All for Joomla The Word of Web Design

Yurt Dışında Yaşayan Türk Bilim İnsanları Neden Başarılı?

Türk Akademisyene”Kraliyet Hanedanı” Ödülü Verildi

İsveç’te yaşayan Türk bilim insanı Dr. Hatice Zora, “Beyinde Dil ve Duygu Gelişimi” üzerine çalışmalarından dolayı İsveç “Kraliyet Hanedanı” ödülüne layık görüldü. Dünyaca ünlü Nobel Edebiyat ödülünü veren İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, Stockholm Üniversitesinde beyin, dil bilimi ve nörofizyoloji alanında araştırmalar yapan öğretim görevlisi Türk akademisyen Dr. Hatice Zora, ödülünü Kral Carl 16. Gustaf‘ın elinden aldı. Zora’ya ayrıca 120 bin kron (yaklaşık 75 bin lira) para ödülü de verildi.

Yurt Dışında Yaşayan Türk Bilim İnsanları Neden Başarılı?

Türkiye’de alın teriyle hiçbir engelle karşılaşmadan üniversiteli olarak bilimsel araştırmalar yapmak, hayli zorlaştı. Nepotizmin hâkim olduğu bilim camiasında yeniliklere imza atabilecek akademisyenler değil de siyasî torpille sıradan akademisyenler üniversitelere alınırsa orada statüko ekseninde eğitimden başka bir şey göremezseniz. Bu hazin gerçeği alttaki haber-yorum yazımızda somur örnekleriyle ortaya koymuştuk.

Halbuki bilim ve bilimsel araştırmalara sınırsız özgürlük imkânının tanındığı gelişmiş Batı ülkelerinde potansiyeli olan her akademisyen, ilmî tecessüsü ile marifetini ortaya koyabilir ve başarılarını ödüllerle taçlandırabilir. Doğrusu mezkûr habere imrendim ve diğer taraftan da neden bize de bu imkânlar, üniversitelerimizde sunulmaz diye elem duyarak bir iç geçirdim.

Türkiye’de Bilimsel Araştırma Taleplerimiz Ciddiye Alınmamakta

Zamanında öğretim üyesi iken, mezkûr çalışmaya benzer bir şekilde bendeniz de üniversitemde beyin, duygu ve rüya üzerine bir araştırma merkezi kurmak istemiştim. Bunun için başta sağlık (nüroloji, psikiyatri), psikoloji, sosyoloji ve ilahiyat olmak üzere değişik bilim dallarından bir ekip oluşturmam gerekirdi. Bana güvenen bir araştırma grubu da oluşturabilmiştim ama üniversitemiz, rüya üzerine yapılacak böyle bir çalışmayı bilimsel bulmamıştı. En son olarak dönemin ilahiyat fakültesi dekanına projemi bir farklı açıdan sunmuştum ve “en azından Peygamberimiz (sav) tarafından bir kavram olarak dillendirilen “mübeşşirat” kapsamına giren sadık rüyaları araştıran bir merkez kuralım” dedim. Ne var ki o da “yanlış anlaşılabiliriz” diyerek teklifimi uygun bulmamıştı.

Bunun üzerine tek başımıza ilahiyatçı Prof. Dr. Hidayet Aydar hocam ile birlikte bir başlangıç olarak ortak bir çalışmada bulunduk. Nesil Yayınlarından çıkan “Peygamber ve Sahabe Rüyaları” kitabımız, ortak çalışmamızın ilk ürünü oldu. Çalışmalarımız, sadık rüyalar, ahlâkî davranışlar ile salih ameller arasındaki müspet ilişkiler üzerinde devam etmektedir. Rüyanın hakikat ve hikmet boyutunu dikkate alarak, dar imkânlarla deneysel çalışmalarla kim neden sadık rüya görebilir sorusuna cevap arıyoruz.

Beyinde Dil ve Duygu Gelişimi Ruh İle İlişkilendirilmelidir

Aslında “Duygu ve Ruh Gelişimine Bağlı Olarak Sadık Rüyalar” hakkında bizler de Dr. Hatice Zora’nın araştırmalarına katkı sağlayabiliriz. Dil melodisi (prosodi) üzerine deneysel çalışmalarda bulunan Zora Hanım, melodinin iletişimde iki işlevin varlığına işaret ediyor. Bilişsel (dilsel) ve duygusal. Buna göre melodi, kişinin halet-i ruhiyesini anlamamızı sağlar. Bu iki işlev, beyinde farklı bölgelere ve mekanizmalara ait olduğu düşünülmektedir. Nörolojik ve dilbilimsel çalışmalar, bilişsel işlevin kortekste, duygusal işlevin ise subkortekste ortaya çıktığı belirlenmiştir. Ancak beynin duygusal ve bilişsel melodiyi nasıl ayırt ettiği ve bu iki işlevin etkileşiminin altında yatan nörolojik bağlantılar hakkında fazla bilgi henüz yok. Zora Hanım, beyin görüntüleme tekniklerini kullanarak, beynin derinliklerinde bu iki işlev arasındaki bağlantıyı araştırmaya devam etmektedir. Bu çalışmaların çeşitli ruhsal hastalıkların tedavisine yardımcı olabileceği, ihtimal dâhilindedir.

Gerçekten beyne de yansıyan duygu, heyecan ve kognitif (bilişsel) unsurlardan ibaret olan halet-i ruhiyenin karmaşık yapısının bir parçasıdır. Ancak sadece beyni değil belki de şuuru ve nuraniyeti sayesinde bütün organizmayı canlı tutan ve bedendeki değişik fizyolojik ve biyokimyasal kuralların aksatılmadan işletilmesini sağlayan ruhun varlığı ve etkinliği dikkate alınmazsa Dr. Hatice Zora’nın çalışmaları bir yere kadar ancak ilerleyebilir.

Çünkü hakkında az bilgi sahibi de olsak ruhun maddî ve manevî hasletleriyle aklımızın almadığı birçok önemli işler gördüğü muhakkaktır. Ruh, şuuruyla her şeyi fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, iç muhasebe ile karar verir, hayaliyle plânlar yapar, hafızasıyla bilgileri en ayrıntılara varıncaya kadar saklar, kalbiyle sever, kısacası tesirleri ile başta beyin olmak üzere bedenin her yerinde bulunan diri ve çok fonksiyonları olan bir varlıktır.

Şuurlu bir Müslüman da bu doğrultuda iradesini Allah’a ibadet etmek, zihnini Allah’ı bilmek, duygularını da Allah’ı sevmek için kullanırsa güzel ahlâk sahibi olmanın manevî avantajıyla sadık rüyalar görme şansına sahip olmaktadır. İşte bu bağlamda subkorteksteki değişikler, sadece bu manevî gelişimin bir yansıması olsa gerek. Araştırmalarımıza göre bu manevî mertebeye ulaşabilen bir Müslüman, kendi iç dünyasındaki nefisten arındırılmış duygu âlemiyle (hiss-i bâtın) irtibata geçer. Kendi dışındaki nesneleri duyma ve sezme hâli diyeceğimiz duygu, açık his (hiss-i zâhir) ve gizli his (hiss-i bâtın) olmak üzere ikiye ayrılır:

İradesini ve zihnini fıtrat ekseninde kullanan her insan, belki de bu iki duygunun nimetlerinden yararlanmak suretiyle (nasibi varsa) hem Yaratan’ı hissedebilir, hem de yaratılanlara karşı merhamet besler. Görme, dokunma, işitme, koklama ve tatma duyusu gibi zahirî duygusal kuvvelerin yanında kişi hayal, irade, idrak, tefekkür gibi bir kısım bâtınî lâtifelere de müracaat ederek, imanla buluşabilir. Bu imanî duyguları kalbinde yaşayan her insan, manevî hazlar içinde sadece huzura kavuşmaz, aynı zamanda hakikate de erişmiş olur. İlmî çalışmalar, en nihayetinde beyinden ruha yönelecektir. İşte bu aşamadan sonra şuurlu Müslüman bilim insanlarına ihtiyaç duyulacaktır.

Ezcümle

Dünya bilim insanları, er veya geç Latife-i Rabbaniye olarak tanımlanan ruha yönelecektir. İnsanın iç âleminde ruh-i cüz’e bağlı olumlu birçok manevî kaynağın mevcut olduğu gibi nefse bağlı olumsuz birçok tasarım motiflerinin ve fonksiyonlarının da mevcut olduğunu bilimsel yöntemlerle ortaya koyacaktır. Olumlu yönleriyle ruh-i cüz’ün genel potansiyelleri, fonksiyonları ve merkezleri arasında birbirleriyle karmaşık bir etkileşim hâlinde olan akıl; duygu, vicdan, irade gibi latifelerin mahiyeti de belirlenecektir.

Şuurlu dünya bilim insanları, en nihayetinde İslâm’ın hakikatleri ile karşılaşacaktır. İşte bizler de bu sebepten dolayı yurt dışında yaşayan Türk bilim insanlarının bu çerçevede çalışmalar yapmalarını ve bu vesile İslâm’ın tebliğinde önemli katkılarda bulunmalarını arzu ediyoruz. Bu gayretle gurbetçi akademisyenlerimiz, Allah indinde de büyük başarı elde etmiş olur.

Prof. Dr. Ali SEYYAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir