
Sıradaki Hedef Türkiye mi?
Artık kimse bize masal anlatmasın. Son yirmi üç yılın haritasını önümüze koyalım ve dürüstçe bakalım: 2003’te Irak’a girdiler. “Kitle imha silahları” dediler, ülkeyi çökerttiler. 2014’ten itibaren Suriye-Irak hattında yeni bir askerî denklem kurdular. “DEAŞ’la mücadele” dediler, Türkiye’nin terör örgütünün uzantısı olarak gördüğü yapıları sahada büyüttüler. Şimdi de 28 Şubat 2026’da başlayan Operation Epic Fury ile İran’a doğrudan vuruyorlar. Yani mesele bir ülke, bir kriz, bir terör örgütü değil; Türkiye’nin çevresini adım adım yeniden dizayn eden uzun bir müdahale zinciridir.
Bu tablo karşısında en büyük hata, olup biteni birbirinden kopuk hadiseler gibi okumaktır. Oysa karşımızdaki şey, dağınık görünen ama stratejik bakımdan birbirini tamamlayan hamleler zinciridir. Tam da bu noktada Kur’an’ın uyarısı son derece açıktır: “Ey iman edenler! Tedbirinizi alın…” (Nisâ, 4:71). Çünkü bu coğrafyada tedbirsizliğin bedeli sadece diplomatik kayıp değil, doğrudan toprak, güvenlik ve gelecek kaybıdır.
Irak’ta olanı unutursak bugünü anlayamayız. Washington, 2003’te “özgürlük” söylemiyle girdi; sonuçta Irak’ın merkezi yapısı çöktü, ülke uzun yıllar boyunca parçalı güç alanlarına bölündü. Saddam devrildi ama yerine istikrarlı bir devlet gelmedi; aksine kuzeyde daha ayrıksı, daha dış destekli, daha kurumsallaşmış bir yapı ortaya çıktı. ABD’nin kendi arşivlerinde işgalin gerekçesi açıkça “kitle imha silahlarını tasfiye etmek, teröre desteği bitirmek, Irak halkını özgürleştirmek” diye anlatılıyor. Bugün dönüp baktığımızda ortada ne o gerekçelerin doğrulanmış temiz bir bilançosu var ne de bölgeye gelen huzur.
Sonra Suriye safhası açıldı. 2014’te kurulan Operation Inherent Resolve ile ABD sahaya yeniden indi. Kâğıt üstünde DEAŞ hedef alındı; sahada ise ABD, Suriye Demokratik Güçleri’yle kurduğu ortaklık üzerinden Türkiye’nin güneyinde yeni bir askerî-siyasi alan açtı. Yani bu ilişki geçmişte kalmış bir taktik iş birliği değil; yıllar içinde kurumsallaşmış bir saha mimarisi. Türkiye ise bu yapının omurgasını oluşturan YPG’yi PKK’nın uzantısı olarak görüyor ve bunu millî güvenlik tehdidi sayıyor.
Şimdi sorulması gereken soru şudur: ABD neden Türkiye’nin sınırında, Türkiye’nin tehdit gördüğü bir yapıya yıllardır alan açtı? Bir taraftan Ankara ile “Suriye’de istikrar ve güvenlik” diye ortak açıklama yapıyorlar, diğer taraftan sahada Türkiye’nin itiraz ettiği aktörlerle çalışmayı sürdürüyorlar. İşte tam burada resmî söylemle fiilî gerçek arasındaki uçurum ortaya çıkıyor. Washington “istikrar” diyor, sahada Türkiye’nin sınırında silahlı ve siyasallaşmış bir kuşak oluşuyor. Adı ne konulursa konulsun, Türkiye’nin güneyinde merkezî devlet yapılarından kopuk, dış destekle yaşayan bir jeopolitik tampon inşa edilmeye çalışmaktadır.
Bugün İran’a yönelik saldırılar bu büyük resmin yeni perdesidir. Irak parçalandı, Suriye zayıflatıldı, şimdi İran baskı altına alınıyor. Türkiye’nin güney ve doğu çevresi tesadüfen değil, sistematik biçimde sarsılıyor. Bu yüzden mesele sadece günü anlamak değil, yarını okumaktır. Çünkü büyük güçler önce kriz üretir, sonra o krizin içinden kendi lehlerine yeni haritalar çıkarırlar.
Ama tehdit sadece Irak-Suriye-İran hattından gelmiyor. Batı cephesine de bakmak gerekiyor. ABD ile Yunanistan arasındaki savunma anlaşmalarının genişletilmesiyle birlikte, Yunanistan’daki Amerikan askerî erişimi ve hareket alanı belirgin biçimde arttı. Alexandroupolis, Larisa, Stefanovikio ve Souda Bay gibi noktalar artık sadece teknik askerî tesisler değil; Türkiye’nin hemen yanı başında kalıcılaşan bir güç projeksiyon hattının parçalarıdır. Bu, yalnızca sıradan bir müttefiklik görüntüsü değildir. Bu, Türkiye’nin çevresinde kurulan daha geniş bir stratejik baskı düzeninin batı ayağıdır.
Alexandroupolis’in adını özellikle not etmek gerekir. Çünkü mesele yalnızca Girit’teki Souda Bay gibi bilinen üsler değildir; mesele Trakya’ya, Ege’ye, Doğu Akdeniz’e ve Karadeniz bağlantısına uzanan daha geniş bir Amerikan-Yunan askerî koordinasyonudur. Başka bir deyişle, Türkiye’nin bir yanında Suriye hattı, diğer yanında Yunanistan üzerinden büyüyen Amerikan askerî erişimi vardır. Bu tabloya “rutin NATO işbirliği” deyip geçmek, saflık olur.
Bulgaristan cephesi de aynı zincirin diğer halkasıdır. 2006’dan bu yana gelişen savunma işbirliği çerçevesinde Bulgaristan’daki bazı askerî alanların Amerikan erişimine açılması, Türkiye’nin kuzeybatısında da yeni bir askerî tahkimat hattı oluşturmuştur. Novo Selo, Bezmer, Graf Ignatievo ve Aytos gibi noktalar, bu hattın altyapısını göstermektedir. NATO’nun doğu kanadı söylemi altında gelişen bu yapıların, Türkiye’nin yakın çevresindeki askerî yoğunlaşmayı artırdığı açıktır.
Şimdi bütün parçaları birleştirelim: Güneyde Irak ve Suriye üzerinden parçalı alanlar. Doğuda İran’a doğrudan baskı. Batıda Yunanistan’da genişleyen Amerikan erişimi. Kuzeybatıda Bulgaristan’da ortak askerî altyapı. Bu tabloyu birbirinden kopuk olaylar diye okumak, gerçeği bilerek görmemektir. Burada oluşan şey, Türkiye’nin çevresini baskı altına alan çok katmanlı bir kuşatmadır. Ve bu kuşatmanın en kritik ayağı, Türkiye’nin güneyinde etnik fay hatlarını kullanarak dışa bağımlı bir yapı üretme ihtimalidir. Büyük güçler zaten planlarını açık açık ilan etmez; onlar önce fiilî durum oluşturur, sonra o fiilî duruma yeni bir meşruiyet dili bulurlar.
İşte bu yüzden Türkiye’nin artık sadece seyreden değil, hazırlanan, hesap yapan ve caydırıcılık üreten bir devlet aklıyla hareket etmesi gerekir. Kur’an’ın buyruğu burada son derece anlamlıdır: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın…” (Enfâl, 8:60). Çünkü bu coğrafyada barış, ancak zayıflığın değil kuvvetin ve hazırlığın koruyabildiği bir dengedir. Hazırlıksız bir millet, başkasının senaryosunda figüran olur; hazırlıklı bir millet ise kendi kaderinin öznesi olur.
Bu yüzden mesele yalnızca dış politika değil, doğrudan beka meselesidir. Türkiye artık şu gerçekle yüzleşmelidir: ABD, bölgede istikrar üretmiyor; kendisine bağımlı, kontrol edilebilir ve gerektiğinde vekil olarak kullanılabilir güç alanları üretiyor. Irak bunun örneğidir. Suriye bunun laboratuvarıdır. İran bunun yeni safhasıdır. Yunanistan ve Bulgaristan ise bunun lojistik ve askerî çevreleme hattıdır. Eğer Türkiye bu oyunu sadece günübirlik diplomatik cümlelerle okumaya devam ederse, yarın haritanın masada değil sahada değiştirilmeye çalışıldığı daha ağır bir döneme girer.
Cumhurbaşkanımızın önderliğinde Türkiye’nin yaptığı ve yapmaya devam edecekleri bellidir: içeride millî birliği tahkim etmek, sınır güvenliğinde taviz vermemek, terörle mücadeleyi siyasî pazarlık konusu yapmamak ve bölgesel satrançta edilgen değil kurucu güç olmaktır. Çünkü bu coğrafyada zayıf olanın hukuku değil, güçlü olanın hesabı işler. Ve tam da bu yüzden içeride dağılmaya değil, kenetlenmeye ihtiyaç vardır. Nitekim ilahî ikaz nettir: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin…” (Âl-i İmrân, 3:103). Bugün Türkiye için en hayati mesele budur: dış kuşatmayı bozmanın ilk şartı, iç cephede birliği korumaktır.
Batılılar, neden Çin’i değil de, İslâm’ı tehdit olarak görüyorlar? Batı dünyasının küresel stratejilerinde İslâm dünyasına…
İRAN’DAN TÜRKİYE AÇIKLAMASI: “ABD VE İSRAİL SİNSİ BİR PLAN YÜRÜTÜYOR” ABD ile İsrail’in İran’a yönelik…
KADİR GECESİ KUR’AN GECESİ Yeniden Kadir gecesine kavuşabilmek ne büyük bir nimet, ne büyük bir…
Pakistan ile Afganistan arasındaki sınır gerilimi, son dönemde yaşanan çatışmalarla yeni bir boyuta taşındı. Taliban…
SEMÂNIN YERYÜZÜNE İNDİĞİ GECE: KADİR GECESİ Allahu Teâlâ, bu ümmet-i merhûmeye pek çok fazîlet ve…
ŞİDDET HAYATIMIZIN BİR PARÇASI OLMASIN “Kısasta hayat vardır” ayetinin düşündürdüklerini kaleme aldığım yazımdan sonra konuyla…