16 Ekim 2018 Salı
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Instagram  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Instagram

Bu narkoz Ebussuud’e kadar uzanıyor

Bilim adamlarının temel görevi, toplumu  doğru bir bilgi ile bilgilendirmek, toplumu aydınlatmak, sorunları çözme noktasında öncülük yapmaktır.

Prof. Dr. Mete Gündoğan bugüne kadar kabul edilmiş para vakıfları ile ilgili çok ilginç bir tespiti bir makalesi ile kaleme aldı. Gündoğan’ın iddiaları öyle yenilir yutulur, örtülecek geçiştirilecek bir konu değildir. Bugüne kadar millete kahraman olarak taktim edilen Ebussuud Efendi artık bu makaleden sonra masaya yatırılmak zorundadır.

Prof. Dr. Mete Gündoğa’ın makelesi şöyle;

Günümüz katılım bankalarının kendilerine dayanak bulduğu fetvaların çoğu Ebussuud Efendi zamanına kadar gider.

Muhittin Mustafa oğlu Mehmet Ebussuud Efendi, 1490 ile 1573 yılları arasında yaşamış Kanuni Sultan Süleyman Döneminin meşhur Şeyhülislamıdır. Müderristir. Günümüz ifadesiyle üniversite öğretim üyesidir. 1545’te Şeyhülislam olmuş ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında 21 yıl, II. Selim zamanında ise 7 yıl şeyhülislamlık görevinde bulunmuştur.

1400’lü yılların başlarından itibaren var olan ve gittikçe gelişen para vakıfları, ulema (b/ilim adamları) ve ümera (yöneticiler, emir sahipleri) arasında derin münakaşalara sebep oluyordu. Bir insanın parasını bu vakıflara hayır olsun diye belli şartlarda (ki bu şartların faiz olduğu gayet aşikârdır) yatırıp yatıramayacağı hep tartışma konusu olmuştur.

Caiz (uygun) olduğunu söyleyenler olduğu gibi şiddetle karşı çıkanlar da olmuştur. Ancak, caiz olduğunu söyleyenlerin genel dayanağı örf ve adetler, karşı çıkanların dayanağı ise ayetler (Kur’an-ı Kerim) olmuştur. Örneğin Şeyhülislam İbni Kemal Efendi, para vakıflarına ‘çağın ihtiyaçlarına daha uygun’ olduğu için cevaz vermiştir.

Osmanlı İmparatorluğunda para vakıfları ile ilgili tartışmalar, para vakıflarının hem sayı hem de nakit akçe miktarı bakımından artış gösterdiği 1500’lü yılların ortalarında daha da şiddetlenmiştir. Rumeli Kazaskerliği yapan Çivizade Muhittin Mehmet Efendi, uzun münakaşalar ve uğraşlar neticesinde para vakıflarını yasaklatmıştır. Para vakıflarını, Allah’ın açıkça haram (yasak) kılmasına rağmen faiz ile iştigal ettiği için yasaklatmıştır. Ancak aynı dönemde Ebussuud Efendi ise para vakıflarıyla ilgili risalesini kaleme alarak para vakfı uygulamasını savunmuştur.

Bir yandan Çivizade’nin çabalarıyla para vakıflarının yasaklanması diğer yandan da zamanın Şeyhülislamı Ebussuud Efendi’nin para vakıflarının uygunluğuna fetva vermesi ciddi bir sıkıntı doğurmuştur. 1548’de Çivizade Muhittin Mehmet Efendi’nin ani ölümü üzerine para vakfı konusu padişahın emriyle tekrar incelenmiş, Ebussuud Efendi’nin çabalarıyla da yasak kaldırılmıştır. Para vakıflarının tescil mevzuatı da belirlenmiştir.

Daha sonraları, yine para vakıflarının meşru olmadığını (haram olduğunu) savunan Birgivi Mehmet Efendi bir risale ile konuyu gündeme getirdiyse de, uygulamada etkili olamamıştır. Kendisi, İstanbul’dan uzaklaştırılmış ve Birgi’de yaptırılan bir medreseye imam olarak tayin edilmiştir. Buna rağmen, dönemin önemli âlimlerinden olduğu için Birgi’deki medreseye öğrenci akını olmuştur. Bir müddet burada hocalık yaptıktan sonra tekrar İstanbul’a gitmek için yola çıkmış ama yolda vefat etmiştir. 1573 yılında 52 yaşında iken vefat eden Mehmet Efendi’nin vebadan öldüğü söylenilir.

 Doğrusunu Allah bilir. Para vakıflarının gayrı meşru (haram) olduğunu savunan önemli iki isim olan Çivizade Muhittin Mehmet Efendi ve Birgivi Mehmet Efendi’nin ölümleri ile bu konudaki itirazlar da kısılmıştır.

Peki, para vakıflarının uygulaması nedir?

Para vakıfları özetle şu işlemi yapmak için kuruluyordu. Diyelim ki siz 100 liranızı hayır için vakfa hibe etmek istiyorsunuz. Vakıf senedinde şu şekilde yazdırıyorsunuz. Bu 100 liramı 10’a 12 kuralı ile vakfediyorum. Yani, vakıf bu paradan 10 lira birine verirse, o kişi geriye 12 lira getirecek. 10 lira ana para olarak durmaya devam edecek, 2 lira ise vakfın ihtiyaçlarına harcanacak.

Evet, biz buna günümüzde %20 faizle kredi vermek diyoruz. Faiz kelimesi yerine ‘kâr payı’ da diyebilirsiniz. Fark etmez. Hepsi, Kur’anı Kerim’deki ifadesi ile ‘riba’dır.Galatı meşhur ifadesiyle ise ‘faiz’dir. Cenabı Allah’a karşı harp etmektir (Bakara 278-279).

***

Şimdi, hemen hemen bu zaman dilimine denk gelen bir başka ilahiyatçıyı da farklı bir bağlamda tanıyalım. O da John Calvin’dir.

Calvin, 1509 ile 1564 yılları arasında yaşamış bir Hristiyan ilahiyatçıdır. Fransa'da Noyon Picardie'de doğmuştur. Felsefe, mantık ve hukuk öğrenimi görmüş, 1533'te reform hareketlerine katılmıştır. Luther ve Erasmus'un yaρıtlarına hayranlık duyuyordu. Protestanlığın kurucusu Profesör Martin Lutheɾ'in fikiɾleɾini açıkça benimsediği iςin Paɾis'ten ayɾılmak zoɾunda kalmıştır. Cenevɾe'ye yeɾleşmiş ve burada başlıca eseɾi olan "Hıɾistiyan Dinin Kuɾumlaɾı"nı kaleme almıştır.

Calvin’in esas şöhreti ise, Hristiyanlara faizi meşrulaştıracak şekilde takdim etmesinden ileri gelir.

Faiz alıp vermek Hristiyanlık’ta da kesin olarak haramdır/yasaktır. Bu yasağı İncil’de Luka 6:35, Exodus 22:25, Ezekiel 12 gibi birçok ayetlerde görebilirsiniz.Ancak John Calvin, yazmış olduğu bir risalede; ‘para parayı doğurmaz diyorlar, peki deniz neyi doğuruyor? Ev neyi doğuruyor?’ diyerek bunlardan nasıl bir nema veya kira alınıyorsa paradan da kira alınabileceğini ifade etmiştir.

Dolayısıyla insanların hayır yapmak için birikimlerini, belli bir oranda faizde değerlendirebileceklerini ifade etmiştir. Buradan da, küçük tasarruf sahiplerinin paralarını bankaya borç vererek karşılığında kira alabilecekleri ve bankaların da bu paraları yatırımcılara faiz ile verebilecekleri hükümlerine ulaşılmıştır.

John Calvin’in zamanında iyice yaygınlaşan paradan kazanç sağlama işi, güçlenen şirketler sayesinde gayet doğal karşılanan bir işlemler bağı halini almıştı. Uzun zamandan beri faizi alıp vererek onaylayan Kilise de, tüccarların kendi paralarını şirketlerinin kasalarında veya teşebbüslerinin para havuzlarında toplamalarına izin vermiştir.

Ticaretle fiilen uğraşamadığı veya imalat işinde çalışmadığı halde paralarını borç olarak emanet veren para sahiplerinin kazançtan bir pay almalarını da adaletin bir gereği olarak görmeye başlamıştır. Küçük tasarruf sahipleri de başlangıçta tüccar servetiyle kurulan bankalara faiz karşılığı borç verir hale gelmişlerdir. Orta çağın sonlarından itibaren yükselişe geçen bu bankalar, sadece tüccar ve imalatçılar değil prenslere ve papalara dahi faiz karşılığı borç verme gücüne erişmiştir.

Bu arada şunu da not edelim. Bu analiz çerçevemizden baktığımızda (sonradan bozulsalar da), faize karşı en sağlam direnci Ortodoks Hristiyanlar göstermiştir.

Bu bağlamda, pratik olarak bir konunun daha bilinmesi gerekir. Yahudi tüccarlar kendi dindaşlarına faiz ile borç vermezler ama bunun dışında kalan herkese (goimlere) faizle borç para verebilmektedirler.Yahudi şeriatının buna müsaade ettiğini (caiz olduğunu) iddia ederler. Bunun bir tahrifat olduğunu bilsek de hâkim olan görüş böyle şekillenmiştir.

Onun için de hem Avrupa’da hem de İslam topraklarında Yahudi tüccarlar finansman konusunda oldukça faaldirler. Hatta Kilise, finansman işi yapmaları için onların önlerini de açmıştır. Hristiyanlar için haram gördükleri işleri yapması için Yahudilerden istifade etmişlerdir.

Şimdi birkaç hususu ardışık olarak iç içe değerlendirmeye çalışalım. Calvin ve Ebussuud Efendi dönemleri aynı tarih dilimine rastlar. Ticaretle meşgul olan şirketler her iki yerde de çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Avrupa’da faaliyet gösteren bazı şirketlerin aynı anda İstanbul’da veya Osmanlı beldelerinde de faaliyet gösterdiklerini biliyoruz. Dolayısıyla, Avrupa’da Hristiyanların faizi kabul etmesi için üretilen gerekçelerle, İstanbul’da Müslümanların faizi kabul etmesi için üretilen gerekçelerin benzerlik taşıdığını da görüyoruz.

Aynı mülahazalarla faiz, yasak olmasına rağmen, her iki dinin mensupları arasında kendisine yer edinebilmiştir.Şaşırtıcı bir şekilde, faizin temel takdim mantığının her iki kesimde de şu şekilde olduğunu görebiliyoruz;‘İnsanların hayır yapma ihtiyaçlarının ve ihtiyaç sahiplerinin de ihtiyaçlarının görülmesinin önüne geçemeyiz’.Bu mantık ile faiz kapılarını açmak için insanların duygularına hitap edilmeye çalışılmıştır.

Aynı dönemde hem Hristiyanlara hem de Müslümanlara, faiz ile para alıp verme işi bir zorunluluk olarak gösterilmiş ve kabul ettirilmiştir. Başka bir alternatif olmadığı söylenmiştir. Uzun süre yapılagelen bu işler de bir örf adet haline dönüşmüştür.

Ancak burada çok şaşırtıcı olan iş, Müslümanların faizi (ribayı) örfe dayalı olarak kabul etmesidir! Nitekim hem İbni Kemal Efendi’nin hem de Ebussuud Efendi’nin uygun görme gerekçeleri ‘bunun artık yerleşik ve değiştirilemez bir işlem olduğu’nu kabul etmelerine dayanmaktadır. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de faiz ile ilgili hükümler, hiçbir tevile ihtiyaç bırakmayacak kadar çok açık ve muhkemdir.

Kısacası, örf ve adetler muhkem emirlerin önüne geçmiştir. Bugün de benzer mantık ile hareket edilmektedir. Denilmektedir ki; ‘onca bankalar, finans kurumları, işletmeler, krediler vs. vs. köklü bir örf ve gelenek oluşturmuştur. Bu, ha deyince değişmez! Zamanla belki!’.

Bu mantık zehirli ve yanlıştır.

Bu şekilde verilmiş bir fetvanın geçersiz olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Örf, muhkem ayetlerin önüne geçemez. Ebussuud Efendi’nin para vakıfları ile ilgili olarak vermiş olduğu fetvaya itibar edilemez. Zaten müfessirliği ile ünlü olmasına ve medresede hadis ilminin temel eserlerini okutmuş olmasına rağmen, fetvâlarında âyet ve hadislere sıkça yer vermemiştir. Onun yerine ağırlıklı olarak maslahat, istihsân, örf ve ıstıshâb kurallarına atıfta bulunmuştur.

Dahası, öyle anlaşılıyor ki, Şeyhülislam Ebussuud Efendi döneminde farklı bir yönetim ve b/ilim iklimi oluşturulmuştur. Avrupa’daki gelişmeler ile Ebussuud Efendi dönemindeki gelişmelerin şaşırtıcı benzerliği, bunların daha üst perdeden bir mahfil tarafından organize edilip edilmediği merakını doğurmaktadır. Bu merakın teşvikiyle bir hususu daha gözler önüne getirmekte fayda vardır.

Ebussuud Efendi Döneminde, medreselerde (günümüz ifadesiyle üniversitelerde) yapılan reform hareketleridir. Bu dönemde medreselerde aklî ve müspet bilimler programlardan çıkarılmış, yalnızca dinî ve fıkhi (hukukî) bilimler öğretilmiştir. Bu döneme kadar medreselerde hikmet ile dinî bilimleri uzlaştıran b/ilim adamları vardı. Ancak Ebussuud Efendi’nin bu konudaki kararı ile medreselerde fen b/ilimleri 'bunlar felsefedir' diye kaldırılıp, yerlerine fıkıh vs. dersleri konulmuştur. Böylece b/ilim alanı fakirleşmiştir. Günümüze kadar da bu fakirleşme devam etmiştir.

Bugün dünyadaki gelişmeleri okuyamayan ve anlayamayan bir din bilginleri topluluğu oluşmuştur. Örneğin, bugün ilahiyat fakültelerinde matematik okutulmaz. Hâlbuki ‘Mantık’ın temeli matematik, ‘Felsefe’nin temeli de mantıktır. Matematik bilmeyen ‘Mantık’ okuyamaz, mantık bilmeyen de ‘Felsefe’ okuyamaz. Sanılanın aksine, matematik en çok sosyal bilimcilere lazım olan bir disiplindir. Matematiğin Fen Bilimlerinde (mühendislikte) kullanılması için geometri ile tamamlanması gerekmektedir. Mühendisliğin temelini tasarım, onun da temelini geometri oluşturur.

Şimdi Ebussuud Efendi’nin böyle bir karar almasını garipsememek mümkün değildir. Bu kararın ne tür sonuçlar doğuracağını öngöremediyse büyük bir eksikliktir. Eğer öngörebiliyor idiyse bunu çok farklı bir proje olarak değerlendirmemiz gerekmektedir.

Ebussuud Efendi’nin para vakıfları ile ilgili fetvasının mantıksal örgüsü –yanlış olmasına rağmen- hala günümüzde de kullanılmaktadır. Bunun birkaç sebebi olabilir.

Öncelikle, bu konularda hüküm verecek olanların mevcut mekanizmayı çözümlemede yetersiz kaldıklarını görüyoruz. Matematiksel modelleme altyapısı olmayınca, uygulanan mevcut sistem tam olarak çözümlenememektedir. Bu durumda ilahiyatçılar kendilerine göre kolay olanı seçmektedirler. İlgili konuda geçmişte yazılmış fetvalara bakarak benzer yorumlarla işin içinden çıkmaya çalışmaktadırlar. Bir bakıma, geçmişte yapılan hataların tekrarını yapmaktadırlar. Vicdanen de sorumluluğu geçmişteki fetvaların müelliflerine atmış olduklarını düşünmektedirler.

Hâlbuki hem geçmişteki durum tam olarak günümüz para-kredi sistemine benzemez hem de geçmişte verilen fetvalar olayın dinamiğinin anlaşılmadığını gösterir. Bu da onları, ‘kurulu bu düzen bozulursa daha kötü olur’ gibi bir örfi yaklaşıma götürür ki o zaman verilen hükümler örfe göre verilmiş olur. Ayetlere göre değil. Neticede örf ayetlerin önüne geçmiş olur. Bir bakıma sonrakiler, ‘biz atalarımızı böyle yapar bulduk’ demiş olurlar ki Kur’an’ın verdiği mesaja aykırıdır.

Sonuç olarak;

Ebussuud Efendi’nin para vakıfları ile ilgili olarak verdiği fetva (karar) yanlıştır.Haliyle, bu fetvaya dayanarak silsile halinde günümüze kadar gelen hükümler de yanlıştır.

Çözüm;

Öncelikle, gelişerek günümüze kadar gelen para-kredi sisteminin doğru teşhis edilmesinden geçer. Teşhisini doğru yapamadığınız hiçbir hastalığın tedavisini yapamazsınız. Bugün yapılan iş, örf ve adetlerimizi Allah’ın emir ve yasaklarına uydurmaktan ziyade, Allah’ın emir ve yasaklarını örf ve adetlerimize uydurmak olmuştur. Geçmişte verilmiş yanlış bir fetvaya sığınmak, huzuru mahşerde, hiç kimseyi sorumluluktan kurtarmaz. Mesele, para bugün itibari bir mefhum olduğu için, bir matematiksel modelleme meselesidir. Yapılacak yeni bir düzenleme ile bütün yapı değişir. Öyle kimilerinin korktuğu gibi bir karmaşa da olmaz.

Sorun yapısaldır ve bir sistem sorunudur. Biz buna Borca Dayalı Para Sistemi diyoruz. Sistem düzeltilmeden, bu sistemden doğru netice almak mümkün değildir.

Selam sevgi ve saygılarımla.

Yunus EKŞİ
http://www.mirathaber.com/yunus-eksi-bu-narkoz-ebussuude-kadar-uzaniyor-13-3886y.html


Back To Top