
Modern sosyal bilimler, kuruluşundan bu yana toplumsal meseleleri ele alırken Batı merkezli, seküler ve genellikle materyalist bir mercek kullanagelmiştir. Bu merceğin ürettiği en sorunlu, hatta en tahrip edici kavramsallaştırmalardan biri hiç şüphesiz Amerikalı antropolog Oscar Lewis tarafından 1950’lerin sonunda ortaya atılan ve kısa sürede akademik literatürün merkezine yerleşen “Yoksulluk Kültürü” (Culture of Poverty) teorisidir.
Teori, ilk bakışta yoksulların hayat tarzını ve tutumlarını anlamaya çalışan tarafsız bir sosyal bilim çalışması gibi sunulsa da, derine inildiğinde son derece tehlikeli bir mantıkî kurguyu barındırır: Yoksulluğu; nesilden nesile aktarılan bir kadercilik, geleceği planlayamama, anlık doyum arayışı, umutsuzluk ve disiplinsizlik gibi kültürel/ahlâkî kodlara bağlamak.
Akademik camiada uzun yıllar tartışılan ve büyük oranda eleştirilen bu yaklaşım, özü itibarıyla en alt sosyal tabakada bulunanları küçük görme yaklaşımı ve “mağdurun suçlanması” (blaming the victim) mekanizmasından başka bir şey değildir. Yoksulluğu üreten adaletsiz bölüşüm ilişkilerini, sömürü çarklarını, fırsat eşitsizliklerini ve küresel sermaye düzenini gölgeleyen bu anlayış; yoksulu kendi yoksulluğunun baş sorumlusu, hatta toplumsal düzene uyum sağlayamayan “ahlâken ve kültürel olarak kusurlu” bir aktör ilan etmiştir.
Ancak hem tarihe hem toplumsal gerçekliğe hem de medeniyet değerlerimize baktığımızda, asıl yozlaşmanın ve ahlâkî zafiyetin sanıldığı gibi alt sınıflarda değil; imkânı, parası ve gücü olduğu halde kamusal edepten mahrum kalan kesimlerde yaşandığı aşikârdır. Burada karşımıza çözümlenmesi gereken iki temel hakikat çıkmaktadır: İslam’ın yücelttiği “Miskin Şahsiyeti” ve son borsa krizi gösterdiği gibi günümüz toplumunu içten içe kemiren “Negatif Zenginlik Kültürü“.
Batı sosyolojisi yoksulu “potansiyel bir tehdit”, “suç odağı” ya da “eğitilmesi/disipline edilmesi gereken ahlâken zayıf bir figür” olarak kurgularken; İslâm medeniyeti, yoksulluk ve zenginlik meselesine bambaşka bir ufuktan bakar. İslâm’ın zihniyet dünyasında maddî yoksunluk, kişinin insanî, ahlâkî veya manevî değerini düşüren bir kusur değildir; aksine dünya imtihanının toplumsal bir tezahürüdür.
Bu noktada Kur’ân-ı Kerim’in inşa ettiği “Miskin” veya “İffetli Fakir” profili, modern sosyolojinin yoksulluk kültürü tezini kökünden sarsar. Bakara Suresi’nin 273. ayet-i kerimesinde Rabbimiz şöyle buyurur:
“(Yardımlar) Kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde gezip kazanmaya imkân bulamayan fakirler içindir. İffetlerinden dolayı, bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan yüzsüzlük ederek asla bir şey istemezler…”
Âyet-i kerimede çizilen tablo; maddî imkânsızlığa rağmen muazzam bir ahlâkî duruş, vakur bir şahsiyet ve yüksek bir iffet örneğidir. “Miskin”, başkalarına yük olmamak için direnen, darlığa düşse de şerefini ve edebini muhafaza eden, el açıp dilenmeyi ar sayan manevî bir olgunluk abidesidir.
Nitekim İslâm tarihinin ilk eğitim ve irfan ocağı olan Mescid-i Nebevî’deki Eshâb-ı Suffe, maddî açıdan hiçbir dünyalığa sahip olmayan “miskin” sessiz yoksullardan oluşuyordu. Fakat ne Hazreti Peygamber (s.a.v.) ne de sahabe-i kiram onları toplumun kenarına itilmiş, uyumsuz veya ahlâken zayıf gruplar olarak gördü. Aksine onlar, ilmin, hikmetin ve medeniyetin merkezinde yer alan, ümmetin göz bebeği şahsiyetlerdi.
İffetini ve imanını muhafaza eden miskin, toplumsal uyumsuzluğun değil; aksine toplumsal vicdanın ve ahlâkî olgunluğun simgesidir. Günümüzde bu sınırın dışına çıkan bazı yoksullar ise genelde tağutî/ kapitalist sistemin yol açtığı maddî/manevî tahribatın bir sonucudur.
Akademi ve medya önyargılı bir biçimde bakışlarını sürekli yoksul mahallelerine çevirip oradaki aksaklıkları “kültürel bir hastalık” gibi sunadursun, asıl ahlâkî ve kültürel kriz, sermayeyi elinde tutan ama ilimden, irfandan ve edepten nasibini alamamış şımarık kesimlerde yaşanmaktadır. Toplumsal saha gözlemleri, Türkiye şartlarında ve modern dünyada bir “Negatif Zenginlik Kültürü” oluştuğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Bu kavramsallaştırmanın ne anlama geldiğini somut bir saha gözlemiyle izah etmek mümkündür:
Sokakta milyonluk, son model, gıcır gıcır lüks bir arabayla seyreden bir sürücü düşünün. Şehrin en temiz, en düzenli caddesinde arabasını kenara çekiyor. Elindeki kestane kabuklarını, aracının otomatik açılan lüks camından bencilce ve hiç sıkılmadan asfalta döküp yoluna devam ediyor…
İşte bu davranış, basit bir “çevre kirliliği” olayı değildir; bu, sosyolojik olarak çözümlenmesi gereken derin bir ahlâkî zafiyet ve kültürel yozlaşma vesikasıdır.
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu (1930-2002), sermayeyi sadece bankadaki parayla (ekonomik sermaye) sınırlı görmez. Bunun yanında eğitim, görgü, kamusal alandaki etik davranışlar ve estetik duyarlılık gibi unsurları kültürel sermaye olarak tanımlar. Negatif zenginlik kültürünün temsilcileri; ekonomik sermayenin en üst basamağına tırmanmış, fakat kültürel ve ahlâkî sermaye bakımından dipte kalmış profillerdir. Son model bir araba, lüks bir villa, pahalı bir yat, ekonomik gücü simgelerken, o arabadan sokağa atılan çöp, kamusal bilincin ve medeniyet terbiyesinin sıfırlandığını gösterir.
Amerikalı iktisatçı Thorstein Veblen‘in (1857-1929), “gösterişçi tüketim” dediği olgu, günümüzün görgüsüz zenginliğinde bir adım öteye geçmiş; paranın gücüyle kuralların ve kamusal alanın üstüne çıkma hakkına sahip olunduğu zannına dönüşmüştür. Parasının gücüyle her şeyi satın alabileceğine inanan mağrur tipler, ortak hayat alanlarını (borsayı, siyaseti, bürokrasiyi, adaleti) kendi mülkünün özel alanı gibi görmeye başlar. Bu, gücün getirdiği ciddî bir ahlâkî körlük ve kibirdir. Son onlarca yılda yaşanan hızlı rant ekonomisi ve son borsa krizinde ortaya çıktığı gibi kontrolsüz zenginleşme, maalesef içselleştirilmiş bir kültür ve terbiye birikimiyle desteklenememiştir.
Özetlemek gerekirse; akademinin “Yoksulluk Kültürü” başlığı altında yoksul insanlara atfettiği ahlaki yetersizlik, toplumsal uyumsuzluk ve kültürel çöküş iddiaları son derece taraflı ve zayıf bir argümandır. Asıl toplumsal erozyon, kaynağı ve imkânı elinde bulundurduğu halde sorumluluk üstlenmeyen, kamusal alanı tahrip eden, edep ve haya sınırlarını aşan “Negatif Zenginlik Kültürü” mensuplarında yaşanmaktadır.
Bizim medeniyetimizde “Temizlik imandandır” buyrulmuş; yoldan insanlara eziyet veren bir çöpü, bir taşı kaldırmak sadaka sayılmıştır. Kamusal alanı kirletmek, binlerce insanın hakkına girmektir (kul hakkı).
Çare; insanı sadece cebindeki parayla ölçen materyalist sosyoloji ezberlerini bozmak, zenginliği caka satma ve kuralsızlık aracı gören zihniyeti mahkûm etmek ve toplum olarak “Miskin Şahsiyeti”nin temsil ettiği o vakur, iffetli ve edep merkezli ahlak anlayışına yeniden sarılmaktır. Zira gerçek zenginlik, imkanların büyüklüğünde değil; o imkanlar karşısında sergilenen tevazu, edep ve kul hakkı duyarlılığındadır.
Türkiye bağlamında asıl toplumsal erozyon, kaynağı ve imkânı elinde bulundurduğu halde sorumluluk üstlenmeyen, kamusal alanı tahrip eden, edep ve haya sınırlarını aşan “Negatif Zenginlik Kültürü” mensuplarında yaşanmaktadır. Bizim medeniyetimizde “Temizlik imandandır” buyrulmuş; yoldan insanlara eziyet veren bir çöpü, bir taşı kaldırmak sadaka sayılmıştır. Kamusal/siyasî/iktisadî alanı kirletmek (borsada spekülatif ve manipülatif işler çevirmek) ise, binlerce masum insanın hakkına girmektir (kul hakkı).
Zenginleşen muhafazakâr kesimlerin bu ahlâkî zafiyetlere düşme tehlikesini yıllar önce müşahede ettiğimiz için, 2013 yılında kaleme aldığımız “ZENGİN SAHABİLER: Sahabenin Varlıkla İmtihanı” kitabımız da tam olarak bu nebevî ihtiyaca dikkat çekmeyi amaçlamıştı. Temennimiz; sonradan zenginleşen Müslümanların, servetlerini bir caka satma veya sorumsuzluk aracı kılmak yerine, Hz. Osman’ın, Hz. Abdurrahman b. Avf’ın, Hz. Hatice’nin ve zengin sahabilerin gösterdiği o yüksek edep, cömertlik, diğerkâmlık ve sorumluluk ahlâkını örnek almalarıdır.
Çare; insanı sadece cebindeki parayla ölçen materyalist sosyoloji ezberlerini bozmak, zenginliği kuralsızlık aracı gören zihniyeti mahkûm etmek ve toplum olarak “Miskin Şahsiyeti“nin temsil ettiği vakur, iffetli ve edep merkezli duruş ile sahabe efendilerimizin zenginlik ahlâkına yeniden sarılmaktır. Zira gerçek zenginlik, imkânların büyüklüğünde değil; o imkânlar karşısında sergilenen tevazu, edep, kul hakkı duyarlılığı ve Nebevî ölçülere sadakattedir.
“1.400 Yıl Önce İslam Kadına Bu Hakkı Vermişti” Sosyal medyada paylaşılan bir video, İslam’ın kadınlara…
Çölde Doğan Nağme: “Çağrı” Filminin Müziğinin Gerçek Hikâyesi Maurice Jarre gerçekten iki ay boyunca çölde…
ALLAH’I ALDATACAĞINI SANANLARIN DİNDARLIĞI Vicdanın rafa kaldırıldığı, adaletin pazarlık masalarında satıldığı bir çağda, inancı sadece…
MİT ve Emniyet'ten Dev Operasyon: Plazalardaki Küresel Dolandırıcılık Şebekesi Çökertildi İstanbul’un Levent ve Maslak hattındaki…
HIRSIZLIKTAN SOYGUNDAN ARINIYORUZ AZ KALDI CHP'de "Arınma" Süreci Devam Ediyor: Kılıçdaroğlu'ndan Net Mesaj CHP Genel…
Erdoğan'dan Net Fon Çıkışı: O Paralar Gelecek Türkiye'nin gündemini sarsan fon vurgunu iddialarına ilişkin siyasette…