All for Joomla The Word of Web Design

“YEDİ GÜZEL ADAM” Edebiyat Müzesi Tamamlanmak Üzere

Sessizliğini Bozabildiğim Güzel Adam: Sezai KARAKOÇ

Kahramanmaraş’ta Necip Fazıl ekolüyle bir neslin yetişmesini sağlayan şairler ve düşünce adamlarından oluşan “Yedi Güzel Adam”ın yolunun kesiştiği 169 yıllık tarihi lisenin edebiyat müzesine dönüştürülmesi için yürütülen restorasyon çalışmalarında sona gelindi. Kentin düşman işgalinden kurtuluşunun 99. yılının kutlanacağı 12 Şubat’ta açılması planlanan müze, edebiyatseverlerin hizmetine sunulacak. Türkiye edebiyatına damga vuran Sezai Karakoç,Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil,Mehmet Akif İnan ve Alaeddin Özdenören‘in isimleri, Yedi Güzel Adam Edebiyat Müzesi’nde yaşatılacak.



Ba_l1ks1z-1.jpg



Sessizliğini Bozabildiğim Güzel Adam:Sezai Karakoç

“Yedi Güzel Adam’dan belki de en ketum olanı Sezai Karakoç olduğunu söylesem, herhalde mübalağa etmiş olmam. Çünkü bizzat buna ben şahit oldum. Yıl 2011 idi ve o yıl Sezai Karakoç, T.C. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülünü hak etmişti. Henüz bu ödülünü almamıştı ve almaya da pek niyetli görünmüyordu. Bu yeni gelişmelerin arifesinde Yüce Diriliş Partisinin kurucu üyelerinden olan şair dostum Osman Sarı Hocamın isteği üzerine Sezai Karakoç’un yazıhanesine birlikte gittik.

İlk Görüşmem

Üstat ile şöyle bir hatıra fotoğrafı çekeyim diye yanıma fotoğraf makinemi de almıştım. Ne de olsa bir parti başkanı ve büyük bir şair ve mütefekkir ile görüşüp tanışacaktım ve sohbet edecektim. Ama Osman Sarı Hocam, merdivenlerden çıkarken beni uyardı. “Sakın böyle bir teşebbüse geçme. Pek yakışık olmaz. Belki üstat, utanabilir veya sıkılabilir.” dedi. Ben de kendisine şöyle dedim. “Ya Osman ağabey; sen yıllardan beri Sezai Karakoç ile berabersin. Seni üstat ile aynı karedegösteren kim bilir kaç fotoğrafın vardır? Benim de olsa fena mı olur? Bir hatıra olur bari.” O da bana demez mi: “Ya Aliciğim; benim onunla çekilmiş hiçbir fotoğrafım yok ki. Hiç aklıma bile gelmedi fotoğraf çektirmek. Ben üstelik böyle bir şey söylemeye utanırım.”

“Neyse, büyüklerimizi dinleyelim o halde.” dedim kendi kendime. Ama bu yine de bu yaklaşıma bir anlam veremedim. İçeriye girdiğimde karşımda kocaman masanın arka tarafında adeta kaybolmuşçasına oturan, iki de bir eliyle büyük gözlüğünü yukarıya doğru çeken, ayağa kalktığında kısa boyluluğu ile dikkatimi çeken yaşlı bir adam gördüm. Etrafında memleketinden gelmiş birkaç hemşerisi veya akrabası vardı. Osman Sarı Hocam, büyük bir ihtiram ile yaklaştığı Sezai Karakoç’la selamlaştı ve sarıldıktan sonra kısaca beni tanıttı. Ben de aynı saygı çerçevesinde elini öpmek istedim ama müsaade etmediği için, sadece elini sıktım. Sonra Osman Sarı Hocam ile birlikte boş duran iki sandalyeye oturduk. “Nasılsınız iyi misiniz, iyiyiz efendim”den sonra o kadar insanın bulunduğu o mekânda belki birkaç dakika büyük bir sessizlik yaşandı.

Sonra Sezai Karakoç, yanında bulunan bir hemşerisine “Emmioğlu ne yapıyor?” gibi bir soru sordu. Hemşerisi de kısa bir cevap verdi. Sonra yine sükûnet kapladı odayı. Bu sefer hemşerisi akrabalarından birisi hakkında kısa bir bilgi verdi. Sezai Karakoç da “Öyle mi?” dercesine karşılık verdi. Uzun aralıklarla yapılan bu tarz kısa konuşmalar belki de yarım saat devam etti. Kendimi bu esnada sessiz iletişimin geçerli olduğu miskinler tekkesinde olduğumu düşündüm ve doğrusu sıkılmaya başladım. Osman Sarı Hocam da bu arada hiç istifini bozmuyordu ve söz alıp bizim varlığımızı hatırlatan bir sözel çıkış bile yapmıyordu. Ben ilk kez böyle bir ortamda bulunuyordum ve nasıl bir tavır sergileyeceğimi bilmiyordum. Onun için sessizliğin beni boğduğu bu ortama kerhen de olsa uymak mecburiyetindeydim. Hâlbuki Sezai Karakoç’a sormak istediğim o kadar çok soru vardı ki zihnimde. Sessizliğin yıpratıcı gücünün tesiriyle aklımda hiçbir soru kalmamıştı. Sadece o mekândan bir an evvel ayrılmak istedim. Onun için Osman Sarı Hocama şöyle kimsenin fark edemeyeceği bir şekilde sıkıldığımı hissettirdim. Benim mizacımı gayet iyi bilen Osman Sarı Hocam, durumdan doğru vazife çıkararak, ev sahibine sıkıla sıkıla “Artık müsaade istesek.” dedi.

Ben de bunun üzerine hemen ayağa kalktım ve gelmiş iken birkaç kitap alayım dedim. Kitapevinin giriş tarafında masa üzerinde dizilmiş kitapları inceledim ve Sezai Karakoç’a ait birkaç kitap aldım. Onların içinde en çok dikkatimi çeken “İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü” kitabı idi. Sessizce borcumu sordum ama kitaplarla ilgilenen beyefendi, gözlerini ev sahibinin bulunduğu tarafa kısaca baktı ve bana “Bu bizden size hediyemiz olsun.” dedi. Anladım ki beyefendi, Sezai Karakoç’tan bir işaret almıştı.

Hem vedalaşayım, hem de kitaplar için teşekkür etmek niyetiyle Sezai Karakoç’un yanına kadar gittim. Vazifemi yaptıktan sonra mekândan ayrılacaktım ki tam o anda yazmış olduğum bir makale aklıma geldi. Gayri ihtiyari olarak Sezai Karakoç’a dedim ki: “Üstadım; Biliyor musunuz? Sizin Yüce Diriliş Partisinin Tüzüğünü ben baştan sonuna kadar okudum, orada Devlet Yönetimi ile ilgili bir bölümde kamusal sosyal politikalara ait enteresan şeyler yakaladım ve buradan ilham alarak, bir makale bile yazdım.” (“Yeni Anayasamızın Sosyal Devlet Modeli Nasıl Olmalıdır?” ismini verdiğim mezkûr makalem, Eylül 2008 tarihinde Kamuda Sosyal Politikalar Dergisinde yayınlanmıştır).

Nihayet Sohbet İçin Bir Mevzu Bulabilmiştim

Şaşırarak dedi ki: “Yalnız orada sosyal siyaset ile ilgili pek fazla bir şey yoktu ki?” Ben de hemen cevap verdim: “Doğru ama ben yine de orada geçen veciz bir ifadeden istifade ederek, millî kültürümüze uygun bir sosyal devlet modeli oluşturdum.” Bu şekilde üstadın merakını celp etmiş oldum. “Demek ki, siz sosyal siyaset üzerine çalışmalar yapıyorsunuz öyle mi? Ne güzel. Tebrik ederim sizi. Şöyle oturunuz bir bakalım. Ben de zamanında İstanbul Üniversitesinde Sosyal Siyaset Kürsüsüne doktora için müracaat etmiştim. Bu alana ilgi duyuyordum. Yalnız o yıllarda İstanbul'da Gelirler Kontrolörü görevine getirilmiştim ve görev icabı inceleme amacıyla Anadolu'ya turneye çıkmıştım. Bundan dolayı sosyal siyaset doktorama devam edemedim. Ama Türkiye’de sosyal siyaset gibi bir bilim dalının ehemmiyeti henüz tam olarak anlaşılmış değildir…”

Sezai Karakoç, şimdi konuşuyordu ve kendisini dinlettiriyordu. Araya girip sorular sormak istedim ama genel atmosferi bozmamak ve bununla yetinmek adına sustum. Üstat, derin toplumsal mevzulara girerek, değerli fikirlerini belki böyle yarım saat tane tane anlattı ve herkes pür dikkat dinledi. Sohbet sonrası mutlu bir şekilde ayrıldık. Osman Sarı Hocam, bana tebessüm ederek, şöyle bir itirafta bulundu: “Ya Ali; Nasıl başardın bunu? Üstadı konuşturdun ya. Helal olsun sana. Ben birçok şeyi burada ilk defa duydum. Mesela üstadın sosyal siyaset alanında doktoraya başvurduğunu bilmiyordum.” Ben espri olsun diye sanki biraz kızmış olduğumu göstermek istercesine kendisine dedim ki: “Ya Hocam; bunda ne var ki? Senden çekinmeseydim bir de fotoğraf çektirecektim kendisiyle. Ne güzel olurdu. Buna sen engel oldun. Bir daha gelirsem seni dinlemeyeceğim.”

Bir Psikolojik Tahlil Denemesi

Gerek yakinen tanıdığım şair Osman Sarı, gerekse üstat Sezai Karakoç’un şahsiyetlerinde müşterek birkaç özel hususiyet tespit ettim. Belki de bunlardan dolayı ruhen birbirlerine yakın olduklarını düşündüm. Her ikisi de son derece mütevazı ve beşerî münasebetlerde çocuklar gibi utangaç. Ancak hakikate dair hayatî mevzularda ise seslerini yükseltmesini bilen birer dev gibidirler. Her ikisinin de maddiyata önem vermediklerini müşahede ettim. Şahsî veya millî konulara ait kırgınlıklarını, konuşmayarak tepki gösterdiklerini fark ettim. Sezai Karakoç’un herkese nasip olmayan Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülünü reddetmesini buna bağlıyorum. Ancak bunun devlete veya hükümete veya hükümetin başında olan bazı siyasetçilere kırgın olmanın getirdiği sessiz fakat çok manidar bir duygusal tepki olduğunu düşünüyorum.

Sezai Karakoç’un bu tavrını analiz ederken, kendi durumumu düşündüm. Üniversitemden haksız yere bir KHK ile atıldım ve şu anda birçok yöneticiye gerçek anlamda küsüm. Belki ileride şu veya bu şekilde yeniden görevime dönebilirim ve itibarım iade edilebilir. Ama yine de içimdeki bu derin kırgınlığım kolay kolay silinmeyecektir. Sezai Karakoç’un bu onurlu duruşundan ben çok önemli bir şey öğrendim. Olur ya. İleride devletimin bana bir ödül vermesi halinde ben de izahını yapma gereği duymaksızın o ödülü kibarca reddedeceğim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir