islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
17,9505
EURO
18,5530
ALTIN
1.031,57
BIST
2.868,44
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
30°C
İstanbul
30°C
Açık
Cuma Açık
30°C
Cumartesi Açık
30°C
Pazar Az Bulutlu
28°C
Pazartesi Az Bulutlu
28°C

“ İFRAT VE TEFRİT” YA DA UÇLARA SAVRULMAK

“ İFRAT VE TEFRİT” YA DA  UÇLARA SAVRULMAK
22.01.2022
A+
A-

Herhangi bir konuda çok ileri gitmeye, makul ve meşru  ölçüler içinde kalmayıp  aşırı  davranışlarda bulunmaya “ifrat”; çok gerilerde kalmaya veya ortalamanın  çok altında   bulunmaya da “tefrit” denilmektedir. Bir başka ifade ile ifrat, aşırılığı, taşkınlığı,  söz ve davranışlarda ölçüyü kaçırarak uçlara savrulmayı;  tefrit ise bunun tersi bir durumu, ifade eder.

Kur’an   ifrat ve tefritte olmamayı, “sırat-ı müştekim/dosdoğru yol da olma”  olarak tanımlar. Bu nedenle  Allah Teâlâ, kullarından “sırat-ı müstakim” den  ayrılmamalarını, bunun için de   “Kendilerine gösterdiğin doğru yolda giden kimseler gibi, bize de o doğru yolda gitmeyi nasip eyle”[1] şeklinde bir talepte bulunmalarını istemekte ve  bu  talebini de “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun.(Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. Sakınmanız için Allah size bunları bildiriyor”[2] sözü ile de  teyit eder.  Bu nedenle Allah Teâlâ,  kullarından yakınlarına, düşkünlere, yolda kalmışlara yardım etmelerini, fakat bu verişlerinde  kendilerini yoksul bırakacak kadar aşırılığa kaçmamalarını,  buna karşılık  tutumlu olma düşüncesiyle de cimrilik etmemelerini[3], ikisini dengeleyen bir davranışta bulunmalarını;[4] “Küçük dağları ben yarattım” havası içinde böbürlenerek, kibirlenerek yürümemelerini;[5] namazlarında  ses tonlarını yükseltmemelerini,  çok da kısmamalarını, ikisi ortası bir yol takip etmelerini;[6] yemelerinde ve içmelerinde aşırılığa kaçmamalarını;[7] kâinatta bir düzenin ve dengenin bulunduğunu[8]  ve bu dengeyi bozmaya sebep olacak  her türlü  olumsuz  davranışlardan  da uzak durmalarını [9]  ister.

Hz. Peygamber ise  görevi gereği bu  ilkeleri  hayatına bizzat  yansıtarak ümmetine örnek  olmuştur.  Nitekim  ümmetine farz kılınıp ifasında zorluk çekileceği endişesiyle teravih namazının cemaatle kılınmasına üçüncü veya dördüncü geceden sonra ara vermiş [10]; dua ederken sesi yükseltmeyi, hastalık ve yolculuk esnasında namaz ve oruç gibi ibadetler için tanınan ruhsatları kullanmamayı uygun bulmamış[11] ;oruç tutarken iftarda acele etmeyi, sahuru ise geciktirmeyi tavsiye etmiş[12]; insan gücünü zorlayacak şekilde nâfile namaz kılmayı tasvip etmemiş[13]; namazları uzatan imamları eleştirmiş[14]; abdest alırken organları üçten fazla yıkamayı haddi aşmak olarak değerlendirmiş[15]; aşırı şekilde ibadete dalarak eşini ihmal eden Abdullah b. Amr b. Âs’ı uyarıp eşine karşı da sorumlulukları bulunduğunu hatırlatmış[16]; ifa ettikleri ibadetleri azımsayarak geceleri sürekli namaz kılacaklarını, gündüzleri de devamlı oruç tutacaklarını ve cinsî hayatlarına son vereceklerini söyleyen bazı sahâbîlerin bu tutumunu İslâmiyet’te ruhbanlığın bulunmadığını belirterek sünnetine aykırı bulmuş[17] ve dinî hükümleri aşırılığa kaçarak uygulamaya çalışanların bunda muvaffak olamayacaklarına dikkat çekmiştir.

Bunun yanında Hz. Peygamber, günlük hayatın neşeli ve kederli görünümlerinde ifrat ve tefrite gitmeyi de menetmiş, sözleri ve davranışlarıyla insan fıtratına uygun düşen itidal çizgisini daima korumuş ve tavsiye etmiştir. Hıristiyanların Hz. İsâ’yı övmekte ifrata düştüklerini hatırlatarak kendisine karşı gösterilecek övgü ve saygıda aşırı gidilmesine de izin vermemiş;[18]  “Sevdiğin kimseyi ölçülü sev; olur ki bir gün o, senin buğzettiğin / sevmediğin kimse oluverir. Buna mukabil, kin beslediğin   kimseye de ölçülü buğzet,  olur ki bir gün o, senin sevdiğin kimse oluverir”[19]    diyerek,  diğer insanlara karşı da sevgi de  ölçülü olunmasını  tavsiye etmiştir.  Nitekim Kur’an’da  da sevgiden sık sık söz  edildiği halde, aşktan söz edilmemektedir.  Zira aşk, sevginin ifrat halidir.

Ne var ki insanoğlu, fıtrî yapısı gereği dengeli veya  dengesiz bir hayat yaşama potansiyeline sahiptir ve  bu sebeple de çoğu kere ifrat ve tefrite yönelerek  uçlara savrulabilmektedir.  Böyle bir  savrulmaya imkan vermemek için insanın  iyi bir eğitime, özellikle de  duygu ve düşünce eğitimine ihtiyacı   bulunmaktadır. Zira insan, eğitilmiş duygularını hayata yansıtırken daha dengeli, eğitilmemiş duygularını  yansıtırken dengesiz  davranışlarda  bulunabilmektedir. Bu nedenledir ki İslam, getirdiği ilkelerle insana dengeli bir hayat vaat eder.  Çünkü denge, insanın  haddini aşmadan, aşırılığa kaçmadan  düzenli bir hayat yaşamasını ve “Sırat-ı müstekîm” de devam etmesini, sağa-sola sapmadan doğru bir çizgide gitmesini sağlar. Düzenli ve dengeli bir hayat ise  insana sağlığın ve  huzurun kapılarını açar. Bu nedenle İslâm’ın önerdiği ilke ve kurallar içinde kalmaya özen göstermek, dolayısıyla haddi aşmamak, Müslümanın temel görevleri arasında yer alır. Zira hayatımızın her alanında ve yaptığımız bütün işlerde haddi aşmak, ifrat ve tefrit içinde olmak,  İslâm’ın  özenle korunmasını istediği denge ilkesini bozmak demektir. Nitekim Hz. Peygamber de

“Dinde aşırılıktan sakının. Sizden öncekileri, dindeki aşırılıkları helâk etmiştir!” [20] ;    “Din işlerinde aşırı gidenler yok olmuştur”[21]  buyurarak, ümmetini uyarma ihtiyacı hissetmiştir.

Ne var ki  günümüzde kimi Müslümanın, sadece dinî konularda değil, aynı zamanda hayatın  diğer alanlarında da ifrat ve tefrit içinde oldukları ve  bu sebeple de uçlara savruldukları görülüyor. Bu savrulma, haliyle insanlar arasındaki  diyaloğu  zayıflatıyor, dostlukları dinamitliyor; müzakereye dayanan yada dayanması gereken  eleştiri kültürünü  münazaraya   çevirerek hakarete dönüştürüyor; neticede  insanı beğenilme ve takdir edilme dürtüsünün  bir  aracı haline  getiriyor.    Dolayısıyla da insan,  egosunun da  tahrik edici  etkisiyle övgülerinde ve eleştirilerinde orta yolu bulamıyor;  hayatına yön veren duygu ve düşünceleri arasında bir denge kuramıyor. Bu nedenle Müslümanın, duygularını  ve düşüncelerini, Kur’an ilkeleri ve Hz. Peygamber’in örnek kişiliği doğrultusunda  eğitip egosunu  kontrol altına almadıkça, bu sarmaldan kurtulması ve dengeli bir hayata  kavuşması da  pek  mümkün  gözükmüyor.

Prof. Dr. Celal Kırca

[1] Fatiha,1/6-7.

[2] En’am,6/153.

[3] İsra,17/26-30.

[4] Furkân,25/67.

[5] İsra,17/37.

[6] İsra,17/110.

[7] A’raf,7/31.

[8] Rahman,55/5-9.

[9] Rûm.30/41.

[10] Buhârî, Teheccüd,5.

[11] Buhârî, Tevḥîd, 9.

[12] ;Buhârî, Ṣavm, 33.

[13] Buhârî, Îmân, 32.

[14] Müslim, Ṣalât, 182.

[15] İbn Mâce, Ṭahâret, 48.

[16] (Buhârî, Ṣavm, 55.

[17] Buhârî, Nikâḥ,1.

[18] Yusuf Şevki Yavuz, Gulüv TDVİA, İstanbul,1996, 14/192-195.

[19] Tirmizî, Bir, 60.

[20] Nesâî, Hac, 217.

[21] Müslim, İlim, 4.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.