
Türkiye’deki ulusal medyanın, Orta Doğu’daki çatışmaları aktarırken kullandığı “Amerikan merkezli” dil ve söylemler, medyanın bağımsızlığının yeniden tartışılması gerektiğini gösteriyor.
ABD, İsrail ve İran arasında tırmanan askeri ve siyasi gerilim sürecinde, yerel basın organlarının sahada yaşanan gerçekler yerine Washington menşeili anlatıları öne çıkarması kamuoyunda ciddi eleştirilere yol açıyor. Yapılan analizler, askeri dengelerin ve sahadaki direnişin ulusal basında ters yüz edilerek sunulduğunu ortaya koyuyor.
Orta Doğu’da aylardır süren çatışmalarda askeri ve stratejik dengeler değişirken, Türk ulusal medyasının konuyu ele alış biçimi derin bir tezat barındırıyor. Sahadan gelen askeri veriler, İran’ın ABD ve İsrail’in saldırılarına karşı direnç gösterdiğini ve askeri anlamda ciddi bir direnç hattı oluşturduğunu gösteriyor. Buna rağmen, ulusal televizyon kanalları ve gazeteler savaşı sürekli olarak “Amerika’nın mutlak zaferi” üzerinden okumayı tercih ediyor.
Özellikle İran’ın savunma hatlarının ve misillemelerinin askeri başarıları görmezden gelinirken, ana akım medyada “İran şansını fazla mı zorluyor?” benzeri manşetlerin atılması dikkat çekiyor. Aslında şansını zorlayan ve bölgeyi istikrarsızlaştıran asıl aktörlerin ABD ve İsrail olduğu görülüp bilinmesine rağmen, yerel medyanın bu gerçeği perdeleyen bir yayın çizgisi izlemesi tepki çekiyor.
Ulusal medyadaki bu tek taraflı yayın çizgisi yalnızca İran’la sınırlı kalmıyor; Kızıldeniz’de ABD ve İngiliz donanmalarına karşı ciddi bir meydan okuma sergileyen Yemen’deki Husiler (Ensarullah) söz konusu olduğunda da aynı “Amerikan ağzı” devreye sokuluyor. Sahada gelişmiş Batı teknolojisine ve savaş gemilerine karşı net askeri başarılar elde eden, stratejik su yollarını kontrol altında tutan Husilerin bu direnci ulusal basında ya tamamen görmezden geliniyor ya da küçümseniyor. Washington’ın stratejik acziyetini kapatmak için ürettiği “Husi tehdidi” ve “bölgesel terör” retoriği, bizim medyamız tarafından sahadaki somut direniş gerçeklerinin önüne geçirilerek harfiyen kopyalanıyor.
Askeri alanda ve sahada istedikleri stratejik hedeflere ulaşamayan Washington ve Tel Aviv yönetimleri, çareyi ekonomik baskı araçlarını devreye sokmakta buldu. Aylardır süren yoğun savaşa rağmen net bir netice alamayan ABD, İran ile ekonomik ve ticari ilişkilerini sürdüren ülkeleri açıkça tehdit ederek yaptırım yelpazesini genişletme kararı aldı.
Bu genişletilmiş ambargoların aslında sahada yaşanan askeri ve lojistik başarısızlığın bir itirafı olduğu gizlemez bir gerçek olarak görülüyor. Küresel ölçekte ABD ve İsrail’in askeri karizmasının ciddi şekilde çizildiği bu süreçte, yaptırımların bir güç gösterisinden ziyade diplomasi ve savaş sahasındaki tıkanıklığı gizleme çabası olduğu bütün çıplaklığıyla biliniyor.
Tüm bu küresel ve bölgesel gelişmelere, ABD’nin sahada gerilemesine ve imaj kaybı yaşamasına rağmen, Türkiye’deki ulusal basının Washington güdümlü retorikten kopamaması en büyük sorun olarak öne çıkıyor. Medya organları, bağımsız ve çok yönlü bir habercilik vizyonu geliştirmek yerine, Pentagon ve Beyaz Saray’dan gelen ya da yönlendirilen uluslararası ajansların servis ettiği haber metinlerini doğrudan benimsemeye devam ediyor.
Ulusal medyanın, kendi coğrafyasına ve ülkesinin stratejik çıkarlarına yabancılaşan bu “Amerikan ağzını” acilen terk etmesi gerekiyor. Sahadaki somut askeri gerçeklerin, ekonomik yaptırımların arka planının ve çöken Batı hegemonyasının nesnel bir biçimde izleyiciye aktarılmasının, toplumsal hafıza ve doğru bilgilendirme hakkı açısından hayati önem taşımaktadır.