All for Joomla The Word of Web Design

Yetimlerin Himayesi Ümmet Şuuru İle Gerçekleşebilir

Ebru Sanatçısı Koçal: Yetim Çocuklarımızla Çalışmak Benim İçin Ayrı Bir Aşk

AA muhabirine açıklamalarda bulunan ebru ve minyatür sanatçısı Suna Koçal, her gittiği ülkede zihinsel engelli, down sendromlu çocuklar ve yetim çocuklarla çalışmak istediğini dile getirerek, “Zihinsel engelli, down sendromlu çocuklar ve yetim çocuklarla çalışmak benim için ayrı bir aşk haline geldi. Çünkü onlarla ebru yapmak, ebrunun insan üzerindeki etkisini ve sihrini en güzel şekilde yansıtıyor. Bu eşsiz gönüllerde suya düşen damlalar, onlardaki sevinci şarkıya, kahkahaya ve mutluluk çığlıklarına dönüştürüyor. İşte onların bu mutluluklarını yaşamak benim için dünyalara bedel bir haldir.” değerlendirmesinde bulundu.

Yetimlerin Himayesi Ümmet Şuuru İle Gerçekleşebilir

Kur’an-ı Kerim’de 22 âyette türevleri ile birlikte yetim kelimesi, 23 kez geçmektedir. Allah, kitabında hüküm ve tavsiyeler ihtiva eden yetim kelimesini bu kadar sık kullandığına göre yetim kavramının anlamını ve sosyal boyutunu iyi bilmek gerekmektedir. Kelime olarak yetim, “yalnız kalmak”, “tek başına kalmak”, “mahzun olmak” anlamlarına gelmektedir. İslâm hukuk dilinde ise “yetim” (çoğulu: eytâm), buluğ (ergenlik) çağına gelmeden önce babasını kaybeden kız veya erkek çocuktur. Babası ve annesini kaybeden çocuğa latîm, sadece annesinin vefatını gören çocuğa ise acî (aciyyun) denilmektedir.

Eşinden mahrum kalan kadına da dul anlamında “yetim” kelimesi kullanılmaktadır. Dolayısıyla eytâmın kapsamına hem yetim çocuklar, hem de dul anneler girmektedir. Yetimlik, anne ve(ya) babanın ölümünün dışında gayrimeşru münasebetler, geçim sıkıntısı ve(ya) tabiî âfetler gibi başka sebeplerden dolayı da ortaya çıkabilmektedir. Bu bağlamda anne ve(ya) babası belli olmayan bir çocuk ile anne ve(ya) babası tarafından terk edilen bir çocuk (lakît) da yetim olarak kabul edilmektedir.

Yetimler İslâmî Toplum ve Devletin Koruması Altındadır

İslâm’a göre bir yetim, evin aile reisi ve dolayısıyla ailenin geçimiyle sorumlu olan babasını kaybetmiş veya ebeveyni tarafından terk edilmiş olmasından dolayı emanet hükmündedir ve buna binaen korunmaya muhtaç çocuktur. Nafakadan/sosyal güvenceden mahrum olan bir yetim, İslâmî toplum ve(ya) sosyal devletin maddî ve manevî koruması altındadır. Çünkü İslâm dini, yetimlerin sosyo-ekonomik ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik gerekli düzenlemelerin oluşturulmasını bir temel esas olarak belirlediği gibi onların toplumdan kopmadan iyi şartlar altında yetiştirilmelerini emretmektedir.

İslâmî toplumda sosyo-ekonomik yönden korunmaya, manevî yönden desteğe ve hassas durumları sebebiyle hususî ilgiye muhtaç kimselerin başında yetimler gelmektedir. Dezavantajlı sosyal grupların başında yer alan yetim ve dul annelerin haklarının sınırlandırılmaması konusunda Hz. Peygamber (sav) de toplumu/ümmetini ve yöneticileri şu sözleriyle uyarmaktadır:

“Allah’ım! (Sen şahit ol) Ben bu iki zayıfın hakkının zayi edilmesinden (insanları) şiddetle men ederim: Yetim ve kadın.” (Ahmet Bin Hanbel; II: 439).

O halde yetim ve dulları, kamusal sosyal politikaların kapsamına almak ve onları sosyal koruma/güvenlik sistemi içinde huzurlu bir hayat sunmak, vahyin ve Sosyal Sünnetin bir gereğidir. Kuran-ı Kerim, yetim çocukların bakımını üstlenmiş olan ailelere bazı önemli manevî ve sosyal görevler yüklemektedir.

“Dünya ve ahiret hakkında ve yetimlerden sana soruyorlar. De ki: “Onları ıslah etmek (rehabilite etmek) hayırlıdır. Eğer onlara karışırsanız (bir arada yaşarsanız), artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Ve Allah, fesat çıkaranı, ıslah edenden (ayırıp) bilir. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi sıkıntıya sokardı. Muhakkak ki Allah, Aziz’dir, Hakîm’dir.” (Bakara: 220).

Buna göre aile fertleriyle (manevî) kardeş konumunda olduğu hatırlatılan yetimler, ailenin bir parçasıdır ve dolayısıyla aile büyüklerinin görevi, onları ıslah etmek, yani topluma kazandırmak ve onlara sosyalizasyon sürecinde her türlü desteği vermektir. Aile çatısı altına alınamayan yetimlerin sosyal güvencesi, İslâmî sosyal devletin elde ettiği vergi gelirleriyle sağlanmaktaydı/sağlanmaktadır.

Klâsik dönemlerde savaşlarda elde edilen ganimetlerin beşte dördü gaziler arasında taksim edilir, beşte biri (humus) ise İslâm devletinin beytül malına (hazinesine) aktarılırdı. Bu beşte birinin bir kısmı da yetimlerin hakkı idi. Kuran-ı Kerim, hicretin 2. yılında yani Medine’de henüz devletin yeni teşekkül etmeye başladığı bir dönemde bu dağıtım biçimini bu şekilde belirlemiştir (Enfal: 41). Gayrimüslimlerden sulh yoluyla alınan fey gelirlerinin bir kısmı, Allah’ın buyruğu doğrultusunda yine başta yetimler olmak üzere muhtaç kişilerin ihtiyaçlarını karşılamak için öngörülmüştür (Haşr: 7).

Savaş veya sulh yoluyla elde edilen ganimet ve(ya) fey gelirleri, belki İslâm tarihi açısından muhtaç sosyal kesimler için önemli bir gelir kaynağı teşkil etmiş olabilir. Ancak dün olduğu gibi bugün de savaşlar, arzu edilmeyen ve istisnaî bir durumdur. Hâlbuki zekât gelirleri, ulusal boyutuyla her halükârda devletin düzenli gelirleri arasında yer almaktadır. Zekât gelirleri, özellikle muhtaç durumda olan yetimlerin sosyal güvencesini sağlayan en önemli kaynaktır. Zira en başta maddî ve manevî yönden korunmaya muhtaç sosyal kesimler, zekâttan yararlanma hakkına sahiptir (Tevbe: 60).

Yetimlerin de herhangi bir geliri veya mal varlığı yok ise, bir hak olarak zekât gelirlerinden yararlanırlar (Tırmizi; Zekât: 21). Hz. Peygamber (sav), zekât âyetinin inmesiyle birlikte yoksul yetimleri unutmayıp, tayin ettiği âmiller (zekât memurları) aracılığıyla onlara da zekât malından önemli bir pay ayırmıştır. Bir sahabi, bununla ilgili olarak hatıralarını bizimle şu şekilde paylaşmaktadır:

“Bize Resulullah’ın (sav) zekât memuru geldi. Zekâtı zenginlerimizden aldı, fakirlerimize verdi. Ben yetim bir çocuktum. Bana da bir deve verdi.” (Tirmizî; Zekât: 21).

Velhâsıl-ı Kelâm

Yetimlerin maddî ihtiyaçlarının toplum ve(ya) devlet tarafından karşılanması yani sosyal güvence içinde olmaları ne kadar önemli ise manevî sosyal hizmetlerden yararlanmaları da o derece ehemmiyetlidir. Bu doğrultuda Allah, yetimlerin azarlanmalarını, eziyet edilmelerini ve dolayısıyla kötü muameleye tâbi tutulmalarını aşağıdaki âyetle kesin bir dille yasaklamaktadır.

“Öyle ise yetimi sakın kahretme (üzme/horlama/aşağılama/ezme/mağdur etme/dışlama/ötekileştirme).” (Duhâ: 9)

Yetimleri azarlamadan onlara Allah rızası için her türlü maddî ve manevî destek sağlayanlar, Allah’ın sevdiği kullardır ve bu gibi merhametli kişiler, Cennette Hz. Peygamber (sav) ile birlikte olacaktır. Bunun teminatını bizzat Hz. Peygamber (sav) şu hadis-i şeriflerinde vermektedir:

“Kim Müslümanların arasında bulunan bir yetimi alarak, yedirip içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir günah (şirk) işlemediği takdirde, Yüce Allah onu mutlaka cennete koyar.” (Tirmizî; Birr; 14: 1918).

Bu bağlamda sosyal politikalardan sorumlu Müslüman yöneticilerin görevi, yetimlerin maddî ve manevî ihtiyaçlarını kolayca karşılayabilecek bir sosyal koruma sistemi oluşturmak olmalıdır. Devlet tarafından maddî koruma kapsamına alınması gereken velilerin/vasilerin/bakıcıların görevi ise, hak ve hukuk çerçevesinde yetimlere şefkat ve sevgi göstererek, onlara ihsanda bulunarak büyütmektir. Ezcümle günümüz Müslüman toplum ve devletleri ümmet şuuruna erişirse yetimler dâhil bütün dezavantajlı sosyal kesimlerin himayesi de sağlanmış olur.

Prof. Dr. Ali SEYYAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir