islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
18,6365
EURO
19,5509
ALTIN
1.061,92
BIST
5.012,60
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
13°C
İstanbul
13°C
Çok Bulutlu
Çarşamba Az Bulutlu
15°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
14°C
Cuma Hafif Yağmurlu
16°C
Cumartesi Çok Bulutlu
18°C

Tanrısız Alem Tasavvurunun Varlığımızda Yol Açacağı Trajediler!

Tanrısız Alem Tasavvurunun Varlığımızda Yol Açacağı Trajediler!
20.10.2022
A+
A-

Müminin iman ilkesine göre Kur’an, hem tarihin evvelini hem de nihayetini, kavs-i urûcî ve kavs-i nüzûlî gibi kuşatan en üst metindir (Kelâm, Scriptura Perennis). Bir kavs-i nüzulî olarak, varlık ve insanlığın mebdeini avuçları içinde tutarken, bir kavs-i urûcî gibi de, esfel olan âlemi a’lâ; içkin ve sonlu olguları aşkın ve Müteâl idrak ufuklarıyla bitiştirmektedir. Bir başka ifadeyle belirtmek gerekirse, öncesi bir ‘adem ve hiçlik gibi duran bir start veriş hareketiyle, varlığı cemâdât mertebesinden başlatıp, bitkiler, canlılar, derken en kapsamlı bir statüyü ve özel durumu gösteren ‘insana doğru’ yükseltir. Düalistik bir bakış açısıyla maddi tecelliler boyutunu (Res extansa-Descartes) âlem-i şehâdet olarak temellendirip, bir iz, işaret, gösterge, nazargâh ve tecelligâh olarak  kategorize eder. Bunların, mecazen Ay’ın, yani hakikatin kendisi değil hakikate, O’na (c.c.), gayb hakikatine işaret eden parmak mesabesinde bulunduklarını tespit ve teşhis eder.

Bu teolojik bakış açısında, mikro noktadan makro görüngülere ve sistemsel büyük varlık yapılarına varıncaya değin tüm oluşumlar, birbirlerine entegre olan yapılanmalar, ta ötelerinde (mavera) bir büyük bilinç ve iradeye, hep iş başında olmuş bir yüce tasarıma ve O’nun tasarımcısına ima ve işarette bulunurlar. Nasr’ın ‘kutsal bilim’ (Scienta sacra) veya ‘sonsuz hikmet’ (Philosophia perennis) düzleminde bütün bunlar Allah’ın sonsuz ‘izi ve eseri’,  O’nun ayeti, tanrısal izdirler (Vestige Dei)!..

Kâf Sûresi’ne doğru koşuyorum aslında; gayem, Kur’ân’ın içerdiği ‘varoluş panoramasına’ yönelik içkin (mündemiç) ama aşkın ve ilahilik bakışına doğru açık uçlu tasvirlerine, örnek sunumlarına ve umut bahşeden hükümlerine kanatlanmak…  Kur’ân’ın nüzul süreci itibariyle Mekke döneminde indiğini bildiğimiz, arkasında sır kapıları ve maveraya geçişler bulunan bir harf ile: Kââââf başlayan bu sûre, emsalsiz (bedî’) ve ölçülü mü ölçülü (itkân), sağlam mı sağlam ve de hikmetli (hakîm, muhkem) ilahî var ediş ve bunun yanış sönüşlerini yalın tasvirler içinde sunarken, bilhassa 6-11. Ayetlerinde, varlık felsefesinin örnekli bir sunumunu yapar. Hatta nihilizm aymazlığı, politeizm parçalanmışlığına inat, Kur’ânî monoteizmin/Tevhid inancının zirve bir ilanını, hatta yürekli Apolojisini gerçekleştirir. Başka pasajlarında da görüleceği üzere burada Kur’ân, en yüce ilkeye ve iradeye kendinden emin vurgular formunda, ilahi var edişin azametine işaretle ‘azamet ve heybet’ nükteleri içeren kiplerle sevk ederek ‘bina ettik; süsledik; yaydık ve seriverdik; dağları kazıklar misali çaktık ve yere sapladık; bitkileri bitirdik; yağmuru bol bol indirdik; dirilttik, hayat bahşettik’ vb. buyurarak, görünen şuûnatın ve tüm olguların, var oluşumuz ile yaşamımızı sağlayan kozmik ve doğal tüm görüngülerin Allah’a varan temellendirmesini yapıyor. Bize böylece, her bir yönden gelen nimet, rızık, yaşam unsurları, gıda ve tüm besinler, vb. şeylerin, kesintisiz ve düzenlenmiş planı içinde insana akışlarının düzenlenmiş olduğunu gösterir.

Ta sınırsız uzaydan ve onu dolduran ecrâm-ı semâviyyeden; ahenkli bir çokluk ve karşıtlık harmonisiyle, dağlarla nakışlı; ezeli ve ebedi bir elin fırça dokunuşuymuşçasına namütenahi bitkilerle müzeyyen yeryüzünden; hayatın ve hiçbir canlının onsuz var olamayacağı,  göklerden yere, yerden ise tekrar göklere dönüp deveran eden sudan; onun hayat özlü mahiyeti sebebiyle yeryüzü faunasına can veren misyonundan; hercai bir meta olmasına karşın ölmüş beldeleri diriltmesi mucizesinden (Kâf, 50/6-11) bahsettiğinde işte, bütün bu olanları rastlantıya; hem özne hem nesne olmak garabetini içinde barındıran kendiliğinden oluşa ya da kaos’dan düzen kurgusuna (ordo ab chao) nispet etmemek; hem zat, hem mahiyet ve kendilik itibariyle yetkin ve aktif tek neden olan Allah’a raptetmeyi hedefliyor! Böylece de, muazzam neticeler ve ihsanlar karşısında bir sebep ve kaynak; bir gaye (télos) bulamama şaşkınlığını, sonuçsuz arayışlar ve yanılgılar bunalımı ve istilasını daha en baştan önlüyor. Ve Kâf, 50/11 ayetinde, insani özün ölüm sonrası periyotta da baki kalacağını ve oluş ufkuna yeniden çıkacağını (Hurûç, Lihtung),  ‘teşbîhu’l-ma’nâ ve’l-ma’kûl bi’l-meşhûd’ (mana ve aklî olan hakikatin hissî-maddî olan şeye benzetilmesi) kabilinden bir mukayese, sehl-i mümteni’ addedilecek bir belagatle, şöyle dile getiriyor: كذلك الخروجBunun gibi kolay olacaktır işte, [kabirlerden/topraktan yeniden] çıkış da!..”.  Yeni bir varoluş, hayat vadisine iniş ve bir kez daha, ama ebedi olarak doğuş!  Dünyada deneyimlenen ilk hayat kıvılcımının şimdi yeniden tutuşturulması…”İlk yaratmayı nasıl başlatmış isek, onu tekrarlayacağız (i’âde) işte!” (Enbiya, 21/104).

Kainata varlık ve açılım sevk-i tabiîsini, tezahür ve tecelli (İhtirâ’) potansiyellerini veren, onlara en küçük unsurlarından en büyük olanlarına değin hayat atılımı ve yönelim (élan vital) momentumunu kazandıran O Allah (c.c.), en alt varlık tabakasından en üst aşamaya değin, “m: madde, x: bitki; y: şuur ve z: kendinin farkında olma (self-awareness; insan ve onun aşkınlığa doğru açık uçlu oluşu) şeklindeki bütün varlık krallıklarının sadece Kendisine ait olduğunu[1], yine Vakıa suresinde, diğer tüm olasılıkları saf dışı edecek bir üslupla şöyle beyan etmektedir: “Biz (c.c.) yarattık sizi, öyleyse kabul edip onaylamanız gerekmez mi [diriliş ve yeniden hayata dönüşü?]. Rahimlere akıttığınız spermi/meniyi gördünüz, değil mi? Söyleyin şimdi: Siz mi onu yaratıyorsunuz, yoksa Biz miyiz, hep yaratan?!” (Vakıa. 56/57-59). (…) “Gördünüz değil mi, toprağı işleyerek ona ektiğinizi? Siz mi bitiriyorsunuz o tohumu, yoksa ancak Biz (c.c.) miyiz hep bitiren?” (Vakıa, 56/63-64) (…) ” Şimdi, içmekte olduğunuz suyu gördünüz değil mi? Siz mi indirdiniz onu buluttan, yoksa Biz (c.c.) miyiz onu hep indiren?!” (Vakıa, 56/68-69) Ve, “[Gizil haldeki enerjiyi açığa çıkararak] tutuşturduğunuz ateşi gördünüz değil mi? Siz mi var ettiniz o ateş ağacını/maddesini, yoksa Biz miyiz daima var eden?!” (Vakıa, 56/71-72), ilh.

Allah, daha pek çok betimlemede de görüleceği üzere, olguları, varlık kaynağı bakımından, netice ve tecellilerin ötesinde ve onlardan apayrı bir ‘sebeb’e; biricik ve varlığı Aşkın bir ilkeye; Kur’ân’da Kendisini, diğer isimleri arasında  ‘Yaratış ve var ediş kayası’ olarak nitelenen (es-Samed) Zâtı’na raptediyor. Bu ilahi kozmik şemanın ipuçları ve göstergeleri olarak da Kur’ân, son derece ritmik ve düzenli periyotlar halinde ve sahneler içinde kendilerini sunan bu şeylerin, belirsiz, mevhum ve rastlantısal bir süreçten kaynaklanmadığını; böyle bir şeyin vukuunun muhal bir varsayım olduğunu; aksine insanın varlığı ve hayatını da içine alan ‘varoluş tecellisinin, erdem uğruna çekilen tüm çileler ve feragatlerin, göz yaşlarının ve kulluğun, kısaca hiçbir şeyin anlamsız, asla ve ebediyen boş yere olmadıklarını (l’infinita vanita telle totto); tam aksine, bir gâye (el-Hakk, Télos) doğrultusunda, varlığa eriş ve zuhur fışkırışına (Alethéia, Lichtung) tabi olduklarını beyan ediyor! Ontolojik olarak insanın ise, Allah’a bir dibace mertebesinde ‘kendi benliğini gerçekleştirmeye gönderildiğini’ (de Unamuno); bu yolun sonunda da, Tanrı’nın/Allah’ın yüksek marifetine vasıl olunacağını insanî bilince hissettirmek için çırpınıyor!

Uçsuz bucaksız varlıklar karşısında hissettiği bu varoluşsal hayret, onu sarsmaya devam eden kozmik şok dalgaları karsısında afallayan  insanın elinden tutuyor Kur’ân da, bilişsel ve kozmik dehlizlere ğaybî nurlar yansıtarak, böylece onun ‘kendini anlamasını’, varlığı okumasını ve çözümlemesini gerçekleştirip, kökleri asla sarsılmayan, dalları ise gökte olan (İbrahim, 14/24) bir varlık ve varoluş şemasına sahip olmasını arzu ediyor.. Bir diğer ifadeyle, mutlak ölçekte yetkin ve yeterli (Vâcibu’l-vücûd, Causa Sui) bir Yaratıcıya inançtan soyutlanmış veya sonuçta insana veya evrene indirgenecek bir yaratıcı kanaatinden söz edilecek varlık yapısını kesinlikle reddeden Kur’ân, bizi bir şaşkınlık ve bocalayış içine fırlatmayarak, îmani ve kozmik perspektifiyle, ‘yaratanın, var edenin, tercih ve tanzim edenin’ ancak ezeli ebedi Yaratıcı (Dieu Aéternitatis) olan Allah olduğunu  ilan ediyor! Hem de, aksini kanıtlamak imkânsız bir anlam içinde inzal edilmiş bir soru cümlesi ve tüm çağlarda kulaklarında çınlayan bir vurguyla şöyle soruyor, insana:

Yoksa onlar yokluktan  mı / nedensiz ve hikmetsiz mi[2] yaratıldılar ya da onların kendisi midir kendilerini yaratan?!” (Tur, 52/35);

“İnsan, elinden tutulmayacağını mı zannediyor? O, akıtılan bir damla sperm değil miydi? Daha ilginci o, rahmin çeperine tutunan bir canlı olma aşamasından geçmedi mi? Derken [o Allah] onu planladı da, ahenkli ve düzgün bir varlık haline getirmedi mi? Sonuçta ondan, erkek ve dişi olmak üzere iki cinsi dizayn etmedi mi?  Bunları yapan [o Allah], ölüleri diriltmeye de kadir olamaz mı?! [Evet, elbette kadirdir!]” (Kıyamet, 76/36-40).

O halde,

Birinci tespit: Tanrı’ın mevcudiyetine iman, iç ve dış varlık alanlarına doğru tüm yönler ya da iniş çıkışlar için olmazsa olmaz (Conditio sine qua non) bir ‘Kerteriz’, yani ‘Varoluşsal yön tayin noktasıdır’! Bu hakikati dışlama çabası hatta yönelimi bile, ‘insani benlik ve bilinçten’ ta hayret içre bırakan nâmütenâhi kozmik benliklere varıncaya değin oluşacak zihinsel, ruhsal ve kozmik boyutta bir anlamsızlaşma; bütün varlık katmanlarını yoksunlaştırıp dayanaksız bırakma yıkımına (Cathastrophe) dönüşecektir! Çünkü, mesela G.W. Leibniz’in (1646-1716) de öngördüğü gibi, insanın ontolojik temelinde bulunan zorunlu, Apriori ve insani bene bitişik asli kavramlardan birisidir Tanrı kavramı[3], dolayısıyla da tanrısal varlık ufku!..

İkinci tespit: Tanrı’yı ve tanrısal ufku hayatımızdan söküp atma çabaları başarıya ulaşırsa şayet, insan, varlık Paradigmasını oluşturma yolunda bu ‘Kerteriz’ noktasını yitirmiş olduğundan afallayacaktır, yanlış yollara yönelecektir! Burada kalmayacak olan bu şaşkınlık ve ne yapacağını bilememe, neticede yüksek amaçların bütünüyle yitirilişi demek olan, hem varoluşsal hem de beşeri bir yabancılaşmaya (Aliénation) dönüşecektir!

O’nsuz olmaz!’ olandır, çünkü Allah… O’nun yerini hiçbir şeyle dolduramazsınız! Nitekim her ne kadar, ‘St. Paul’ün icat ve ihdas ettiği tanrıyı inkar ettiğini’ belirtse de, son tahlilde tanrının onun nazarında öldüğünü haykıran Nietszche, bu inkârın dimağlarda ve ruhlarda meydana getirdiği boşluğu dolduramamıştır.. Sahih semavi hakikatlerin uzağındaki insanın mutsuzluğunu gidermek için, onun, model olarak ‘üstün-insan, süper-insan’  (Übermensch) kurgusu da, muhtemelen sırf bu gayeye yönelik idi.. Bu konuda zikredilecek en ilginç örnek ise, filozof M. Heidegger’dir.. Fenomenolojik yöntemi gereği, Fenomenler ötesi tüm metafizik özleri reddeden Heidegger de, o muğlak ve yığınla açıklamalarından sonra, tekniğin ve nesnel varlık (onta) alanlarının bilinci ve yaşamı arsızca  istilası karşısında, uçurumun kenarındaki insanın kurtuluşuna çare olarak, varoluş küresinden tart edilen  tanrının yeniden varlığa davet edilmesini belirtmiş; çözüm olarak ise, geleneksel tanrı anlayışının çok dışında olan, “gereklilik halinde düşüncede kendini ifşa eden[4] bir ‘Son Tanrı’ (Last God) soyutlamasının gerekliliğini dile getirmiştir..

Sonuç: O’nsuz olmaz! Allah’ın (c.c.) varoluş paradigmasından çıkartılmasıyla baş gösterecek olan varoluşsal vakum; maddi, hissi, teknik ve teknolojik olanın arsız ve boğucu dünyası o vakit her şeyi yutacak; insanlar ve tüm varoluş küresi için de dipsiz hüzünlere (Hafakân, ruhsal buhran), trajedilere yol açacaktır.. Halbuki, “Allah gerçeği (el-hakk) söyler ve yolun ta kendisine iletir!” (Ahzâb, 33/4).

Prof. Dr. Sadık KILIÇ

 

[1] Schumacher, Ernst, F., Aklı Karışıklar İçin Kılavuz, çev. Mustafa Özel, İz Yayıncılık, İstanbul 1990, s. 29-40, vd.

[2] İbn Aşûr, Tahir, Tefsîru’t-Tahrîr ve’t-Tenvîr, ed-Daru’t-Tunûsiyye li’n-Neşr, Tunus, 1984, XXVII/68.

[3] Leibniz, Gottfried, W., Anlama Yetisi Üzerine Yeni Denemeler, Çev. Mehmet Alkan, FOL (Ayrıntı Basım Yay.), Eylül 2021, s. 81 vd.

[4] Tokat, Latif, Varoluşçu Teoloji, Elis Yayınları, Birinci Baskı, Mart-2013, s. 154-155.

ETİKETLER: ,
Yorumlar

  1. mahmut furkan özdemir dedi ki:

    Güzel ama tam anlamadım. Biraz daha anlaşılır ifadeler lütfen! “Kim Allaha inanıyorsa, kalbine yol gösteriyor.”