islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,1851
EURO
52,9418
ALTIN
6.741,71
BIST
14.351,74
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
16°C
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Cuma Hafif Yağmurlu
11°C
Cumartesi Çok Bulutlu
14°C
Pazar Hafif Yağmurlu
12°C
Pazartesi Hafif Yağmurlu
15°C

İran’da İç Savaş Olasılığı

İran’da İç Savaş Olasılığı

İran’da İç Savaş Olasılığı

Bilindiği üzere, İran’da ekonomi ağırlıklı başlayan halk gösterileri, kısa sürede rejim karşıtı bir nitelik kazanarak uluslararası bir satranç tahtasına dönüştü. Ancak bugün medyada sıkça dile getirilen ambargoların ve dış müdahalelerin ötesinde, asıl üzerinde durmamız gereken ve yeterince konuşulmayan gerçekleşmesi muhtemel bir iç savaş olasılığıdır.

İran sokaklarındaki öfke, sadece bir-iki parametreye indirgenemeyecek kadar köklü bir birikimin sonucudur. 1979 İran Devrimi’nden bu yana biriken yönetim hataları, metal yorgunluk ve halkın temel ihtiyaçları yerine kaynakların bölgedeki vekil savaşlarına aktarılması, toplumla devlet arasındaki güven köprüsünü temelden sarsmıştır. Bugün sokağa çıkan kitlelerin motivasyonu artık sadece ekmek kavgası değil; rejimin meşruiyetine dair derin bir sorgulamadır. Eskiden sisteme sadık olan kesimlerin bile bu dalgaya eklemlenmesi, halkın sabır sınırının sonuna gelindiğinin en somut kanıtıdır denebilir.

İran’da, İsrail, ABD ve Batı’nın da destek verdiği Halk gösterilerin en önemli yönü bir iç savaş riskinin olmasıdır.

Bu noktada iç savaş riskini artıran en trajik unsur, İran’ı yöneten elitlerin olası bir rejim değişikliğinde “güvenli gidecek bir yerlerinin olmamasıdır” Bunu biraz açalım: İran İslam devrimi sonrası kurulan devlet sistemi, ileride olması muhtemel tehlikelerden korumak için İmam Humeyni tarafından, güvenlik doktorini adı altında iki temel esas üzerine kuruldu :
1. Orduya karşı Devrim Muhafızları,
halka karşı ise 2. Besic halk grupları.
İran İslam devletini yöneten ekip, olası bir rejim değişikliğini önlemek adına bu iki temel bileşen güvenlik subabı olarak kullanıldı. Geldiğimiz noktada rejimi korumak için alınan bu tedbirler zamanla işlevini kaybedip aşınmaya başladı. Rejim ile İran halkı arasında ki bağ zayıflamış ve kopma noktasına gelmiştir. Dolayısıyla uzun vadede bir rejim değişikliği kaçınılmaz olacaktır.

Olası bir rejim değişikliğinin çok kanlı geçeceğini ön görüyoruz? Çünkü: İran’ın yöneten devlet erkanı, rejim değişikliği sonrası güvende olabilecekleri ve gidebilecek yer konusunda sınırlı opsiyonlarının olduğu görülmektedir. Çünkü, Alternatif gidilecek ülkelere baktığınızda karşınıza çıkacak muhtemel tablo şu olacaktır: Rusya, Ukrayna savaşı başta olmak üzere kendi sorunları ile boğuşmaktadır. İran yöneticilerini kabul etmek konusunda pek istekli olmayacaklardır. Benzer bir durum Çin komünist devleti içinde söz konusudur. Miladını doldurmuş İran’ın geleceğinde söz sahibi olma ihtimali ortadan kalkmış İran rejiminin yöneticilerini kabul ederek bir riski niye üstlensinler? Dolayısıyla Muhalif gruplar, İran’da gösterilerin bastırılmasın da ortaya çıkan can kayıpları ve rejim tarafından geçmişte uygulanan idamlar ve sonrasında ortaya çıkmış hak ihlalleri düşünüldüğünde, intikam almaktan geri durmayacaklardır. İran’lı yönetici elitler için “hayatta kalmanın tek yolunun” sonuna kadar direnmek ve ülke yönetimini teslim etmemektir. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız sebeplerden ötürü. yaşanacak bir iç çatışmanın ne denli kanlı olabileceğinin ipuçlarını vermektedir.

Peki, komşuda olması muhtemel bu yangın Türkiye’yi nasıl etkiler? İran’da yaşanacak bir istikrarsızlık ya da rejim değişikliği, Türkiye için sadece diplomatik bir konu değildir. İran’ın bölgedeki dengeleyici gücünün zayıflaması, Türkiye’yi doğrudan stratejik bir hedef haline getirebilir. Bunun yanı sıra, olası bir kaosun tetikleyeceği devasa göç dalgası, sınırlarımızda telafisi güç ekonomik ve sosyal yaralar açacaktır. Daha kötüsü ise, İran’ın PKK’sı sayılan PJAK’A alan açıp Türkiye’nin başına bela edecektir. Komşudaki yangın, kapımızı çalmadan koşullara göre farklı planlarımızın masada olması gerekir.

Son olarak şunu vurgulamak gerekir.
İran’ın içinde bulunduğu kaos durumu karşısında İslam dünyası nerede duruyor.. Bu durumu İran’ın, bölgesel politikaları açısından ele aldığımızda: Rejimin, ortaya koyduğu siyasi anlayış İslam dünyasında, özellikle Sünni coğrafyadan bahsedecek olursak, İran’ın komşu ülkelerin iç işlerine müdahale eden yaklaşımı nedeniyle bu ülkelerden destek almasını zorlaştırmıştır. Özetle, başka ülkelerin İçişlerine müdahaleci politika ve siyasi hamleleri, İran rejimini, bugün içinde bulunmuş olduğu krizde yalnız bırakmıştır.

Binanaleyh, İran’ı zor günler bekliyor; temennimiz bu dönüşümün halkın iradesiyle ve barışçıl bir yolla gerçekleşmesidir. Ancak! bölgenin jeopolitiği göz önüne alındığında, bir rejim değişikliğinin sert ve kanlı olacağını söylüyor.

“Rabbimden dileğim, bu yaşananların ümmetin birliğine vesile olmasıdır.”

Selam ve Dua ile
Nejdet Demirel

İslami Haber ”MİRAT” – YouTube

 

Yorumlar
  1. Mehmet Emin CAN dedi ki:

    Allah sonunu hayr eylesin ne diyelim

  2. Ayşegül Ünal dedi ki:

    1979’dan bu yana tüm zorluklara rağmen İran’daki rejimin devam edebilmesi halkın bunca zaman yönetime destek olduğunu gösteriyor.. Artık halkın desteği kalktığına göre rejimin kanlı bir iç çatışma olmaması için kendini ıslah etmesi gerekir. İç savaş elbette bizi de zora sokar. Ne diyelim, Hak şerleri hayreyler, inşallah kan dökülmeden hayırlı sonuçlar alınır.

  3. Ahmet Ziya İbrahimoğlu dedi ki:

    İran’ı gerek Şah devrinde gerek Humeynî devrinde yöneten ve yönlendiren kadrolar, hiçbir vakit ülkenin yarınını dert edinen kimseler olmadı. Bu dönemlerde iktidar görünen yapılar, çoğu zaman kendi iradesini kuramamış; dış tesirlerle şekillenmiş kadrolardan ibaret kaldı. Kuklalar ise istikbali kavrayacak ferasete, şahsiyetli bir duruşa ve bağımsız bir iradeye sahip olamaz.

    İran’ın yalnızca kullanılan değil, aynı zamanda kullanmaya heves eden bir devlete dönüşmesi dahi kendiliğinden gelişmiş bir hâdise değildir. Bu rol, adım adım planlanmış; alan açılarak, yön verilerek ve sonuçları hesaplanarak inşa edilmiştir. İran, Irak’la savaşa sürüklenmiş; Suriye, Lübnan ve Yemen hattında mezhep ihtirası üzerinden genişlemeye teşvik edilmiş; bu süreçte milletin serveti tüketilirken ülke çok cepheli bir yıpranmanın içine çekilmiştir.

    Bugün İran’ı kuşatan yalnızlık, işte bu tertibin tabiî neticesidir. Ona verilen nüfuz alanları gerçekte birer yük olmuş; kazanç sanılan her adım, yeni düşmanlıklar üretmiştir. Böylece İran, dosttan yoksun, vekillerle çevrili fakat sahici müttefikten mahrum bir hâle sürüklenmiştir.

    Bu düzenin kurucuları İran’ın güçlenmesini istemez; fakat bütünüyle çökmesini de arzulamaz. Çünkü ne dirilen ne de ölen bir İran, sürekli baskı altında tutulan, gerektiğinde tehdit, gerektiğinde gerekçe olarak kullanılan bir unsur hâline gelir. Bu sebeple İran, siyonist düzen için vazgeçilmez bir aparat olarak elde tutulmaktadır.

  4. Muharrem dedi ki:

    eyvAllah abim en kısa sürede kansız bitmesi duası ile selametle

  5. Erol Kavuncu dedi ki:

    İran üzerine yapılan bu değerlendirme, mevcut tabloyu yalnızca bugünün sokak olaylarıyla sınırlı görmeyip, meselenin tarihsel, sosyolojik ve jeopolitik derinliğini doğru okuyan bu son derece isabetli ve öngörülü analiz için Nejdet beye çok teşekkür ediyorum.
    Metinde, özellikle rejimin, halkın refahı için kullanması gereken öz kaynakları ülke dışına ideolojik yayılma ve “rejim ihracı” amacıyla kurduğu vekâlet savaşçılarına aktarmasının, İran toplumunu nasıl yoksullaştırdığı ve devleti halkından nasıl kopardığı net biçimde ortaya konulmuştur. Bu tercihin, bugünkü öfkenin ve meşruiyet krizinin temel sebeplerinden biri olduğu artık inkâr edilemez bir gerçektir.
    Aynı şekilde, olası bir iç savaş senaryosunda İran’ı yöneten elitlerin kaçabilecekleri, güvenle sığınabilecekleri bir ülkenin fiilen bulunmaması tespiti de son derece kritik ve gerçekçidir. Bu durum, rejim sahipleri açısından iktidarı kaybetmenin “siyasi bir yenilgi” değil, varoluşsal bir tehdit anlamına gelmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla mevcut yönetimin sonuna kadar direneceği, bunun da İran’ı çok daha kanlı, yıkıcı ve uzun soluklu bir iç savaşa sürükleyebileceği öngörüsü son derece güçlüdür.
    Bu noktada altı çizilmesi gereken ilave bir husus daha vardır: Böylesi bir senaryonun Türkiye’ye etkisi, tahmin edilenden çok daha ağır olabilir. İran’da yaşanacak büyük ölçekli bir iç savaş, milyonları bulan devasa bir göç dalgasını kaçınılmaz kılacaktır. Bu göç, yalnızca insani bir mesele değil; Türkiye’nin ekonomik yapısını, toplumsal dengelerini ve güvenliğini derinden sarsabilecek bir kriz anlamına gelir. Halihazırda ciddi yükler taşıyan Türkiye için bu, uzun vadeli ve telafisi güç sorunlar doğurabilir.
    Ancak belki de en kritik ve stratejik risk, İran’ın çökmesi durumunda kimin kazançlı çıkacağıdır. Böyle bir senaryoda kazananın İran halkı ya da bölge ülkeleri değil; açık biçimde ABD ve İsrail olacağı görülmektedir. İran’ın düşmesiyle birlikte, dolaylı da olsa Türkiye’nin sınır komşusu konumuna ABD–İsrail ekseninin yerleşmesi ihtimali ortaya çıkacaktır. Bu, bölgesel dengelerin kökten değişmesi anlamına gelir.
    Daha da vahimi, siyonist İsrail’in uzun yıllardır adım adım ilerlettiği “Arz-ı Mevud” ü birinin ortadan kalkmasıdır. Böyle bir gelişme, sadece İran’ı değil; Irak’tan Suriye’ye, Türkiye’den Filistin’e kadar tüm bölgeyi içine çekecek zincirleme çatışmaları tetikleyebilir. Bu süreç, bölgesel bir savaşın ötesine geçerek, büyük güçlerin doğrudan karşı karşıya geldiği küresel bir hesaplaşmaya, hatta kimi yorumcuların ifade ettiği gibi bir “kıyamet savaşı”na giden yolu açabilir.
    Sonuç olarak, İran’daki kriz ne yalnızca İran’ın iç meselesidir ne de sadece bir rejim tartışmasıdır. Bu kriz; Türkiye’yi, İslam dünyasını ve küresel sistemi doğrudan ilgilendiren çok katmanlı bir jeopolitik kırılmadır. Temennimiz, bu dönüşümün halk iradesiyle, barışçıl ve adil bir şekilde gerçekleşmesidir. Ancak mevcut güç dengeleri ve bölgesel hesaplar, ne yazık ki çok daha sert ve kanlı senaryoların masada olduğunu göstermektedir.
    Dua ve temennimiz odur ki, bu ağır imtihan; yeni yıkımların değil, ümmetin uyanışına ve gerçek bir adalet arayışına vesile olsun.