12 Aralık 2018 Çarşamba
Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi...
Farkımız yorumlarımızda...
 - Facebook  - Twitter  - Instagram  - Youtube
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Instagram

ZENGİNLERİN SAYISI ARTARKEN GEÇİM DERDİNDE OLAN İNSANLARIMIZIN SAYISI DA ARTIYOR


TÜRKİYE’DEKİ MİLYONER SAYISI 192 BİNİ AŞTI

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre Türkiye'deki milyoner sayısı 192 bini aştı. Hesabında 1 milyon lira veya üzeri parası olan mudi sayısı, Ağustos sonu itibarıyla 2017'ye göre 53 bin 439 kişi artarak 192 bin 419'a yükseldi.
ZENGİNLERİN SAYISI ARTARKEN GEÇİM DERDİNDE OLAN İNSANLARIMIZIN SAYISI DA ARTIYOR
Geçen yılsonuna göre 53 bin 439 kişi artan milyonerlerin toplam mevduatı 1 trilyon 279 milyar 70 milyon liraya çıktı. 2017 sonunda milyonerlerin toplam mevduatı 909 milyar 979 milyon lira seviyesindeydi. Milyoner başına düşen ortalama mevduat ağustos sonu itibarıyla 6 milyon 647 bin lira olarak hesaplandı.


ZENGİNLERİN SAYISI ARTARKEN GEÇİM DERDİNDE OLAN İNSANLARIMIZIN SAYISI DA ARTIYOR

Değerli Okuyucularım;

Bir ülkede yıllar içinde zenginlerin (milyonerlerin) sayısının artması, iktisadî refah açısından olumlu karşılanması gereken bir durumdur. Tabiî bu zenginleşmenin sebebini de bilmek sağlıklı iktisadî gelişmenin olup olmadığını da ölçmek açısından önemlidir. Zenginlerin sayısı bu kısa sürede nasıl artırılabilmiştir? İhracatçılar yurt dışına daha fazla mal satarak, daha fazla gelir mi elde edebilmiştir? Talep artışına bağlı olarak fazla üretim ve satıştan dolayı ek gelir mi elde edilmiştir? Yoksa gelir/para sahipleri hiçbir şey yapmadan oturdukları yerde bankalardaki sermayelerine getirilen tasarruf faizi artışından dolayı paralarına para mı ekleyebilmiştir? Veya son dönemde döviz kurlarındaki artıştan dolayı döviz hesaplarındaki paraları Türk parası karşısında daha fazla değer kazanarak milyonlarına milyonlar mı eklemiştir?

Faizli ekonomik sistemde enflasyon olsun veya olmasın kapitalistler/sermayedarlar hep kârlı çıkar. Yeter ki serbest piyasa ekonomisinde kendilerine fazla dokunulmasın. Paradan para kazanmasına kolayca imkân sağlayan bir sistemde zenginlerin sayısı artsın da aynı esnada yoksulların da sayısı artıyorsa toplumsal/makro boyutuyla orada bir sorun var demektir. Özellikle kendini sosyal hukuk devleti olarak tanımlayan bir devlette zenginlerin sayısı artarken, yoksulların sayısı artmamalıdır. Ancak böyle üzücü bir durum şu anda memleketimizde mevcuttur. Enflasyonun % 25’lere ulaştığı ülkemizde emeği ile geçinen özellikle asgari ücretlilerin alım gücü en az o nispette düşmüştür. Dolayısıyla sağlıksız ve sürdürebilir olmayan bir iktisadî gelişme söz konusudur. Bunu biz gelir dağılımdaki dengesizlik veya kısaca sosyal adaletsiz olarak da tanımlayabiliriz. Sorun nasıl çözülebilir o halde. Aslında çok basit sosyal adaleti temin ederek. Ama nasıl?

Artan Zenginlerin Karşısında Sosyal Adalet Mekanizmaları İşletilirse Yoksullar Ezilmez

Sosyo-ekonomik yönden zayıf ve yoksul insanların maddî ve manevî durumlarını sosyal adalet anlayışı çerçevesinde iyileştirmek, hem sosyal gelişmenin bir parametresi, hem de sosyal devletin/siyasetin hedeflerindendir. Sosyal adalet, değişik toplum kesimleri arasında gelir dağılımı, hayat standardı, refah düzeyi gibi ölçütler açısından belirli bir dengenin sağlanmış olması; kamplaşmalara yol açabilecek gelişme farklılıklarının ve uçurumların ortadan kaldırılmış olması durumudur. Bunun için sosyal hakların dağıtımında hak ve vicdan duygularına uygun olarak eşitlikçi davranılması kaçınılmazdır. İktisadî bir yaklaşımla sosyal adalet, gelir ve servetin âdil dağılımı ile ancak sağlanabilir.

Bir başka ifadeyle, milli gelirden herkese, bilhassa emeği ile geçinenlere, hayatı manalı kılan önemli bir payın aktarılması ile mümkündür. Bir toplumdaki bölüşüm modelinin adalet ilkelerine uygun hâle getirilmesi ve tüm fertlerin asgarî bir hayat seviyesine kavuşturulması, sosyal adaletin temel gayesidir. Sosyal adaletin gerçekleştirildiği toplumlarda, sınıf çatışması veya kıskançlığı ve bundan doğan sosyal gerginlikler ve çatışmalar azalmakta ve sosyal barış ortamında sosyal gelişme daha kolay sağlanmaktadır. Sosyal adaletin genel hedefi, toplumun tüm fertleri arasındaki münasebetleri sosyal gerçekçilik temeli üzerinde düzenlemek, karşılıklı anlayış ve yardımlaşmayı teşvik etmek ve bu anlamda sosyal münasebetleri müşterek menfaat çerçevesinde değerlendirmektir.

Sosyal adaletin sağlanması, performans ve ihtiyaç esaslarına bağlı kalarak, kaynakların âdil dağılımı ile mümkündür. Performans (emek) esasına göre ortaya çıkan birincil dağılım, asgari hayat standardı açısından çoğu zaman arzu edilen sonucu vermemektedir. Bu durumda ortaya çıkan dağılımın yeniden dağılım (redistribution) tedbirleri ve vasıtaları ile (kamusal sosyal yardım, sosyal transferler vb.) daha âdil bir yapıya kavuşturulmalıdır. İkincil dağılım (vasıtaları), özellikle asgari hayat standardı altında yaşayan ve fakru-zaruret içinde olan sosyal grupların ihtiyaçlarını dikkate almaktadır.

Çok boyutlu açılımlar içeren sosyal adalet kavramını, geniş anlamda sosyo-ekonomik, dar anlamda ücret-maaş ekseninde tahlil ettiğimizde birçok ülkede performansa dayanan ücretlendirmede veya eşit (değerdeki) işe eşit ücret uygulamasında adalet ilkesine riayet edilmediği görülecektir.

Sosyal adaletin temini için, işsizlik ve yoksulluk gibi hayatî önem taşıyan sosyal risklerin yol açtığı maddî ve manevî tehlikeleri gidermek ve geniş halk kitlelerinin hayat şartlarını iyileştirmek gerekmektedir. Bunun için de, kaynakların âdil bir şekilde yeniden dağılımı kaçınılmazdır. Özellikle (üst) gelir gruplarından/milyonerlerden artan oranlı vergi sistemini işleme koyarak, elde edilen ek vergi gelirlerinin yoksul kesimlere transferi ile sosyal adaletin temini mümkün olacaktır.

Zekât Modeli Zorunlu Hâle Gelmelidir

Zengin Müslümanlar tarafından verilmesi zorunlu olan zekât, başta asgarî bir hayat seviyesinin altına düşen yoksullar olmak üzere geçici veya sürekli olarak muhtaç olanlara yönelik nakdî veya aynî bir destektir. Sosyo-ekonomik bir kavram olan zekât, zenginin malından (gelirinden) muhtaç kişilere bir hak olarak aktarılan bir sosyal transfer türüdür. Bugünün kamusal sosyal yardım uygulamalarına benzemesi açısından zekât, toplumsal yardımlaşmanın en önemli araçlarındandır. Zorunlu sadaka olarak kabul edilen zekâtın yanında gönüllü sadaka türleri de sosyal dayanışmanın sağlanmasına yardımcı olmaktadır.

Zekât, İslâm'ın beş şartından birisidir. Zekât, muhtaçlar açısından sabit bir hak iken, mükellefler açısından bir yükümlülük, bir zorunluluktur. Dolayısıyla yerine getirilmesi bakımından mecburî bir nitelik taşıması açısından, malî ibadet veya daha modern bir yaklaşımla maksatlı sosyal vergi olarak da tanımlanabilir. Günümüzde zekât, hiçbir kanunî zorunluluk ve resmiyeti olmayan fakat sivil alanda sosyal yardımlaşma aracı olarak halen işlev görmekte olan önemli bir sosyal yardımlaşma unsurudur. Bir başka ifadeyle günümüzün zengin Müslümanlarından her hangi bir resmî kurumdan zekât talep edilmediği halde inançlı zengin Müslümanlar bu görevlerini gönüllü olarak ifa ederek, sosyal ibadetlerini yerine getirmektedir.

Ancak gönüllü olarak zekât verenlerin sayısı halen az olduğu için, makro-ekonomik yönden etkisi sınırlı kalmaktadır. Dolayısıyla zekât; toplumları, yerine göre hem fakirliğin, hem de zenginliğin meydana getirebileceği sosyal ve manevî tehlikelerinden kurtarmak için önemli bir fonksiyon icra ettiği için, devlet eliyle zorunlu olarak zenginlerden alınmalıdır. Zenginliğin sadece bazı kişilerin elinde toplanmasına fırsat veren ve kamusal sosyal transferleri arka plana atan şu andaki piyasa odaklı liberal ekonomik model, sosyal ahlâk ve sürdürebilir iktisadî sistem ilkelerine göre sakıncalıdır. Zekât kurumu, kamusal sosyal transferleri ön planda tuttuğu için, mal ve mülkün (gelirlerin) sadece bazı kişilerin elinde toplanmasına fırsat vermemektedir. Kuran-ı Kerim, servetin ve ekonomik gücün insanlar üzerinde bir sömürü aracı olarak kullanılmasını tasvip etmemektedir. Âyet, bu konuda ihtarda bulunmaktadır:

“…Ta ki mal (gelir/para), sizden zenginler arasında dönen bir servet olmasın…”  (Haşr: 7)

Ezcümle:

Türk ekonomik sistemi, zenginleri haram yollarla daha da zengin eden ve(ya) zenginlerin sayısını artıran faizli ekonomik modelden uzaklaştırılmalı ve helal yoldan üretimi/zenginliği teşvik eden, faize sıfır tolerans tanıyan millî/manevî bir iktisat modeline gidilmelidir. Bu ekonomik modelde zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumu önleyen âdil bir vergi sistemi ile zorunlu zekât kurumu tesis edilmelidir. Bir başka ifadeyle zekât kurumu, her dönemde hem yoksulların sosyo-ekonomik durumlarını iyileştirecek, hem de bereketin/refahın sağlanmasında önemli bir işlev görecektir.

Not: Bu konuya ilgi duyanlara “Çağımızda Uygun Bir Zekât Modeli Nasıl Olmalıdır?” yazı serimi okumalarını tavsiye ederim.

http://www.mirathaber.com/prof-dr-ali-seyyar-cagimiza-uygun-bir-zekat-modeli-onerisi-84-2384y.html

http://www.mirathaber.com/prof-dr-ali-seyyar-ideal-devlet-yonetiminde-sosyal-refah-anlayisi-2-84-4787y.html

Prof. Dr. Ali SEYYAR
http://www.mirathaber.com/zenginlerin-sayisi-artarken-gecim-derdinde-olan-insanlarimizin-sayisi-da-artiyor-turkiyedeki-milyoner-sayisi-192-bini-asti-3-5499h.html


Back To Top