

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın New York’ta “Avrupa başta olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde Müslümanlardan entegre olmaları değil, asimile olmaları bekleniyor. Biz ise entegrasyona ‘evet’ asimilasyonun her çeşidine ‘hayır’ diyoruz” şeklindeki beyanatı, teorik ve kavramsal düzeyde son derece isabetli, millî ve manevî hassasiyetleri gözeten bir tespittir.
Kendi öz değerlerini, inancını, dilini ve tarihî kimliğini koruyarak, bir toplumda yaşamak (entegrasyon) ile o toplumun hâkim kültürü içinde eriyip benliğini kaybetmek (asimilasyon) arasındaki çizgi, hiç şüphesiz hayatî bir önem taşımaktadır.
Ancak siyasî söylem düzeyindeki bu haklı duruş, yarım asrı aşan devlet politikamızın pratik uygulamaları ve mevzuat zeminimizle karşılaştırıldığında karşımıza derin bir paradoks çıkmaktadır. Yıllardır yürütülen devlet politikası; bir yandan gurbetçilerimize “yaşadığınız ülkenin vatandaşlığına geçin, siyasetine girin, hak sahibi olun” tavsiyesinde bulunurken, diğer yandan “asimile olmayın” uyarısı yapmaktadır. Oysa sosyolojik bir gerçekliktir ki; yabancı bir devletin vatandaşlığına geçmek, o ülkenin siyasî ve hukukî nizamına sadakat yemini etmek demektir. Bu yemin ise doğası gereği asimilasyon çarklarının dönmeye başladığı kapıyı aralamaktadır.
Nitekim Almanya’da yetişen ve Alman vatandaşlığına geçip de siyasete atılan Türk kökenli birçok siyasetçinin vatanımızla hiçbir bağı kalmadığı gibi yer yer Türkiye aleyhine de bir tavır sergilemektedir. Bununla ilgi olarak Mirat-Haber son günlerde bir uyarıda bulunmuştur:
https://www.mirathaber.com/almanyadaki-turk-kokenli-siyasiler/
Devletin yurt dışındaki soydaş ve vatandaşlarına bakışındaki temel ruhu anlamak için, öncelikle yürürlükteki 1982 Anayasası’nın 62. maddesine bakmak gerekir. Anayasa’nın “Sosyal ve Ekonomik Haklar” bölümünde yer alan bu madde şu şekildedir:
“Devlet, yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarının aile birliğinin sağlanması, çocuklarının eğitimi, kültürel ihtiyaçlarının karşılanması ve sosyal güvenliklerinin sağlanması, öz vatanlarıyla bağlarının korunması ve yurda dönüşlerinde yardımcı olunması için gereken tedbirleri alır.”
Bu metin dar ve lafzi anlamıyla incelendiğinde, devletin asıl önceliğinin vatandaşın Türk vatandaşlığı kimliğini ve vatanla olan hukukî bağını muhafaza etmek olduğu görülür. 1980’lerin başında kaleme alınan bu hüküm, Avrupa’daki vatandaşlarımızı geçici birer “konuk işçi” (Gastarbeiter) olarak görmekte ve nihaî hedef olarak onların bir gün öz vatanlarına dönmelerini (yurda dönüş) esas almaktadır. Maddede geçen “öz vatanla bağların korunması” vurgusu, kişinin başka bir devletin tabiiyetine geçmesini değil, kendi millî ve dinî kimliğini diri tutmasını öngörür.
Ne var ki 1980’lerin sonundan itibaren sosyolojik gerçekler, anayasal metnin önüne geçmiş; gurbetçilerin geri dönmeyip o ülkelerde kalıcı olduğu anlaşılmıştır. Bu noktadan itibaren gerek merhum Turgut Özal dönemi gerek koalisyon hükümetleri ve gerekse son 20 yılı aşkın süredir işbaşında olan Erdoğan ve AK Parti hükümetleri döneminde devlet politikası radikal bir kabuk değişimine uğramıştır.
Devlet; Anayasa’nın 62. maddesindeki “yurda dönüş” fikrini fiilen rafa kaldırarak, “kaldığınız yerde güçlenin” politikasına geçmiştir. Bu süreçte atılan adımlar dikkat çekicidir:
Buradaki temel çelişki şudur: Anayasa metni hâlâ “öz vatanla bağ ve yurda dönüş” derken, devletin icraatı vatandaşlarını yabancı devletlerin tabiiyetine girmeye teşvik etmektedir.
Hükümetlerin ve bürokrasinin “vatandaş olun ama asimile olmayın” yaklaşımı, vatandaşlığı sadece bürokratik ve nötr bir “hak arama aracı” olarak gören sığ bir anlayışa dayanmaktadır. Oysa vatandaşlık, sadece sandıkta oy kullanmak ya da devlet memuru olabilmekten ibaret değildir. Yabancı bir ülkenin vatandaşlığına geçmek; sadece o ülkenin dilini iyi bilmek değildir, o ülkenin tarihî anlatısını, sosyo-kültürel değerlerini, anayasal normlarını ve hayat tarzını hukukî ve vicdanî bir sadakat andı ile kabul etmek demektir. Tehlike şuradadır: Teoride “entegrasyon” (kendi kimliğini koruyarak uyum sağlama) ile “asimilasyon” (başka bir kültürde eriyip yok olma) birbirinden ayrılıysa da uygulamada ve özellikle nesiller ilerledikçe bu iki kavram arasındaki sınır tamamen ortadan kalkmaktadır:
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Asimilasyona hayır” ikazı son derece kıymetli ve haklı bir uyarıdır. Fakat bu uyarının inandırıcı ve karşılık bulabilir olması için, devletin uygulamadaki politikalarıyla çelişmemesi gerekir. Bir yandan gurbetçilere “Yabancı devletlerin vatandaşlığına geçin, o sistemlerin parçası olun” talimatı verip, diğer yandan bu adımın tabiî bir sonucu olan kültürel erime ve asimilasyon dalgasına karşı tedbirsiz kalmak, ciddî bir basiretsizliktir. Vatandaşlık kapısı açıldıktan sonra, bir toplumun kendi millî-manevî köklerine tamamen bağlı kalmasını beklemek hayalperestliktir.
Devletimiz ya Anayasa’nın 62. maddesindeki “öz vatanla bağı koruma ve yurda dönüş” ruhuna uygun olarak gurbetçilerin Türk vatandaşlığı kimliğini merkeze alan korumacı bir politika izlemeli; ya da “diaspora ve çifte vatandaşlık” siyasetini sürdürecekse, bunun kaçınılmaz sonucu olan kültürel çözülmeye karşı kuru söylemlerin ötesinde, gurbetçilerin anadilini, dinini ve millî benliğini koruyacak köklü eğitim ve kültür kurumlarını YTB, DİTİB ve STK’lar gibi yapılar/kuruluşlar üzerinden çok daha nitelikli bir şekilde sahaya sürmelidir.
Aksi takdirde, “Entegrasyona evet, asimilasyona hayır” söylemi; uygulamadaki vatandaşlık ve uyum politikalarının meydana getirdiği sosyolojik tahribatı örtmeye yetmeyen güzel bir temenni olarak kalmaya mahkumdur. Bir sosyal bilimci olarak bizden yetkililere yönelik ilmî bilgilendirme ve dostane uyarı…