“Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” Üzerinden Aile Yapımız Tehdit Aldında mıdır?

“Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” Kavramı Tüm Yönleriyle Ele Alındı

Şuurlu Öğretmenler Derneği (ÖĞ-DER) tarafından “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Problemleri Sempozyumu” adı ile gerçekleştirilen sempozyumda “Toplumsal Cinsiyet” kavramı tüm yönleri ile ele alındı. Sempozyuma Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Saadet Partisi Kadın Kolları Genel Başkanı Ebru Asiltürk ve birçok STK’nın yönetim kurulu üyeleri ile çok sayıda davetli katıldı. Oturum başkanlığını Prof. Dr. Ali Seyyar’ın yaptığı ve iki oturumdan oluşan sempozyumda Prof. Dr. Burhanettin Can, “Bir İfsat Hareketi Olarak Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” başlıklı sunumunda, konu ile ilgili kullanılan kavramlara dikkat çekerek, “Kavramlar bükülerek, süslendirilerek bireylerin ve tabiî toplumun gözleri boyanıyor. Kavramların gerçek anlamının dışında kabullendirilmesi sağlanıyor. Buna uymayanlar ise çağdışı olarak etiketleniyor” diye konuştu. Aileye Karşı İstanbul Sözleşmesi başlıklı sunumu ile görüşlerini paylaşan Av. Muharrem Balcı, “Dünyada iki küresel ifsat politikası vardır. Bunlardan biri bağımlılıktır. İnsanları ve toplumları bağımlı hale getirerek onları ele geçiriyorlar. Bir diğeri ise toplumsal cinsiyet eşitliği çalışmalarıdır” ifadelerini kullandı. Dr. Mücahit Gültekin ise “Gerçeklik ve Manipülasyon Arasında Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet Söylemi” isimli bir sunum yaptı.

 “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” Üzerinden Aile Yapımız Tehdit Aldında mıdır?

Hafta sonu Ankara’da ÖĞ-DER tarafından tertiplenen mezkûr sempozyumda oturum başkanlığı görevimi ifa ederken, konu ile ilgili sunum yapan değerli hatipleri dikkatli dinledim ve buna bağlı olarak sizlere ağırlıklı olarak Av. Muharrem Balcı’nın tespitlerini aktaracağım.

“Toplumsal Cinsiyet” kavramı, haddizatında İngilizce “Gender”in karşılığıdır. Ancak sözde “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” anlamına gelen “Gender Equality” toplumda kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olmalıdır temeline dayanırken, aynı kavram her iki cinse yönelik cinsel özgürlük gibi birçok unsur da ihtiva etmektedir. Yani “Gender”, “Toplumsal Cinsiyet” yerine “Cinsel Özgürlük” biçiminde tercüme edilmiş olsaydı “Gender Equality” de “Cinsel Özgürlükte Eşitlik” anlamına gelirdi. Böyle bir takdim, Müslüman toplumun tepkisini çekeceği için, belki de herksin kabul edebileceği “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” kavramı vitrin olarak öne sürülmüştür.

Kaldı ki bu kavram, ilk kez İstanbul Sözleşmesi’nde de yer almıyor. Sözleşmede geçen kavram, 1981’de yürürlüğe giren CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme) isimli sözleşmede yer almaktadır. Türkiye, bu sözleşmeyi 1985’te onayladıktan sonra 2002’de de İhtiyari Protokolü de imzalayarak 2003’te yürürlüğe koymuştur. 2011 yılında Türkiye tarafından çekincesiz olarak kabul edilen İstanbul Sözleşmesi’nin kaynağı olan CEDAW’ın 5/a maddesindeki şu ifadeler üzerinde düşünmekte fayda vardır:

“Her iki cinsten birinin aşağılığı veya üstünlüğü fikrine veya kadın ile erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı önyargıların, geleneksel ve diğer bütün uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamak maksadıyla kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarını değiştirmeyi” taraf devletlere yüklemiştir.

Av. Muharrem Balcı’nın araştırmalara göre ülkemiz aydınlarından pek azının dikkatini çeken bu sözleşme, “ayrımcılık” ve “kadına şiddet” gibi olguları kullanarak, kadını öne çıkarıp, aslında cinsler arası ayrımcılığı körüklemektedir. İstanbul Sözleşmesi ve bunu esas alan 6284 sayılı Kanun “kadına karşı ayrımcılığı ve şiddeti” esas alıyor gibi görünüyor. Ancak gerek Sözleşme, gerekse 6284 sayılı Kanun, şiddet konusunda Türkiye toplumunu değil, Batı toplumlarının ön kabullerini, inançlarını esas aldığı için, şiddete karşı kanunî tedbirler bir işe yaramamaktadır. Türkiye’de aile içi şiddet olaylarının artmasını ise neye bağlamamız gerekir?

Türk toplumunda şiddet anlamına gelmeyen bazı söz ve davranışlar, Batı’da tam tersine şiddet gibi algılanmaktadır. Müslüman toplumlarda, inanç ve geleneklerinden gelen bazı ön kabuller vardır, örneğin namus gibi. Ama Sözleşme buna “sözde namus” yakıştırması yapmış. Bu ön kabul bile başlı başına şiddete yönlendirme sayılabilir. Dolayısıyla Sözleşme ve Kanunda “şiddet” yeterince tanımlanmış değil, hatta şiddet sebebi sayılabilecek bazı ön kabul ve davranışlar bizde şiddet olarak kabul edilmeyebilir.

Diğer bir konu ise masumiyet karinesi hemen hiçe sayan “kadının beyanı esastır.” ilkesidir. Masumiyet karinesi, kanundaki adıyla suçsuzluk karinesi, İslâm Hukuku’ndaki karşılığı beraat-i zimmetin asıl olması, evrensel bir kuraldır. Demokrat veya âdil, hangi sistem olursa olsun, tüm ilahî ve beşerî sistemlerde masumiyet kuralı geçerlidir. İlk defa bu kural, feminizm uğruna ihlal edilmiştir. Erkek ise, yine evrensel kurallara rağmen, suçsuzluğunu ispat etmek zorundadır. Kadının ise böyle bir zorunluluğu yok.

Özel bir sohbetimizde Av. Muharrem Balcı, bana bu bağlamda bir örnek gösterdi. Buna göre eşinden boşanmış annesi ile birlikte yaşayan, henüz 18 yaşını doldurmamış bir erkek çocuğu, bir gün eve geldiğinde annesini yabancı bir erkekle birlikte görür ve annesine kızar. Dövme ve sövme yok, sadece kızar-bağırır. Kadın, soluğu savcılıkta alır ve çocuğa evden uzaklaştırma cezası verilir. Çocuğun burada “namus” kavramı ve inancı ile kendini savunması imkânsızdır. Şiddet zaten yok. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Kanun, “namus”u, ‘kabul edilemez, sözde’ bir ön kabul” olarak gördüğünden, kendini savunma imkânı da yok.

Gerçekten namus ön kabul(!)ünün esası, İstanbul Sözleşmesi’nin 12/1. maddesinde yer almaktadır: Bu anlamda “Taraflar, kadın ve erkek için kalıp rollere dayanan önyargıları, örf ve âdetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak maksadıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alma” zorunluluğunu, kanun koyucu ve uygulayıcıya referans olarak dayatılmasını taraf devletlere yüklemiştir. Aynı şekilde 12/5. maddede de, “Taraflar; kültür, gelenek, görenek, din ya da ‘sözde namusun’ işbu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar.” diyerek, taraf devletlere yasal güvence zorunluluğu getirmiştir.

Artık bundan sonra, namus kaygısı ile mahiyeti tam belirlenmemiş, sadece kadının beyanına kalmış her tür “şiddet” cezalandırılacaktır. Bir diğer ifadeyle, ahlâksızlık olarak tanımlanacak hiç bir tutum ve davranış yoktur. Dolayısıyla ahlâksızlık olarak nitelenebilecek davranış olmayacağı için, bu durumlara dair bir şiddet ifadesi dahî cezalandırılacaktır. Bunun için de sadece kadının beyanı yeterli olacaktır.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ifsat projesinin ve İstanbul Sözleşmesi’nde dinimize, örf ve ananelerimize aykırı birçok madde bulmak mümkündür. Bunları hepsini burada tek saymak mümkün görünmüyor. Biz son söz olarak yine Av. Muharrem Balcı’nın Sözleşmenin çocuk, eğitim ve aile hayatına yönelik tehdit içeren uyarılarına dikkatlice okuyalım:

“Sözleşmenin ruhunda çocukların okulda eşcinsel arkadaşlarına normalmiş gibi bakmaları, durumu içselleştirmeleri, ayrımcılık yapmamaları, cinsel ayrım anlamında cinsiyet rollerini kullanmamaları, nötr cinsiyeti içselleştirmeleri, aksi halde medenî bir insan olarak görülmeyecekleri, üstüne üstlük ayrımcılık ve nefret suçu işlemiş sayılacakları anlatılıyor. Bunun için de İstanbul Sözleşmesi’nin devlet politikası olarak ETCEP adlı, “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi” ile eğitilmeleri öngörülüyor ve uygulanıyor. ETCEP, tüm aileleri de ilgilendiriyor ve bağlayıcılığı var. Hem de proje kapsamında ayrımcılık ve nefret sayılabilecek tutum ve davranışlardan ailesi hukuken sorumlu tutuluyor.”

Meğer altına imza attığımız ve övündüğümüz İstanbul Sözleşmesi, “eşitlik” maskesi altında kadın ve aileyi hedef alarak, uluslararası hukuk şemsiyesi altında kültürel ve ahlâkî boyutuyla görünmeyen bir gerilla savaşı taktiği ile kaos meydana getirerek, ifsat hareketin gizli bir plânıymış. Ne kadar yanılmak isterdim…

Prof. Dr. Ali SEYYAR

“Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” Üzerinden Aile Yapımız Tehdit Aldında mıdır?” te bir düşünce

  1. Seda Kaya diyor ki:

    Herşeyden önce “namus” kadına ait olması gerekirken,yine “erkeğe” yüklenmiş. Kadın,erkek,anne, baba her insanın namusu,ahlakı kendisinden sorulmalı.Mevcut yasa “namus” kavramını erkeğe yukleseydi, o çocuk şiddetinden oturu ceza almayacaktı, hatta anneyi vursa yaşından ötürü ceza almayacaktı.Bu daha kötü, o zaman eşi den bosanmis bir erkek, 18 yaş altındaki oğluna karısını öldürtebilir,nasılsa ceza yok.Doğuda islenen namus cinayetleri Tum turkiyede tum siddetiyle devam mi etsin yani? Bir profesör mu soyluyor bunu? Cok acı, yazik.Şiddetin azı çoğu yoktur. Şiddet şiddettir ve ceza gerekir.Hic bir şiddet türü normalmiş gibi gosterilmemeli, sebep ne olursa olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir