiğitlerin dışında hayata, tarihe, insana, dünyaya ve hadiselere farklı/aykırı fakat çok yönlü, gerçekçi, objektif ve manevî perspektiflerden bakabilen ferasetli bilim ve fikir insanları da bulundurunuz.

Bitirirken bir de Hakka çağıralım:

Ey iman edenler! Şarap başta olmak üzere, bütün sarhoşluk verici ve uyuşturucu maddeler, Haksız kazanca sebep olan her ceşit şans oyunları ve kumar, İlahlaştırılan kişi ve kurumları temsil eden işaretler, semboller, rozetler, heykeller, putlar ve dikili taşlar, Ve yapacağınız işlerde, ilahi vahyi rehber edinip, akıl ve tecrübeye dayanarak karar vermek yerine, medyumluk, falcılık, kahinlik, astroloji, fal okları (5. Maide: 3) gibi batıl inanclarla hayatınızı yönlendirmeniz, İşte bütün bunlar, şeytan işi iğren kötülüklerden başka bir şey değildir! O hâlde bunlardan uzak durun ki, dünya ve ahirette kurtuluşa eresiniz! (Mâide 90)

Ali Fuat AKÇAPINAR
http://www.mirathaber.com/tip-bilimine-gore-ataturk-alkole-bagli-sirostan-oldu-8-2005h.html